10 Ekim 2008 Cuma

KAPKARANLIK BEYNİMİZDE RENKLİ VE CANLI BİR GÖRÜNTÜ OLUŞMASI BÜYÜK BİR MUCİZEDİR


Etrafımızda gördüğümüz herşey, beynimize ulaşan elektrik sinyallerinin oluşturduğu birer görüntüdür. Gözden gelen uyarılar, beynin görme merkezine ulaşır ve beyin bu küçücük noktada üç boyutlu, rengarenk, derinlik algısının kusursuz olduğu bir görüntü oluşturur. Biyoloji, fizyoloji veya biyokimya kitaplarında bu görüntünün beyinde nasıl oluştuğuna dair birçok detay okuruz. Ancak, bu kitaplarda dile getirilmeyen çok önemli bir gerçek daha vardır:

Beyin, kanlı bir et parçasıdır. O zaman normalde sadece beynin içindeki karanlığı ve kanı görmemiz gerekirdi. Ama sonuç bu şekilde olmaz. İnsan, müthiş zengin bir çeşitlilik içerisinde rengarenk, canlı, aydınlık ve hareketli görüntüleri en net şekilde 3 boyutlu olarak görebilir. Bu durumun tek bir açıklaması vardır: O da bu çok renkli, mükemmel görüntüyü bize Yüce Rabbimiz'in gösterdiği gerçeğidir.

Kapkaranlık beynimizin içinde, ışıklı, rengarenk, aydınlık, gölgeli görüntüleri oluşturan, elektrik sinyallerinden, küçücük bir mekanda koskoca bir dünyayı meydana getiren beyin değildir. Beyin, ıslak, yumuşak, kıvrımlı bir et parçasıdır. Böyle bir et parçası, en ileri teknoloji ile üretilmiş televizyonlardan daha net, hiçbir kayması veya karlanması olmayan, renkleri son derece canlı olan pussuz bir görüntü oluşturamaz. Bir et parçasının üzerinde bu kalitede bir görüntü meydana gelemez. Veya bu ıslak, kanlı et parçası, en gelişmiş müzik setinden daha kaliteli, daha net, cızırtısız, stereo bir ses meydana getiremez. Beyin gibi yaklaşık 1,5 kilo ağırlığındaki bir et parçasının bu kadar kusursuz algılar oluşturabilmesi imkansızdır.

Beyinde oluşan bu görüntüyü gören ve izleyen de, yine etten kemikten oluşan bir varlık değildir. Bu varlık, insanın şuuru, yani ruhudur. Allah, beynin içindeki karanlık içerisinde görülebilmesi mümkün olmayan, dış dünyadaki tüm renkleri, canlılığı ve ışığı, insanın ruhuna izlettirmektedir.

GERÇEK SEVGİ YALNIZCA ALLAH SEVGİSİYLE YAŞANABİLİR



İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)
İnsanların hemen hepsi hayatları boyunca gerçek sevgiyi yaşayabilmenin yollarını ararlar. Her seferinde tam yaşadıklarını zannederken, hepsinin de aldatıcı, gelip geçici ve sahte olduğunu anlarlar. Çözümü cahiliye yöntemleri içerisinde arayan kimseler, gerçek sevgiyi yaşayabilmenin sırrına hiçbir zaman için ulaşamazlar. İman edenler için ise tam tersine bir durum söz konusudur: Onlar için samimi sevgiyi en yüksek noktasında doyasıya yaşayabilmenin yolu sonuna kadar açıktır. Çünkü iman sahiplerinin sevgilerinin temelinde Allah'a karşı duydukları kayıtsız şartsız, derin ve teslimiyetli sevgileri vardır.

