6 Mart 2010 Cumartesi
ADNAN OKTAR'IN TV KAYSERİ'DEKİ CANLI RÖPORTAJI (3 Mart 2010)
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
04:37
Kategoriler: Harun Yahya TV, Kuran Ahlakı, Kuran Bilgisi, Röportaj, Ses Kasetleri, Sunumlar, Yaratılış Atlası, Yeni Yayınlar
26 Mart 2009 Perşembe
PEYGAMBERİMİZİN YİĞİT DOSTLARI: ASHAB-I KİRAM
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’i gören, ona iman edip kendisiyle birlikte hareket eden kişilere sahabi denir. Sahabe ve ashab, sahabinin çoğuludur. Sahabe, İslâm’ı din olarak seçtikleri ilk andan itibaren Peygamberimiz (sav)'e çok güçlü bir imanla bağlanmışlardır. Hayatlarının büyük bir kısmını Peygamberimiz (sav)'in yanında geçirmişler, İslam dininin yayılması için Peygamberimiz (sav)'le birlikte mücadele etmişlerdir. Onların Peygamber (sav)'e olan bu kopmaz sarsılmaz bağlılıkları dönemin müşriklerinin ve kafirlerinin çok tepkisine neden olmuş ve Müslüman oldukları için bu çevreler tarafından tehdit edilmiş, işkenceye maruz kalmış, ölümle karşılaşmış hatta bir kısmı şehit olmuştur. Ancak tüm bu zorluklara rağmen Allah’a ve Hz. Muhammed (sav)’e bağlılıklarını terkeden olmamıştır. Bu nedenle Ashab-ı Kiram’ın her biri çok değerli insanlardır. Onlar büyük bir fedakarlık örneği göstererek ailelerini, eşlerini, çocuklarını kısacası tüm hayatlarını bir anda geride bırakarak Peygamber Efendimiz (sav)’in yardımcısı olmuşlardır.
Kuran’da Allah sahabe ahlakını şöyle övmüştür:
Nice peygamberle birlikte birçok Rabbaniler (kendisini Rabb'e adayanlar, Allah dostları) savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. Onların söyledikleri: "Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et" demelerinden başka bir şey değildi. Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi, 146-148)
Kuran'da Ashab-ı Kiram gibi Allah'ın rızası için her türlü fedakarlığı göze alan samimi Müslümanların cennetle müjdelendikleri şöyle bildirilmektedir:
Nitekim Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevab verdi: "Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu,) Allah Katından bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O'nun Katındadır." (Al-i İmran Suresi, 195)
TÜM HAYATLARINI ALLAH’A VE PEYGAMBERİMİZ (SAV)'E ADAYAN SAHABE-İ KİRAM
Hz. EBU BEKR-İ SIDDIK: Bütün servetini, kazancını İslam için harcamış, Camiu'l Kur'an, es-Sıddık, el-Atik lakaplarıyla bilinen büyük sahabi.
Hz. ÖMER: Adaletin timsali ikinci büyük halife.
Hz. OSMAN: İlk Müslümanlardan, üçüncü halife.
Hz. ALİ BİN EBU TALİB: Allah’ın arslanı, dördüncü halife.
ABDURRAHMAN BİN AVF: Tüm zenginliğini İslam yolunda vakfeden sahabi.
EBÛ UBEYDE BİN CERRAH: Eminü'l-Ümme (ümmetin emini). Mekke fethinde, Taif muhasarasında, Veda Haccı'nda hep Resullullah (sav)'in yanında bulunmuş, Bedir Savaşı’nda babasına karşı savaşmıştır.
SA’D BİN EBI VAKKAS: Resulullah’ın okçusu. Uhud savaşında, Peygamber Efendimiz (sav)’in yanından ayrılmayıp gövdelerini siper ederek onu korumaya çalışan bir kaç kişiden birisi.
TALHA BİN UBEYDULLAH: Cömertliği ve kahramanlığıyla ünlü sahabi.
ZÜBEYR BİN AVVAM: Müslüman olduktan sonra başta amcası olmak üzere, müşrikler tarafından muhtelif işkence ve eziyetlere maruz kalan, Mekke'nin fethi sırasında İslam ordusunun sancaktarlığını yapan sahabi.
ADİ BİN HATİM TAİ: Ailece cömert olan sahabi.
AMİR BİN FÜHEYRE: Bilal-i Habeşi ile birlikte ağır işkencelere maruz kalan sahabi.
AMMAR BİN YASER: Şehid oğlu şehid.
ABBAS BİN ABDÜLMUTTALİB: Peygamberimiz (sav)'in amcası.
ABDULLAH BİN ABBAS: Tefsir alimlerinin şahı.
ABDULLAH BİN AMR BİN AS: Hadis-i şerif yazması ile meşhur sahabi.
ABDULLAH BİN CAHŞ: Uhud şehitlerinden.
ABDULLAH EBUBEKR-İ SİDDIK: Hz. Ebu Bekir’in oğlu.
ABDULLAH BİN HUZAFE: Resulullah’ın elçilerinden.
ABDULLAH BİN MES’UD: Kur’an-ı Kerim'i açıktan okuyan ilk sahabi.
ZÜBEYR BİN AVVAM: Müslüman olduktan sonra başta amcası olmak üzere, müşrikler tarafından muhtelif işkence ve eziyetlere maruz kalan, Mekke'nin fethi sırasında İslam ordusunun sancaktarlığını yapan sahabi.
ABDULLAH BİN ÖMER: En çok hadis bilen sahabilerden.
ABDULLAH BİN REVAHA: Resulullah’ın şairi.
ABDULLAH BİN SELAM: Bedir’de babasına karşı savaşan sahabi.
ABDULLAH BİN SÜHEYL: Tevrat’ta Resulullah’ın alametlerini görüp Müslüman olan sahabi.
ABDULLAH BİN ZEYD: Sahib-ül ezan.
ABDULLAH BİN ZÜBEYR: Medine’de muhacirlerden ilk doğan sahabi
ADİ BİN HATİM TAİ: Ailece cömert olan sahabi.
AMİR BİN FÜHEYRE: Bilal-i Habeşi ile birlikte ağır işkencelere maruz kalan sahabi.
AMMAR BİN YASER: Şehid oğlu şehid.
AMR BİN AS: Meşhur Arab dahilerinden.
ASIM BİN SABİT: Arıların koruduğu sahabi.
BERA BİN AZİB: Kıblenin değiştiğini haber veren sahabi.
BEŞİR BİN SA’D: Hz. Ebu Bekir’e ilk biat eden sahabi.
BİLAL-İ HABEŞİ: Peygamber Efendimiz (sav)'in müezzini.
BÜREYDE BİN HASİB: Resulullah’ın sancaktarı.
CABİR BİN ABDULLAH: Sahabenin en çok hadis bildirenlerinden.
CA’FER-İ TAYYAR: Görünüş olarak ve güzel huylarıyla Peygamberimiz (sav)'e benzeyen, Mute gazasında yetmişten fazla yara alarak şehid olan sahabi.
DIHYE-İ KELBI: Cebrail aleyhisselamın, şekline girdiği sahabi.
EBU DÜCANE: Peygamber Efendimiz (sav)'in fedaisi.
EBU EYYUB-EL ENSARİ: Mihmandar-ı Resulullah.
EBU HÜREYRE: En çok hadis-i şerif rivayet eden sahabi.
EBU KATADE: Resulullah’ın süvarilerinden.
EBU LÜBABE: Tevbesi ile meşhur sahabi.
EBU MUSEL-EŞ’ARİ: Kur’an-ı Kerim’i en iyi okuyan sahabilerden.
EBU SA’ID-İ HUDRİ:
Çok hadis rivayet eden yedi sahabiden.
EBU SELEME: Tek başına hicret eden sahabi.
EBU TALHA: Resulullah’ın fedaisi.
EBU ZER GİFARI: Gıfari kabilenin reisi.
EBÜDDERDA: Kadılık yapan sahabilerden.
ENES BİN MALİK: Resulullah’ın hizmetçisi.
ERKAM BİN EBİ’L ERKAM: Evi ilk vakıf olan sahabi.
ES’AD BİN ZÜRARE: Cahiliye devrinde de tek bir Allah’a inanan sahabi.
FEYRUZ BİN DEYLEMI: Yemenli sahabilerden.