İman edenler, dünyada var olan canlı cansız herşeyi yaratanın; tüm insanlara, tüm olaylara hükmedenin yalnızca Rabbimiz olduğunu bilirler. Bu yüzden yaşadıkları her an için, çevrelerindeki tüm nimetler, güzellikler için yalnızca Rabbimiz'e şükreder ve O’na sevgi duyarlar. Allah'ın sonsuz güzel ahlaklı, sonsuz adaletli, sonsuz merhametli ve kullarını sonsuz seven olduğunu bilirler. Allah'a kayıtsız şartsız, kesin bir güven ile güvenirler. Allah ne yaratırsa, bunda gördükleri ya da göremedikleri pek çok hayır ve hikmet olduğuna gönülden iman ederler.

Müminlerin insanlara olan sevgileri de işte Allah'a olan bu güçlü, samimi ve içten sevgilerinden kaynaklanmaktadır. O insandaki tüm güzellikleri yaratanın yalnızca Allah olduğunu bilerek o kişiyi severler. O kişinin kaderini yaratanın da Yüce Rabbimiz olduğunu bilirler. Bu nedenle onun yaptığı bir hataya, bunu kaderinde yaptığını bilerek, imandan kaynaklanan bir şefkat, merhamet, anlayış ve affedicilik ile yaklaşırlar. Ne iyilik ve güzellikleri, ne de eksiklik ve hataları bu kişinin kendisinden bilmedikleri için, onu Kuran ahlakının gerektirdiği bakış açısıyla değerlendirebilir, Kuran ahlakının kazandırdığı sevgi ve şefkati sürekli olarak gösterebilirler.

Temeli karşılıklı olarak imana dayalı olan bir sevgide, cahiliyedeki insanların sık sık karşılıştıkları ve "sevginin bitmesi" olarak adlandırdıkları gibi bir durumun yaşanması söz konusu değildir. Mümin, Allah için sevdiği bir kişiyi, o kişi de Allah sevgisinden kaynaklanan bir sevgi anlayışı içerisinde olduğu sürece dünya ahiret kesintisiz olarak ve sürekli de artan bir sevgiyle sevmeye devam eder.

Bu Yüce Rabbimiz'in yalnızca iman edenlere lütfettiği bir lütfu ve nimetidir. Allah, Kendisi’ni çok derin bir saygı ve sevgiyle seven samimi kullarına, hem dünya hayatında hem de ahirette sevginin en güzel ve en mükemmel şeklini yaşatmaktadır. Kuran'da Allah'ın sevgiyi müminlere bir nimet olarak verdiği şöyle haber verilmektedir:
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96) Katımız'dan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi. (Meryem Suresi, 13)

7 Ekim 2008 Salı

MÜSLÜMAN GÜÇLÜ VE İRADELİ BİR KARAKTERE SAHİPTİR


Cahiliye ahlakında güç, genellikle para, şan şöhret, itibar, isim sahibi olmak, belli başlı bazı kavramlarla özdeşleştirilmiştir. Bunlardan en az biri elde edilebildiğinde güç sahibi olunacağına inanılır. Kimi zaman da bu özelliklere sahip olan kimselerin himayeleri altına girildiğinde insanların kendilerini güçlü hissedebilecekleri düşünülür. Oysa dünya hayatının her an elden gidebilecek geçici değerleriyle elde edilen bir güç, elbette aynı şekilde kolaylıkla yitirilebilir niteliktedir.

Müminler ise güçlerini imanlarından alırlar. Bundan dolayı hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, bu manevi güçlerinde bir değişiklik olmaz. Çünkü Allah Kuran'da müminlerin güçlü, hiçbir zaman için sarsılmayan onurlu kişilikleri olduğunu haber vermiştir.