ABDULLAH BİN ÖMER: En çok hadis bilen sahabilerden.
ABDULLAH BİN REVAHA: Resulullah’ın şairi.
ABDULLAH BİN SELAM: Bedir’de babasına karşı savaşan sahabi.
ABDULLAH BİN SÜHEYL: Tevrat’ta Resulullah’ın alametlerini görüp Müslüman olan sahabi.
ABDULLAH BİN ZEYD: Sahib-ül ezan.
ABDULLAH BİN ZÜBEYR: Medine’de muhacirlerden ilk doğan sahabi
HABBAB BİN ERET: İlk Müslüman sahabilerden.
HALİD BİN SA’İD BİN AS: İlk Müslüman olan sahâbilerden
HANZALA BİN EBU AMİR: Uhud Savaşı’nda şehid olan sahabi.
HUBEYB BİN ADİY: Darağacında ilk namaz kılan sahabi.
HUZEYFE BİN YEMAN: Sevgili Peygamberimiz (sav)'in sırdaşı.
HZ. HAMZA: Şehidlerin efendisi.
KA’B BİN MALİK: Peygamber Efendimiz (sav)'in şairlerinden.
MİKDAD BİN ESVED: Resulullah’ın süvarilerinden.
MUHAMMED BİN MESLEME: Resulullah Efendimizin fedailerinden.
MUS’AB BİN UMEYR: İslam’da ilk öğretmen.
NEVFEL BİN HARİS: Haşimoğullarının en yaşlısı.
NU’MAN BİN MUKARRİN: Eshab-ı kiramın meşhur kumandanlarından.
OSMAN BİN MAZ’UN: Medine’de ilk vefat eden muhacir sahabi.
OSMAN BİN TALHA: Kabe’nin hizmetinde olan sahabi.
SABİT BİN KAYS: Peygamber Efendimiz (sav)'in hatiblerinden.
SA’D BİN MU’AZ: Ensarın en hayırlılarından.
SA’D BİN REBİ: Şehid olurken nasihat eden sahabi.
SAİD BİN AMİR: Hz. Ömer’e benzeyen vali.
SALİM MEVLA EBU HUZEYFE: Kur’an-ı Kerim’i en iyi okuyanlardan.
SEHL BİN HANİF: Eshab-ı kiramın okçularından.
SEHL BİN SA’D: Medine’de en son vefat eden sahabi.
SELEME BİN EKVA: Piyadelerin en hayırlısı.
SELEME BİN HİŞAM: Kardeşlerinin işkence ettiği sahabi.
SELMAN-I FARİSİ: Ehl-i beytten sayılan İranlı sahabi.
SEVBAN: Resûlullah’ın hizmetçisi.
SÜMAME BİN ÜSAL: Yemame kabilesi reisi.
TUFEYL BİN AMR: Devs kabilesinin putlarını kırıp, Müslüman olmalarına vesile olan şair sahabi.
UBADE BİN SAMİT: Akabe bi’atlerinde kavminin temsilcisi olan sahabi.
UKBE BİN AMİR: Eshab-ı suffadan, Peygamberimiz (sav)'in talebesi.
ÜBEYY BİN KA’B: Kıraati ile meşhur sahabi.
ÜSAME BİN ZEYD: Resulullah’ın çok sevdiği sahabilerden.
ÜSEYD BİN HUDAYR: Eshab-ı kiramın sancaktarlarından.
VELİD BİN VELİD: Kardeşleri tarafından işkence gören sahabi.
ABDULLAH BİN ATİK: Medineli ilk Müslümanlardan.
ABDULLAH BİN ÜMM-İ MEKTUM: Peygamberimiz (sav)'in müezzinlerinden.
ABBAS BİN UBADE: Ensarın muhaciri diye tanınan sahabi.
CÜVEYRİYYE BİNTİ HARİS: Müminlerin annelerinden.
EBU RAFİ: Peygamberimiz (sav)'in azatlı kölelerinden.
EBU SÜFYAN BİN HARİS: Peygamberimiz (sav)'in süt kardeşi.
FATİMA BİNTİ ESED: Hz. Ali’nin annesi.
HACCAC BİN ILAT: Mekkeli sahabilerden.
HADİCE-TÜL KÜBRA: Peygamberimiz (sav)'in ilk hanımı.
HAFSA BİNTİ ÖMER: Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.
HALİD BİN VELİD: Allah’ın kılıcı lakabı ile tanınan kumandan Sahabi.
HALİME HATUN: Peygamberimiz (sav)'in sütannesi.
HAMNE BİNTİ CAHŞ: Peygamber Efendimizin halasının kızı.
HANSA HATUN: Meşhur kadın şair sahabilerden.
HASSAN BİN SABİT: Peygamber Efendimizin şairlerinden.
HATİB BİN EBİ BELTEA: Peygamber Efendimizin elçilerinden.
Hz. AİŞE-İ SIDDIKA: Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.
Hz. FATIMA: Peygamberimiz (sav)'in en sevgili kerimesi.
Hz. HASAN: Peygamberimiz (sav)'in en sevdiği torunlarından, Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın büyük oğlu.
Hz. HÜSEYİN: Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın oğlu, Peygamberimiz (sav)'e benzeyen torunu.
Hz. REYHANE: Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.
HZ. SAİD BİN ZEYD: Müslüman olunca müşriklerin çok sayıda saldırısıyla karşılaşan, Şam’ın fethinde bulunan sahabi.
İKRİME BİN EBİ CEHİL: Meşhur İslam kumandanlarından.
İMRAN BİN HUSAYN: İki yüze yakın hadis nakleden, iyi idareci, iyi giyinen sahabi.
KA’B BİN ZÜHEYR: Peygamberimiz (sav)'in hırkasını verdiği şair sahabi.
KATADE BİN NU’MAN: Eshab-ı kiramın okçularından.
MEYMUNE BİNTİ HARİS: Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.
MUĞİRE-TEBNİ ŞU’BE: Meşhur beş dahiden biri olan sahabi.
RİBİ BİN AMİR: Eshab-ı kiramın elçilerinden.
SA’D BİN UBADE: Ensarın sancaktarlarından.
SAFİYYE BİNTİ ABDÜLMUTTALİB: Peygamberimiz (sav)'in halası.
SAFİYYE BİNTİ HUYEY: Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.
SEDDAD BİN EVS: Ailece müslüman olan sahabilerden.
SEVDE BİNTİ ZEM’A: Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.
SÜRAKA BİN MALİK: Eshab-ı kiramın süvarilerinden.
UKAYL BİN EBİ TALİB: Hz. Ali’nin abisi.
ÜMM-İ EYMEN: Peygamberimiz (sav)'in dadısı.
ÜMM-İ HABİBE: Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.
ÜMM-İ HANİÇ: Hz. Ali’nin kızkardeşi.
ÜMM-İ HİRAM: Hala Sultan olarak tanınan kadın sahabi.
ÜMM-İ RUMAN: Hz. Ebu Bekir’in hanımı.
ÜMM-İ ÜMARE NESİBE HATUN: Eshabın kadın kahramanlarından.
VAHŞİ: Yalancı peygamber Müseyleme’yi öldüren sahabi.
ZEYD BİN DESİNNE: Darağacından Resulullah’a selam gönderen sahabi.
ZEYD BİN HARİSE: İlk iman eden köle.
ZEYD BİN SABİT: En meşhur vahiy katibi Sahabi.
ZEYNEB BİNTİ CAHŞ: Peygamberimiz (sav)'in hanımlarından.