Allah'ın bu ayette bildirdiği önemli bir başka mümin özelliği de, iman edenlerin, insanların kınamalarından etkilenmeyen güçlü bir şahsiyete sahip olmalarıdır. Müminler, tarih boyunca pek çok peygamberin, yaşadıkları toplumlar tarafından çeşitli şekillerde suçlanıp kınandıklarını, eziyetlere maruz kaldıklarını, yurtlarından sürüldüklerini ve hatta bu nedenle öldürüldüklerini bilirler. Peygamberlerin tüm bu zorluklar karşısında göstermiş oldukları güçlü, dayanıklı ve sağlam kişiliği, sabrı, kararlılığı ve tevekkülü kendilerine örnek alırlar. Allah'ın "Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir." (Al-i İmran Suresi, 186) ayetiyle bildirdiği gibi, dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak, müminlerin zorluk ve sıkıntılarla deneneceklerini, inkar edenlerden 'eziyet verici' sözler duyarak kınanabileceklerini bilirler. Tüm bunları, Allah'a karşı olan samimi imanlarını, teslimiyetlerini ve sadakatlarinin gücünü gösterebilecekleri olaylar olarak görüp şevkle güçlü bir irade gösterirler.

Hiçbir zaman cahiliye ahlakını yaşayan kimselerde görülebilen zayıflıklara kapılmazlar. Bir kimsenin sözü, tavrı ya da eleştirisi, zayıflık gösterip güçsüz düşmelerine, cesaretlerinin kırılmasına neden olmaz. Alınganlık, küskünlük gibi duygusal tepkiler vermeyi hiçbir zaman için kendilerine yakıştırmazlar. Her ne olursa olsun Allah 'a tevekkül ederler. Başlarına her ne gelirse gelsin, Allah 'ın sonsuz adaletli olduğunu, herşeyi görüp bildiğini, kimsenin 'hurma çekirdeğindeki bir iplikçik' kadar bile haksızlığa uğratılmayacağını bilmenin rahatlığını yaşarlar. (Nisa Suresi, 49) Allah 'a teslim olurlar. Kendilerini kınayan kişi, bu bakış açısında haksız ise, bu haksızlığını Allah'ın mutlaka ortaya çıkaracağını bilir, bundan dolayı telaşa kapılmazlar.

Hamiyet-i İslamiye (İslam’ı Koruma Arzusu)



Müminler İslam ahlakının yayılması, birbirleri arasındaki dayanışmanın artması ve Allah yolunda salih amellerde bulunma konularında çok titiz bir ahlak mükemmelliği ve hassasiyet gösterirler. Bu imani hassasiyetleri her tavırlarına yansır. Uyku dışında kalan tüm zamanlarını, ‘İslam’a nasıl faydam olur, bugün bu konuda neler yapabilirim?’ diye düşünerek geçirirler. Allah’ı çok sevip derin bir saygıyla Rabbimiz'den korktukları için Allah’ın rızasını kazanmak için çaba harcarlar.

Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların durumu, inkar edenlerin Müslümanlara yönelik olarak uyguladıkları baskı ve zulüm onları aynı kendi başlarına gelmişcesine yakından ilgilendirir. Bu baskıları birebir kendileri yaşıyormuş gibi bunlardan etkilenir ve ellerinden geldiğince bu zulüm ortamını sona erdirecek şekilde çözüm bulmaya çalışırlar.

Müminler kendi çevrelerinde bulunan Müslümanların imanlarının ve şevklerinin artması için de birçok faydalı faaliyet yaparak onlara destek olurlar. Allah’a inanan salih Müslümanları adeta kendi gibi hatta kendinden de daha öncelikli görerek manen sahiplenir. Kendisine nasıl bir zarar gelmesini istemez ve buna karşı önlem alırsa, tanıdığı tanımadığı tüm Müslümanlar için de aynı şekilde hassasiyet gösterir. Müslümanları ilgilendiren hiçbir konuda umursuz bir tavır göstermez. Vurdumduymaz olmaz. Kalbindeki Allah korkusu onu bu konuda devamlı olarak teyakkuz halinde, yani uyanık, dikkatli ve bilinçli bir halde tutar. Hayatının asıl amacının sadece Allah rızasını kazanmak olduğunu bilen bir Müslüman, umursuzluk yaptığı takdirde bunun Allah Katında nasıl bir karşılığı olabileceğini düşünürek böyle bir tavır göstermekten şiddetle sakınır.