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
15:20
Kategoriler: Haberler, Hadis Bilgisi, Kuran Ahlakı, Kuran Bilgisi, Yeni Yayınlar
6 Mart 2009 Cuma
ARALARINDAN AYRILANLAR OLMASI, HZ. MEHDİ (A.S.) CEMAATİ İÇİN BÜYÜK BİR RAHMETTİR
Müslüman toplulukları içindeki münafıklar ve bu kişilerin tüm karakter özellikleri Kuran ayetlerinde detaylı olarak tarif edilmektedir. Bu kişiler iman edenlerle birlikte hareket eden, onlarla aynı inançlara sahip olduklarını iddia eden, ancak gerçekte gereği gibi iman etmemiş samimiyetsiz kimselerdir. Allah rızası için yaşayan samimi iman sahiplerinin arasında, sanki onlardan gibi görünerek yaşayan bu kişiler, aslında salih müminlerden değildirler. Nitekim zaman içinde bu samimiyetsizlikleri ortaya çıkar ve Müslüman topluluğu içinden ayrılmak durumunda kalırlar. Bir hadiste Peygamber Efendimiz (sav), Hz. Mehdi (a.s.)’nin cemaatinden ayrılan münafıkları şu şekilde tarif etmektedir:
Esbağ bin Nebate der ki: Emirülmüminin Ali aleyhisselam şöyle buyurdu: "...Öyle ki sizden sadece gözdeki sürme kadar veya yemekteki tuz kadar kalacaktır. Ve ben size bir örnek vereceğim: Adamın birinin bir miktar buğdayı vardır. Onu temizler ve bir eve koyar, uzun bir süre sonra geri döndüğünde onun kurtlandığını görür, onu tekrar ayıklar ve temizler sonra tekrar evin içine koyar. Uzun bir süre sonra döndüğünde onun tekrar kurtlandığını görür. Tekrar onu ayıklar ve temizler ve hep aynı işi tekrarlar. SONUNDA KURTLARIN HİÇ ZARAR VEREMEDİĞİ ÇOK AZ SAĞLAM BUĞDAY KALIR. İşte siz de böylesiniz. Sonunda içinizde fitnelerin asla zarar veremediği çok az bir grup kalacaktır."
(Aynı hadisi Ahmet bin Muhammed bin Said de nakleder.)
(Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani, s. 246)
Hadiste Hz. Mehdi (a.s.) cemaatinden çıkan münafıkların, "buğdaya musallat olan iğrenç kurtlar" gibi oldukları haber verilmiştir. Hz. Mehdi (a.s.) cemaati, "buğday gibi, ilerde açıp serpilecek, gelişip büyüyecek, bereket getirecek, gelecek vadeden bir nimete" benzetilmiştir. Münafıkların da, "buğdayı içten tahrip etmeye çalışan, kurt gibi iğrenç ve habis varlıklar oldukları" haber verilmiştir. Hadiste, sahibinin, elindeki buğdayı temizleyeceği, ama buğdayın yine kurtlanacağı; sahibi her defasında bu işlemi tekrarladıktan sonra, en sonunda buğdayda hiç kurt kalmayacağı anlatılmıştır. Bu bilgilere göre, buğdaydaki iğrenç ve asalak kurtların ayıklanıp buğdayın pislikten temizlenmesi gibi; Hz. Mehdi (a.s.) cemaati de bir süre sonra münafıklardan temizlenip sonunda tertemiz bir cemaatle vazifesini yapacaktır.
Allah, Kuran’da Müslüman topluluğu içinde bulunan münafıkların ne şekilde kendilerini belli edecekleriyle ilgili de çok önemli bilgiler vermektedir. Bir ayette şu şekilde bildirilmektedir:
Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah'a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak: "Bu işten bize ne var ki?" diyorlardı. De ki: "Şüphesiz işin tümü Allah'ındır." Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Ali İmran Suresi, 154)
Ayette belirtildiği gibi, münafıklar sıkıntı anlarında, nefislerinin zorlandığı bir olayla karşılaştıklarında, Müslümanlar için bir fedakarlıkta bulunmaları gerektiğinde, şevksizlikleriyle ve ilgisizlikleriyle hemen kendilerini belli ederler. Uğrayacakları en ufak bir menfaat kaybı bu kişilerin hemen dine yönelik isyan, ve inkar sözleri söylemelerine neden olur (Allah'ı tenzih ederiz). Oysa bunların hepsi Allah’ın samimiyetsiz kimselerin ortaya çıkması için yarattığı denemelerdir.
Münafıkların dünya hayatına olan düşkünlükleri, ahiretten yana kuşku duymaları ve kalplerindeki hastalık, onların bu isyanlarında en önemli nedenlerdendir. Kuran’da Müslüman cemaati içindeki münafıkların dünya hayatını isteyerek Müslüman topluluğu içinde fitne çıkarmaya çalıştıkları şu şekilde haber verilmektedir:
Andolsun, Allah size verdiği sözünde sadık kaldı; siz O'nun izniyle onları kırıp-geçiriyordunuz. Öyle ki sevdiğiniz (zafer)i size gösterdikten sonra, siz yılgınlık gösterdiniz, isyan ettiniz ve emir hakkında çekiştiniz. Sizden kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra (Allah) denemek için sizi ondan çevirdi. Ama (yine de) sizi bağışladı. Allah mü'minlere karşı fazl (ve ihsan) sahibi olandır. (Ali İmran Suresi, 152)
Bu ahlaktaki kişiler tarih boyunca tüm samimi mümin toplulukları arasında bulundukları gibi, Hz. Mehdi (a.s.) cemaati içinde de bulunacaklardır. Hadislerde bildirildiğine göre, Hz. Mehdi (a.s.)’nin cemaatinden ayrılanlar, yıllarca bu toplulukla birlikte hareket etmelerine rağmen, daha sonradan kendilerine inkar edenlerin arasında bir yol çizeceklerdir. Müslümanlarla aynı iman ve samimiyette olmayan, Allah’a ve Kuran’a sadakat göstermeyen, Allah korkusu zayıf olan bu kişiler, kendi menfaatleriyle çatışan bir durum olduğunda Hz. Mehdi (a.s.)’nin yanından ayrılabileceklerdir. Ancak Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, bu durumun, Hz. Mehdi (a.s.) ve beraberindeki şahıslara hiçbir zarar veremeyeceği, aksine hayırlara vesile olacağı bildirilmektedir. Allah’ın izniyle Hz. Mehdi (a.s.) ve beraberindekiler, yaptıkları hayırlı çalışmalarda başarılı olmaya devam edeceklerdir. Bir hadiste bu durum şöyle haber verilmektedir:
Ayrılanlar da, muhalifler de ona (Hz. Mehdi (a.s.)’ye) zarar veremeyecek. O kendisinden ayrılanlara rağmen muzaffer olarak yoluna devam edecektir.
(Ramuz e’l-Ehadis, s. 487) (Taberani’nin Kebir’inden)
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
21:14
Kategoriler: Ahir Zaman, DERGİ, Haberler, Hadis Bilgisi, İman Hakikati, Kuran Ahlakı, Kuran Bilgisi, Yaratılış Atlası, Yeni Yayınlar
4 Şubat 2009 Çarşamba
Adnan Oktar'ın Duası
Ve bunu en kısa sürede yapsın inşaAllah. Allah Mehdi'yi zuhur ettirsin. Hz. İsa'yı inşaAllah nuzül ettirsin, Onun nüzulunü çabuklaştırsın. Dünyadaki fitne ve fesadı inşaAllah tamamen kaldırıp Müslümanların adaletini güzelliğini, güzel ahlakını bütün dünyaya göstersin.
...Bütün Müslüman alemini inşaAllah huzur, barış ve kardeşlik içerisinde birleştirsin Allah. Bütün Müslümanların bu birlik ve beraberliğe uyması için içlerine ilham versin, şiddetle bunu istetsin. Bölünmüşlüğe karşı şiddetle tavır koymalarını sağlasın Allah. Ve birlik ve beraberlik içinde olmak için aşkla şevkle gece gündüz gayret ettirsin Allah. Filistinli kardeşlerimize inşaAllah Allah şehit sevabı versin. Onların inşaAllah şehitlikle ahirete irtihallerini nasib etsin. Hastalara da şifa versin. Onlara Allah tahammül gücü, sabır ve cesaret versin. Zalimlerinde zulmünü Allah tepelerine geçirsin, onları basiretlerini bağlayarak, ferasetlerini bağlayarak, akıllarını bağlayarak, kalplerini bağlayarak, güçlerini bağlayarak, dillerini bağlayarak güçsüz hale getirsin Allah. Ateist siyonistlerin, ateist masonların zulmünü bertaraf etsin. Bütün Müslüman alemine birlik, beraberlik ve kardeşlik içerisinde huzur içinde mutluluk içinde yaşamalarını nasib etsin inşaAllah. Bu güzel çağa, güzel döneme inşaAllah girdik. Muharrem ayındayız inşaAllah. Bu ayın da bereketiyle Allah onu da vesile etsin inşaAllah. Peygamberimizin yolundan bizi ayırmasın. Kuran ahlakından bizleri ayırmasın inşaAllah. Bütün Müslümanlara bereket, huzur, cesaret, itidal, acılara karşı tahammül ve yılmazlık, cesaret, güzel ahlak nasib etsin inşaAllah
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
18:16
Kategoriler: Adnan Oktar, Kuran Ahlakı, Kuran Bilgisi, Röportaj, Yeni Yayınlar
30 Ocak 2009 Cuma
Filistin Sorununun Tek Çözümü Türk-İslam Birliği
TÜRK İSLAM BİRLİĞİ’Nİ TÜM MİLLETİMİZ İSTESİN
Türk İslam Birliği’nde hiçbir Müslüman, Hıristiyan, Musevi acı çekmez. Öldürülmez. Yaralanmaz. Fakir olmaz. Ezilmez. Korku yaşamaz. Hukukta, adalette sorun kalmaz. Fail-i meçhul olaylar olmaz. Fakirlik olmaz. Üretimsizlik olmaz. Cahillik olmaz...
Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever. (Saf Suresi, 4)
Ve haklarına müdahale edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. (Şura Suresi, 39)
- Türk İslam Birliği’nin oluşmasında boşa geçen her gün bir kayıptır, bir zarardır.
- Hiç gecikme olmaksızın Türk İslam Birliği hemen oluşturulmalıdır.
- Bütün Türk milleti bu güzel birliği destekliyor ve onaylıyor.
- Bütün Türk devletleri, İslam ülkeleri bu birliği bir zaruret olarak görüyor. Sevinçle samimiyetle destekliyor.
- Amerika’nın, Rusya’nın, Çin’in, Avrupa’nın bütün dünyanın hem maddi hem manevi olarak lehine, hayrına olan bu birlik, bütün dünyaya barış, kardeşlik, sevgi ve ferahlık getirecektir.
- Türk İslam Birliği, dünyadaki terörü, karmaşayı, huzursuzluğu, küresel krizi derhal durduracak yegane çözümdür.
Türk-İslam Birliği, bir sevgi birliğidir. Muhabbet birliğidir, gönül birliğidir. Bu birliğin temeli, sevgi, fedakarlık, yardımseverlik, merhamet, hoşgörü, anlayış ve uzlaşıdır. Ayrıca insana saygı, sanatta, bilimde ve teknolojide en yüksek noktaya ulaşmak birliğin hedefidir. Birliğin kurulmasıyla, sadece Türk toplumları ve Müslümanlar değil, tüm dünya aydınlığa kavuşacaktır.
Son dönemlerde yaşanan gelişmeler, Türk-İslam alemi tarafından büyük bir şevk ve heyecanla beklenen Türk-İslam Birliği'nin kurulmasının çok yakın olduğunu göstermektedir. Bu tarihi birliğin ilk ve en önemli adımı ise Azerbaycan ve Türkiye'nin iki devlet, tek millet olarak birleşmesi olacaktır. Yakın gelecekte Türkiye süper devlet olarak, Türk-İslam aleminin liderliğini üstlenecek ve Kafkasya'dan Tanzanya'ya, Fas'tan Fiji'ye uzanan geniş bir coğrafyada, tüm Müslümanları tek bir çatı altında birleştirecektir.
Birlik olmak Türk-İslam dünyasına müthiş güç kazandıracaktır. İman edenlerin ittifakını güçlü kılan aslında onların imanları ve ihlaslarıdır. Gerçek dostluk ve ittifak ancak samimi iman ile kurulur. Müminler, birbirlerini araya hiçbir çıkar ya da menfaat beklentisi katmadan, halis niyetle ve sadece Allah rızası için sever, Allah rızası için dost olur ve Allah rızası için birlik olurlar. Temeli dünya üzerindeki en sağlam kaynağa, Allah sevgisine ve Allah korkusuna dayalı olan bu birliğin bozulması, dağılıp yıkılması Allah'ın dilemesi dışında hiçbir şekilde mümkün olmaz.
Türk-İslam Birliği Dünyaya Barış Getirecektir
Türk-İslam Birliği öncelikle Müslüman ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları çözüp İslam dünyasına sulh getirecek, öte yandan dünya genelinde çatışma ve savaşı kışkırtan her türlü hareketin karşısında yer alacak, savaşı körükleyen her türlü girişime karşı engelleyici bir güç olacaktır.
Türk İslam Birliğinin kurulmasıyla, Amerika, Avrupa, Çin, Rusya, İsrail kısaca tüm dünya rahatlayacaktır. Terör sorunu son bulacak, hammadde kaynaklarına ulaşım garanti altına alınacak, ekonomik ve sosyal düzen korunacak, kültürel çatışma tamamen ortadan kalkacaktır. Amerika askerlerini topraklarından binlerce kilometre uzağa göndermek zorunda kalmayacak, İsrail duvarlar arkasında yaşamayacak, Avrupa Birliği ülkeleri ekonomik herhangi bir engelle karşılaşmayacak, Rusya güvenlik endişesi duymayacak, Çin hammadde sıkıntısı çekmeyecektir.
Avrupa Birliği’nin terör endişesinden kurtulması onlar için çok büyük bir nimet ve lükstür. Türk-İslam Birliği, bunu sağlayacak kesin çözümdür. İslam âleminde ki bütün çilelerin, bütün kargaşanın bitmesi de Türk İslam Birliği ile mümkündür. Türk Devletler bu vesileyle, Avrupa ayarında hatta onu da geçen büyük bir medeniyet hamlesi yapabilirler. Çünkü Türk Devletleri potansiyel yönden çok zengin bir coğrafyadır. Türk İslam Birliği bu bölgeye büyük bir zenginlik, bereket, huzur ve kalite getirecektir.
Türk İslam Birliği, Küresel Ekonomik Krizi Durduracak Yegane Çözümdür
Türk-İslam Birliği ticareti canlandıracak, ekonomiyi güçlendirecektir. Ekonomide, siyasi alanda ve kültürel sahada Müslüman ülkeler arasında gerçekleştirilecek bir bütünlük, geri kalmış olanların hızla ilerlemesine, gerekli imkana ve alt yapıya sahip olanların bunları en verimli şekilde kullanabilmelerine olanak tanıyacaktır. Ekonomik büyüme, bilim ve teknolojiye yapılacak yatırımları artıracaktır. Ekonominin gelişimi ile birlikte eğitim seviyesinde de doğal bir yükselme olacak, toplum çok yönlü gelişecektir.
Türk-İslam Birliği, Müslüman alemini de kalkındıracaktır. Oluşturulacak İslam ortak pazarı sayesinde, bir ülkede üretilen ürünler, gümrük, kota gibi sınırsal engellere takılmadan bir diğer ülkede kolaylıkla pazarlanabilecektir. Ticaret alanı genişleyecek, tüm Müslüman ülkelerin pazar payı artacak, ihracat gelişecek, bu, Müslüman ülkelerdeki sanayileşme sürecini hızlandıracak, ekonomide sağlanacak kalkınma ile teknolojide de gelişme yaşanacaktır.
Türk-İslam Birliği'nin tesis edilmesiyle enerji kaynakları da güvence altına alınacaktır. Türk-İslam Birliği'yle zengin yer altı kaynaklarının bulunduğu bölgelere istikrar ve barış hakim olacak, buralarda demokratik sistem en düzgün şekilde işleyecektir. Böylece bu kaynakların en verimli şekilde kullanılmasında ve kaynakların değerlendirilmesinde İslam ülkelerinin olduğu kadar diğer toplumların da hiçbir zarar görmeyeceği bir model oluşacaktır. Bu da, başta petrol üretimi ve fiyatları olmak üzere dünya ekonomik dengeleri açısından son derece önemli olan hususlarda, istikrarlı ve dengeli bir siyaset izlenmesini sağlayacaktır.
Ekonomisi güçlü bir Türk-İslam alemi, Batı dünyası ve diğer toplumlar için de önemli bir refah kaynağı olacaktır. Bu toplumlar karşılarında güven içinde, tedirginlik duymadan iş birliği yapabilecekleri, ticari faaliyet içinde olabilecekleri bir güç bulacaklardır. Ayrıca Batılı kurum ve kuruluşların sürekli olarak bu bölgelerin kalkınması için aktardıkları fonlara da gerek kalmayacak, bu fonlar dünya ekonomisinin güçlenmesi için kullanılacaktır.
Bu doğrultuda Türk milletine çok büyük görev düşmektedir. Türkiye'nin görevi tüm dünyaya huzur, refah ve bereket getirecek bu Türk-İslam aleminin lideri olmasıdır. Türk-İslam aleminin liderliği dünya tarihinin en büyük vazifelerinden birisidir. TÜRK MİLLETİNİN EN HAYATİ GÖREVLERİNDEN BİRİ BUDUR. Yani Türk Milleti olarak görevimiz sadece Türkiye'yi kurtarmak değil bütün Türk-İslam alemini kurtarmak ve dünya barışı ve refahını sağlamaktır.
Milli Değerleri Koruma Vakfı Başkanı
Tarkan Yavaş
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
09:42
Kategoriler: Adnan Oktar, Filistin, Haberler, İlan, Kuran Ahlakı, Türk-İslam Birliği
12 Ocak 2009 Pazartesi
KAMİL İMAN SAHİBİ BİR MÜMİN... NASIL BİR ALLAH İNANCINA SAHİPTİR?
- Allah'tan başka bir ilah olmadığını,
- Herşeyi yaratanın ancak Allah olduğunu,
- Her işi evirip çevirenin Allah olduğunu,
- Tüm kalplerin ancak Allah'ın kontrolünde olduğunu,
- Allah'ın herşeyi sarıp kuşatan oluğunu,
- Kaderi belirleyen olduğunu,
- Herşeye gücü yeten ve dilediğini yapan olduğunu,
- Herşeyden haberdar olduğunu ve herşeyi işitip gördüğünü,
- Herşeyin üzerinde gözetici ve koruyucu olduğunu,
- Gaybı bildiğini,
- Hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını ve bütün eksikliklerden uzak olduğunu,
- Doğurmamış ve doğurulmamış olduğunu,
- Şaşırmayan ve unutmayan olduğunu,
- Mülkün tek sahibi olduğunu,
- Herşeyin tek varisi olduğunu,
- Daima diri olduğunu,
- İzzet ve şerefin tek sahibi olduğunu,
- Daima üstün ve galip gelen olduğunu,
- En güzel isimlerin sahibi olduğunu,
- Hüküm ve hikmet sahibi olduğunu,
- Kullarına şahdamarlarından daha yakın olduğunu,
- Kalplerinden geçirdikleri en ufak şeyi dahi bildiğini,
- Gizlinin gizlisini bilen olduğunu,
- Sonsuz adaletli olduğunu,
- Merhametlilerin en merhametlisi olduğunu,
- Kullarına karşı çok bağışlayıcı olduğunu,
- Kullarını çok seven olduğunu,
- Tevbeleri kabul eden olduğunu,
- Samimi duaya karşılık veren olduğunu,
- İyiliğin ve şükrün karşılığını fazlasıyla veren olduğunu,
- İnsana herşeyi öğreten olduğunu,
- Uyarıp korkutan olduğunu,
- Ölüleri dirilten ve hesap gününü yaratan olduğunu,
- Dinine yardım edenlere dünyada ve ahirette yardım eden olduğunu,
- Vaadinin hak olduğunu,
- İnkarcılar için cehennemi ve müminler için de cenneti yaratan olduğunu bilen bir Allah inancına sahiptir.
NASIL BİR ALLAH KORKUSUNA SAHİPTİR? - Yalnızca Allah'tan korkup yine yalnızca O'ndan sakınır.
- Allah'tan başka hiçbir şeyden korku duymaz.
- Allah'tan güç yetirebildiğince çok korkar.
- İmanı ve Allah korkusunu kalbe yerleştirenin Allah olduğunu hisseder.
- Bu korkuyu sadece zorluk ve çaresizlik anlarında değil, her an yaşar.
- Allah'ın sinelerin özünde olanı ve gizlinin gizlisini bilen olduğunu unutmaz.
- Kimsenin görmediği yerde de Allah'ın gören olduğunu her an hatırlar.
- Hesap vereceğini bilerek hareket eder.
- Haram ve helallere titizlik gösterir.
- Yaptığı herşeyin temeli bu korku üzerine kuruludur.
- Yapılan her işte Allah'a yönelip döner.
- Tek cezalandıranın Allah olduğunu bilir.
- Allah'ın makamından, tehdidinden ve cehennem azabından korku duyar.
- Daha önce gelip geçenlere Allah'ın verdiği azapları unutmaz.
- Saygı dolu, içi titreyen ve şiddetli bir Allah korkusuna sahiptir.
NASIL BİR İMANA SAHİPTİR? - Yalnız Allah korkusuna ve Allah sevgisine dayalı,
- Yalnızca Allah'a ibadet ettiren,
- Allah'ı herşeyin üzerinde tutmayı sağlayan,
- Allah'tan başka İlah aramayan,
- Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayan,
- Herşeyin Allah'tan olduğunu bilen,
- Allah'ın her zaman onun yanında olup, yaptıklarını gördüğünü bilen,
- Hayatının her anında asıl hedefini, 'Allah'ın rızasını kazanmak' olarak belirleyen,
- Tüm hayatı Allah için yaşamayı gerektiren,
- Allah'ın sınırlarını titizlikle korumayı sağlayan,
- Allah'ın karşısında acizliğini çok iyi bilmesini sağlayan,
- Allah'ın ayetlerine gönülden boyun eğici bir tavır sağlayan,
- Sadece Allah'a güvenip dayanmayı sağlayan,
- Yardımın ancak Allah'tan olduğunu kavratan,
- Daima Allah'ı anmayı sağlayan,
- Kuran'a kuvvetle bağlanmayı getiren,
- Allah'a asla nankörlük ettirmeyen,
- Kıyamet gününe kesin bir bilgiyle iman ettiren,
- Ahiretin varlığına kesin olarak inandıran,
- Dünya hayatına aldanmayı engelleyen,
- Gelecek endişesini ortadan kaldıran,
- Her işte bir hayır olduğunu her an hissettiren,
- Her işte Allah'a yönelip dönmeyi sağlayan,
- Sahip olunan tüm özelliklerin Allah'tan olduğunu unutturmayan,
- Allah'a, hükümlerine ve elçilerine gönülden bir itaat sağlayan,
- Şeytanın etkisine izin vermeyen,
- Her an vicdanın sesiyle hareket etmeyi sağlayan,
- Katıksız, sadece Allah'a yönelmiş bir ruh hali veren,
- Sadece Allah'ı ve inananları dost edinmeyi sağlayan,
- Allah'a yakınlaşmak için çok şiddetli bir çaba harcatan,
- Allah'a her an şükredici olmayı sağlayan,
- Her güçlüğe sabredebilecek, kesinlikle yılmayan bir kararlılık veren,
- Üstün bir ahlak kazandıran,
- Gösterilen mümin alametlerinde süreklilik sağlayan,
- Takvada yarışıp öne geçiren bir imana sahiptir.
NASIL BİR KADER ANLAYIŞINA SAHİPTİR? - Herşeyin bir kader ile yaratıldığını,
- Doğumdan ölüme kadar her olayı, Allah'ın bir kader üzerine yarattığını,
- Her olayın ancak Allah'ın takdir ettiği zamanda gerçekleşeceğini,
- Allah'a karşı kalbi tam tatmin bulmuş olarak bağlanmak gerektiğini,
- Gönülden boyun eğici olmanın makbul olduğunu,
- Allah'ın tüm zamanları tek bir an içinde gördüğünü,
- Katıksızca sadece Allah'a teslim olmanın gerekliliğini,
- Her ne yaparsa yapsın sonucu belirleyecek olanın Allah olduğunu,
- Allah'a tam bir teslimiyet gösterdiği takdirde asla mahzun olmayacağını,
- Allah'ın yarattığı her görüntüden razı olması gerektiğini bilir.
- Başına gelen herşeyin Allah'tan olduğunu bildiği için;
- heyecana kapılmaz.
- üzüntü ya da sıkıntıya düşmez.
- paniğe kapılmaz.
- umutsuzluğa düşmez.
- sıkıntı ve stres yaşamaz.
- endişeli bir ruh haline girmez.
- kızgınlık duymaz.
- "keşke" demez.