Müslüman kendi şahsi ve nefsani rahatının peşinde olmaz; aklı hep Kuran ahlakının yayılmasında ve Müslümanlara fayda sağlayacak konularda olur. Aksi bir durumda nefsani anlamda rahat edeceğini düşündüğü ortamlar, ona tahmin ettiği şekilde fayda sağlamayabilir. Aklını kullanmazsa, olayları doğru yorumlayamaz, Kuran ahlakının gerektirdiği Müslümanca tepkileri veremez. Müminleri koruyacağı ve onlara sahip çıkacağı yerde, kendisi korunmaya ve gözetilmeye muhtaç bir duruma düşebilir ki, bu da Müslümanın kendisine yakıştıracağı bir hayat şekli değildir.

Allah Kuran’da Müminlerin “hayırlarda yarışmalarını” bildirmektedir (Bakara Suresi, 148). Samimiyetle bir arayış içerisinde olan insan için yapabileceği çok fazla hayırlı faaliyet vardır. Önemli olan insanın vicdanını kapatmaması ve “hamiyet-i İslamiye”sini güçlü tutmasıdır.

RUHTAKİ ‘HAFİFLİĞİN’ TEHLİKESİ

Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir. ( Hac Suresi, 74 )

Ruhlarında ‘hafifliği’ barındıran insanlar Allah’ın ayette bildirdiği, ‘Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemeyen’ kimselerin konumuna girmekten sakınmalıdırlar. Allah’ın insanlara gösterdiği sonsuz yaratılış delillerini görmezden gelen, Allah’ın ahirette vereceği sonsuz cehennem azabını düşünmeyen ve hayatlarını şeytanın kontolünde bomboş geçiren bu insanlar, kendilerini derin düşünmekten uzaklaştıracak her türlü basit ve akılsızca eylemin içine girerler. Kendilerini sürekli, imandan uzak kalmalarını sağlayan o ‘hafif ve basit ruh halinde’ tutararak yaşarlar. Allah korkusundan kaynaklanan asil bir ruha sahip değillerdir. Hayatlarının her aşamasında hep asaletten, üstün ahlak özelliklerinden en uzak ruh halini tercih ederler. En avami, en basit tavırlardan, çirkin ve tiksinti veren şeylerden zevk alırlar. Derinlikten ve onun getireceği derin ahlak özelliklerinden ise şiddetle kaçınırlar.

Asil bir ruha sahip olmak, ancak Allah’ın dilemesiyle iman eden müminlere ait bir özelliktir. Bu özellik Allah’ı derin düşünen Müslümanlara Allah’ın verdiği bir lütuftur. Nefislerine uymayarak yaşamlarını Allah’a adayan ve ahirette Allah’ın rızasını uman müminlerin sürekli tefekkür ettikleri konulardan biri de cehennemdir. Bu gerçeklerin şuurunda yaşamaları ve tüm bunları derinlemesine düşündükleri için de ruhlarında ‘hafifliği’ barındıramazlar. Rabbimiz, her an Allah’tan korkup sakınarak yaşayan, Allah’ın rızasını, Kuran ahlakını, ölümü, cenneti, cehennemi düşünen Müslümaları, imanda kararlı ve güçlü ruh yapısına sahip bir ahlaka yöneltir. Böylece müminler sürekli daha güzel ahlaklı, daha akıllı ve daha asil ruhlu olurlar. Cennet özlemi içerisinde oldukları içinde sürekli kötü ve çirkin şeylerden yüz çevirir; hep kendilerini Allah’a yakınlaştıracak vesileler ararlar. Daha güzel ahlakı aramaktan hiç bıkmadan, zevkle ve sabırla nefislerini eğitirler. Bunun sonucunda da müminler, inşaAllah Rabbimiz’in, ‘İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir.’ (Furkan Suresi, 75- 76) ayetleriyle vaadettiği cenneti umabilirler.