- ani ve aşırı tepkiler vermez.
- ölüm karşısında üzüntü duymaz.
- elinden gidene ve kendisine isabet edene üzülmez.
NASIL BİR DÜŞÜNCE YAPISINA VE NASIL BİR AKLA SAHİPTİR? - Kuran'ı gereği gibi, iyice düşünen.
- Herşeyi Kuran mantığıyla değerlendiren.
- Herşeyi pozitif düşünen.
- Vicdanın yönlendirdiği şekilde hareket eden.
- Herşeyi kaderde Allah'ın takdir ettiği şekilde meydana geldiğini bilerek düşünen.
- Her olayın ardında gizlenen hayır ve hikmeti görmeye çalışan.
- Ayakta iken, otururken, yatarken, her an daima Allah'ı düşünen.
- Allah'ın varlığını ve yaratışındaki sanatını derin derin düşünen.
- Öncelikli olarak Allah'ın dikkat çektiği konuları ve iman hakikatlerini araştırıp, düşünen.
- Sorularının cevaplarını sadece Kuran'dan bulan.
- Aksamalar karşısında çözümü hep Kuran'da arayan.
- Daima dinin lehine düşünen.
- Vesvese geldiğinde şeytandan olduğunu düşünüp, Allah'a sığınan.
- Müminler hakkında hüsn-ü zanla düşünen.
- Başkalarının ihtiyaçlarını düşünebilen.
- Aciliyetli konuları tespit edip onlara öncelik verebilen.
- Hak ile batıl arasında Kuran'a uygun kıyaslar yapabilen.
- Temiz bir akıl ile düşünebilen.
- Kendi yaratılışını düşünen.
- Kıyameti düşünen.
- Hesap gününü düşünen.
- Cenneti ve cehennemi düşünüp öğüt alan.
- Kendisine yöneltilen öğütleri iyice düşünen.
- Kendi nefis muhasebesini iyi yapabilen bir akıl ve düşünce yapısına sahiptir.
NASIL BİR SEVGİ ANLAYIŞINA SAHİPTİR? - Allah'ı herkesten ve herşeyden fazla sever.
- Müminlere olan sevgisi Allah'ın rızasına dayalı bir sevgidir.
- En çok sevdiği kişiler, Allah'ın rızasını kazanmaya en çok çaba harcayan, en takva olduğunu umduğu kişilerdir.
- Dünya hayatının süslerine karşı tutkulu bir sevgi hissetmez.
- İşlediği hayırların karşılığında Allah'ın sevgisi dışında hiçbir karşılık beklemez.
- Allah'a ve elçisine karşı başkaldıranlara karşı asla bir sevgi duymaz.
- Bir şeye karşı duyduğu sevgi ve ihtiyaç, o konuda fedakarlık göstermesini engellemez.
NASIL VE NELER HAKKINDA KONUŞUR? - Allah'ı en güzel isimleriyle tesbih eder.
- Sözün en güzelini söyler.
- Gelecekte olacak bir olay için her zaman için "Allah dilerse" anlamındaki "İnşaAllah" kelimesini kullanır.
- Allah'ın sanatını yansıtan her güzelliği gördüğünde "MaşaAllah" diyerek Allah'ın şanını yüceltir.
- Allah'ın en hoşnut olacağını umduğu sözü söyler.
- Konuşmalarında ayetleri hatırlatarak konuşur.
- Hikmetli konuşur.
- Kısa, özlü ve anlaşılır konuşur.
- Boş ve yararsız konuşmalar yapmaz.
- İhtiyaca yönelik konuşur.
- Yalan söz söylemez.
- Anne ve babasına karşı "öf" bile demeyecek kadar saygılı konuşur.
- Yumuşak söz söyler.
- Konuşmalarıyla karşı tarafa güvenilir olduğunu hissettirir.
- Olabildiğince samimi, sade, içinden geldiği gibi konuşur.
- Gizli konuşmalardan kaçınır.
- Söylediği sözün ne anlama gelebileceğini bilerek ve iyi düşünerek konuşur.
- Öğüt vererek konuşur.
- Bir eve girdiğinde önce Kuran'da belirtildiği gibi "selam" sözünü söyler.
- Cahillerle karşılaştığında onlarla cahilce söze dalmaz, "selam" diyerek geçer.
- İftira içeren bir söz söylemez.
- Ve bu tarz konuşmalara katılmayarak, onurlu olarak geçer.
- İyi ve güzel tavırları teşvik edecek ve kötü davranışlardan kaçındıracak şekilde konuşur.
- Sesinde orta bir yol tutar, bağırarak konuşmaz.
- Ağzından çıkan her sözden sorumlu olduğunu bilir.
- Boş ve gereksiz amaçlar için yemin edip durmaz.
- Konuşmalarında kimseyi ayıplayıp, kötülemez.
- Dedikodu yapmaz.
- Vicdanı harekete geçirecek etkili sözler söyler.
NASIL VE NELERE DUA EDER? - Herşeyde Allah'a dönüp yönelerek,
- Yalnızca Allah'a dua ederek ve yalnızca O'ndan yardım dileyerek,
- Allah'ın her duaya icabet eden olduğunu bilerek,
- Allah'ın şahdamarından daha yakın olduğunu ve her düşündüğünü anında duyduğunu bilerek,
- Allah'ı en güzel isimleriyle tesbih ederek ve bu isimlerinin anlamlarını derin derin düşünerek,
- Dua ederken Allah'tan istekte bulunma konusunda sınır koymayarak,
- Duanın bir şekli olmadığını, Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan her hareketin bir dua olduğunu bilerek,
- Dua etmek için özel bir mekan ve yere gerek olmadığını, her zaman, her yerde dua edilebileceğini bilerek,
- Allah'a karşı olabilecek en saygılı şekilde dua eder.
- Sadece sıkıntı ve ihtiyaç içindeyken değil, bolluk ve nimet içerisindeyken de dua eder.
- Dualarının arkasından verilen nimetlere nankörlük etmez.
- Duası samimi ve içtendir.
- Allah'a yalvara yalvara, için için dua eder.
- Gösteriş için dua etmez.
- Korku ve umut taşıyarak dua eder.
- Kendisi için olduğu kadar hatta daha da fazlasıyla peygamberler ve diğer müminler için de dua eder.
- Müminlerin sağlığı, güvenliği, rahatı, zenginliği ve gücü için dua eder.
- Allah'a yakınlaşmak, başarılı olmak, din ahlakını en iyi şekilde yaşayabilmek ve güzel ahlakta sabır gösterebilmek için dua eder.
- Dünyada ve ahirette Allah'ın en güzelini vermesi, nimetlerini artırması için dua eder.
- Hiç kimsenin müminlere zarar verememesi için dua eder.
- Kuran'da yer verilen peygamber dualarını kendisine örnek alır.
- Dualarının sonunda "gerçekten hamd alemlerin Rabbi olan Allah'ındır" (Yunus Suresi, 10) diyerek Allah'ı tesbih eder.
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
21:39
Kategoriler: Kuran Ahlakı, Kuran Bilgisi, Yeni Yayınlar
SAYIN ADNAN OKTAR'IN 7 OCAK 2009 TARİHİNDE KANAL MALATYA'YLA YAPTIĞI CANLI RÖPORTAJDA FİLİSTİN HALKI İÇİN YAPTIĞI DUA
Allah inşaAllah bütün Müslüman alemini birlik ve beraberlik içinde yapsın.
Ve bunu en kısa sürede yapsın inşaAllah. Allah Mehdi'yi zuhur ettirsin. Hz. İsa'yı inşaAllah nuzül ettirsin, Onun nüzulunü çabuklaştırsın. Dünyadaki fitne ve fesadı inşaAllah tamamen kaldırıp Müslümanların adaletini güzelliğini, güzel ahlakını bütün dünyaya göstersin.
Musevi kardeşlerimizi, Hristiyan kardeşlerimizi, bütün Müslüman alemini inşaAllah huzur, barış ve kardeşlik içerisinde birleştirsin Allah. Bütün Müslümanların bu birlik ve beraberliğe uyması için içlerine ilham versin, şiddetle bunu istetsin. Bölünmüşlüğe karşı şiddetle tavır koymalarını sağlasın Allah. Ve birlik ve beraberlik içinde olmak için aşkla şevkle gece gündüz gayret ettirsin Allah. Filistinli kardeşlerimize inşaAllah Allah şehit sevabı versin. Onların inşaAllah şehitlikle ahirete irtihallerini nasib etsin. Hastalara da şifa versin. Onlara Allah tahammül gücü, sabır ve cesaret versin. Zalimlerinde zulmünü Allah tepelerine geçirsin, onları basiretlerini bağlayarak, ferasetlerini bağlayarak, akıllarını bağlayarak, kalplerini bağlayarak, güçlerini bağlayarak, dillerini bağlayarak güçsüz hale getirsin Allah. Ateist siyonistlerin, ateist masonların zulmünü bertaraf etsin. Bütün Müslüman alemine birlik, beraberlik ve kardeşlik içerisinde huzur içinde mutluluk içinde yaşamalarını nasib etsin inşaAllah. Bu güzel çağa, güzel döneme inşaAllah girdik. Muharrem ayındayız inşaAllah. Bu ayın da bereketiyle Allah onu da vesile etsin inşaAllah. Peygamberimizin yolundan bizi ayırmasın. Kuran ahlakından bizleri ayırmasın inşaAllah. Bütün Müslümanlara bereket, huzur, cesaret, itidal, acılara karşı tahammül ve yılmazlık, cesaret, güzel ahlak nasib etsin inşaAllah.
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
21:37
Kategoriler: Adnan Oktar, Harun Yahya TV, Kuran Ahlakı, Kuran Bilgisi, Yeni Yayınlar
İÇTEN SAMİMİ DUA EDEREK RABBİMİZ'E YÖNELMEK
'Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.'
İnsanların tamamı her şeyleriyle Allah’a muhtaç yaşarlar. Aklı veren, zekayı, gücü, sağlığı, güzelliği, yetenekleri, malı, mülkü kısaca akla gelecek herşeyi insanlara lütfeden yalnızca Yüce Allah’tır. Günlük hayat içinde Allah bir sebeple bu nimet ve güzelliklerden birini eksilttiğinde insan bir anda, Allah'ın lütfetmesi dışında o nimetin var olamayacağını görür ve yalnızca Allah’tan yardım ister. İnsanlar bu tip zor anlarında tüm samimiyetleriyle Allah’a yönelirler ve kendilerine yalnızca Allah’ın yardım edeceğinin şuurunda bir ahlak gösterirler. Bu imanlı insanların doğal ve güzel bir tavrıdır. Ancak insanın zor anlarında olduğu gibi rahatlık dönemindeyken, nimet ve bolluk içindeyken, her istediği elindeyken, sağlıklıyken de Allah’ın büyüklüğünü, azametini herşeye kadir olduğunu düşünmesi ve bu düşüncelerle samimi olarak Allah'a dua etmesi gerekir. Nitekim daha derin düşünen müminler bu önemli gerçeği bilirler ve Allah kendilerini nimet içinde yaşatırken de için için dua ederek Allah’a şükrederler.
Duanın en önemli özelliklerinden biri de, Allah ile kul arasında sıcak bir bağlantı kurmak için bir yol olmasıdır. Allah’a yakınlaşmak isteyen mümin, içinde bulunduğu zor durumları ve isteklerini Allah’a açar. Herşeye güç yetirenin, herşeyi yapanın Allah olduğunu kendisinin ise yalnızca Allah'ın aciz bir kulu olduğunu en derin şekilde hissederek samimiyetle Allah’a yönelir. Böyle samimi ve güzel bir ruh haliyle dua eden kullarının dualarına Allah inşaAllah icabet edeceğini bildirmiştir. Allah Kuran’da Kendisi’ne içten bir kalple yönelerek dua edilmesini şöyle bildirmiştir:
Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. (A’raf Suresi, 55)
Mümin dua ederken ayrıca, istediği her türlü imkan ve nimetin Allah’a ait nimetler olduğunu bilerek dua eder. Zenginlik istiyorsa gerçekte bunun Allah’ın zenginliği olduğunu bilerek, akıl istiyorsa bunun Allah’ın sonsuz aklının bir tecellisi olduğunu bilerek Allah’tan talep eder. Bu yüzden de Allah’a gönülden yönelen müminler, ‘Allah’ım tecellin olarak bizi zengin et” derler. Ya da insanlara güzel ahlakı tebliğ edenin ve kalplerinde etki oluşturacak olanın Allah olduğunu bilerek, “Ya Rabbim tebliğini arttır bize bunu göster, bizde bunu tecelli ettir” diye dua ederler.
Mümin dua ederken sürekli olarak Allah'ın yarattığı mükemmel kadere teslimiyet ruhu içerisindedir. Örneğin ciddi bir hastalığı olan mümin Allah’tan şifa ister. Sağlıklı olup Allah’a hizmet etmeyi ve iyileşmeyi Allah’tan umar. Ancak Allah, bir hikmet üzerine şifa nasip etmezse, bu durumda mümin Allah’ın yarattığı kadere en güzel şekilde razı olur. Allah’ın yarattıklarında mutlaka hayır görür. Allah’ın hastalıkla kendisini denediğini, buna sabretmekle ahiretteki hayatının güzelleşebileceğini, cennete girmeyi layık olabileceği üstün bir ahlaka erişebileceğinin ümidi içerisinde olur. Allah’ın bu hastalıkla kendisini derinleştirdiğini, olgunlaştırdığını, dünya hayatından uzaklaştırarak yalnızca ahiretteki sonsuz hayata yönelttiğini düşünür ve her zaman şükür halinde yaşar.
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
21:35
Kategoriler: Kuran Ahlakı, Kuran Bilgisi, Yeni Yayınlar
2 Ocak 2009 Cuma
GÜZEL AHLAKLI OLMAK MÜMİNLERİN KADERİNDEDİR
Allah yarattığı herşeyi kaderiyle birlikte varetmiştir. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, eşyanın, canlı ve cansız, Allah’ın varettiği herşeyin bir kaderi vardır. Her insan Allah’ın kendisi için seçip beğendiği, binlerce hatta milyonlarca ayrıntıyla süslediği kaderiyle birlikte doğar. Yaşamı boyunca, nefes aldığı her an, her saniye bu kaderini yaşar. Ve ölüm vakti geldiğinde de yine Yüce Yaratanımız Allah, o kişinin canını kaderinde belli olan anda, yerde ve kaderinde olan şartlar içinde alır. Allah’tan korkan ve Allah’ı razı ederek yaşamayı amaç edinen samimi Müslümanların kaderleri daima güzelliklerle birlikte yaratılmıştır.
Müslüman için herşey bir güzelliktir. Nimetlerin güzellik olması gibi Allah’ın imtihanın bir gereği olarak yarattığı zorluklar, sıkıntılar, hastalıklar, geçici olan dünya hayatının acizlikleri, Allah’ın Kuran’da da bildirdiği, inanmayanların baskı ve tehditleri, bunların tümü Müslüman için güzelliklere dönüşen nimetlerdir. Yüzeysel ve Kuran’dan ahlakından uzak bir bakış açısıyla bakıldığında zorluk ve sıkıntı gibi görünen herşey, sabır ve imanla Müslüman için hem dünyada hem de asıl hayatı olan Ahirette sonsuz güzelliğe dönüşür. Müslüman kaderini yaşadığını bilmenin bilinci ve sevinciyle daima olumlu bir ruh hali içindedir. Dünyada Allah’ın karşısına çıkardığı herşeye hikmet ve Ahirette Allah’ın rızasını kazanması için çaba harcayacağı bir sebep gözüyle bakar. Müslüman için hiçbir olay üzüntü ve mutsuzluk konusu olamaz.
Allah’ın inanan insanlarda böyle bir ruh halini beğenmediğini bilen samimi bir kişi, sürekli olarak Allah’ın varlığından, sonsuz büyüklüğünden ve herşeyi en mükemmel şekilde varetmesinden duyduğu coşkuyla yaşar. Ezeli ve ebedi olan, sonsuz akıl ve yaratma gücüne sahip olan Allah, sonsuz olan Ahireti de en mükemmel şekilde yaratmıştır ve bu Müslümanlar için dünyadaki en güzel müjdelerden birisidir. Allah sevgisi, Allah’ın kendisini sarıp kuşattığını bilmenin verdiği heyecan, din ahlakını yaşamanın verdiği coşku ve çok kısa olan dünya hayatının sonunda varılacak olan Ahirete sürekli yaklaştığını bilmek; Müslümanı hep ümitvar, canlı, zinde ve güçlü bir ruh halinde tutar. Böyle bir ruh haliyle yaşayan bir insan her zaman Allah’tan ümit içindedir, daima pozitiftir. Kaderinde güleryüzlü olmak, herşeye olumlu ve Kuran’da Allah’ın bizlerden istediği bakış açısıyla yaklaşmak vardır. Yüz ifadesiyle, tavırlarıyla, sözleriyle din ahlakının sıcaklığını ve Kuran’da bildirilen üstün ahlakı çevresine sürekli hisettirir. Her zaman sözün en güzelini söyleme eğilimi içindedir, güzel sözler söyler, Müslümanları teşvik eder, güzel yönlerini bulup ortaya çıkarır. Allah, Müslümanın kaderinde yarattığı tüm güzellikleri, yaşamı içindeki ayrıntılarda ortaya çıkarır.
Aynı şekilde inkar edenler de kaderleriyle birlikte yaratılmıştır. Allah herşeyi sonsuz aklı ve sonsuz hikmetle yaratmaktadır. İnkar eden, Allah’ın rızasını değil kendi nefsini amaç edinen insanların hayatı, tüm güzelliklerden ve Allah’ın Müslümanlara sunduğu nimetlerden yoksun olarak geçer. Allah’ın verdiği en büyük nimetler olan iman, vicdan rahatı, huzur, Allah sevgisi, Allah korkusu, Ahiret sevinci inkar edenler için, onların mahrum oldukları nimetlerdir. Allah’ın imtihanın bir gereği olarak dilediği kişiye verdiği, sağlık, maddi imkanlar gibi fiziksel nimetler ise, Ahirette inanmayanlar için sonsuz azaba dönüşecektir. İnkar edenler dünyada hiçbir nimetten Müslümanın aldığı zevki alamaz, hiçbir zaman -Allah’ın sadece inananlara vereceğini bildirdiği- mutluluğa ulaşamazlar. Güzellikten zevk almak, Allah için sevmek, fedakarlık, sadakat, vefa, temizlik, iç huzuru, kendi hakkından vazgeçmek, daima güzel ahlak göstermek ve Allah’ın Müslümanların kaderinde yarattığı tüm bu özellikler, inkar edenlerin kalbinde aynı etkiyi oluşturmaz. Onlar bu güzelliklerin arayışına girmezler. İnsani özellikler onlar için önem taşımaz. Müslümanın taşıdığı duyarlılıktan uzaktırlar. Ruh duyarlılığı, hassasiyet ve birçok tavırları açısından adeta hayvanlara benzeyen bir ahlak gösterirler.
Allah tüm bu hayvanları kaderlerinde bu şekilde dilediği için bu özellikleriyle yaratmıştır. Hepsi kaderlerinde kendileri için belirlenen hareketleri yapmakta, belirlenen tavırları göstermektedir. Fiziki görünümleri, verdikleri tepkiler Allah’ın birçok hikmet üzerine yarattığı şekildedir. Aynı şekilde sinirlenen, kibirli, kendisini kontrol edemeyen, alaycı, olayları Allah’ın yarattığının farkında olmayan, kendisinin bağımsız bir gücü olduğunu zanneden bir kişi de –Allah’ı tenzih ederiz- kaderinde Allah böyle yarattığı için bu tavırları göstermektedir.
İnsan ruhunu kontrol edebilen ve nefsini eğitebilme özelliğine sahip bir varlıktır. İnce düşünür, detayları farkeder. Güzelliklerden zevk alır, ruhu estetik ve temizliğe göre ayarlıdır. Öfkesini kontrol eder, aklını kullanır. Hayvanlar ise Allah’ın sadece insan ruhuna ilham ettiği bu üstün özelliklerden yoksundurlar. Böyle bir kaderle yaratıldıkları için bu şekilde yaşamaktadırlar. Allah Kuran’da insani özelliklerden yoksun olan insanların durumunu şöyle bildirmektedir:
" Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkan Suresi, 43)
“ Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar.” (Furkan Suresi, 44)
İnkar edenler Allah’ın ayetinde de bildirdiği üzere hayvanlar gibi hatta daha da şuursuzdurlar. Tıpkı Allah’ın hayvanları kaderlerinde o şekilde dileyip yaratması gibi onlar da, kaderlerinde olduğu için benzer özellikleri göstermekte, Müslümanlardan belirgin şekilde ayrılmaktadırlar.
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
02:22
Kategoriler: Kuran Ahlakı
7 Aralık 2008 Pazar
Sayın Adnan Oktar'ın "Ergenekon" Örgütlenmesi Hakkında Çarpıcı Tespitleri
Ayrıca Adnan Oktar’ın Ergenekon örgütlenmesi hakkındaki tespitleri bunlarla sınırlı kalmamıştır.
İşte BAV Fahri Başkanı Sayın Adnan Oktar’ın Ergenekon örgütlenmesi;
Deccaliyetin komitesi olan bu komünist örgütlenme ile Masonluk arasındaki hiyerarşik bağ ve Ergenekon örgütünün başında kimin bulunduğu konusundaki çarpıcı tespitlerinden bir bölüm…
Ergenekon Örgütünü İlk 1997’de Anlattım “Devlet içine sızmış bir derin devlet çetesinden biz yıllardan beri bahsederiz. Ben ta bu konuyu 97’lerde anlattım. Kitaplarımda anlattım. Çok çok eskidir benim bunu anlatmam ve yıllardan beri de ilanlarda, gazete ilanlarında arkadaşlarımız anlatıyorlar. Komünist derin devlet çetesi diye. Ergenekon dememiştik. Sonra devlet, Allah’a çok şükür kahraman ordu, Said Nursi’nin tabiriyle kahraman ordu, hakikat hali görüp olaya müdahale etti, savcılarımız, hakimlerimiz de. Ve komünist derin devlet çetesine çok ciddi bir darbe indirilmiş oldu.” (Sayın Adnan Oktar’ın Erzincan Can TV ile Temmuz 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)
Ergenekon Yapılanmasının İki Kanadı Var Ama Asıl Köken Masonluk
“Ergenekon yapılanmasının iki kanadı var: Birisi komünist, Marksist yapılanma. Bu komünist Marksist yapılanmanın bizleri doğrudan hedef aldığından eminim. Diğer kanadı, sağ kanadı var bir de komünist kanadı var. Komünist kanadı daha etken, devletin içerisinde daha kilit noktaları tutmuş ve her türlü örgütlenmeyi kullanabilen bir yapı. Ama asıl kökeninde yine mason derneklerinin etkisi var.” (Sayın Adnan Oktar’ın İngiliz The Guardian gazetesi ile Nisan 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)
Ergenekon Komünist Derin Devlet Çetesidir
“Masonluk Türkiye’de doğrudan bir şeye müdahale etmez. Kendi yan kuruluşları vardır. Ergenekon gibi yan örgütleri vardır ve illegal bir yapılanması var. Ergenekon Marksist örgütlenmesi, bu devlet içinde gelişen bir komünist derin devlet çetesidir.” (Sayın Adnan Oktar’ın Al Bağdadi TV (Irak) ile Temmuz 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)
Ergenekon Örgütünün Masonluğa İhtiyacı Var
“Asıl yöneten güç masonluktur. Çünkü dünyadaki en güçlü, en sistemli, en disiplinli örgüt masonluktur. Ondan daha disiplinli bir örgüt yoktur şu anda dünyada. Onun için ateist siyonistlerin organize ettiği en disiplinli örgüttür. O örgüt böyle bir yapılanmayı çok rahat geliştirebiliyor. Yani Ergenekon tipi bir örgütlenmenin masonluğa çok büyük ihtiyacı vardır. Yoksa hareket edemez. Güç bulamaz. Rahat hareket edebilmesi, güç bulabilmesi, istediği yerlere daha rahat sızabilmesi ve rahat eylem yapabilmesi için böyle dünya çapında dev çok disiplinli organize bir örgüte ihtiyacı vardır. Bu da masonluktur.” (Sayın Adnan Oktar’ın Vakit Gazetesi ile Mayıs 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)
Masonluk Türkiye’de Doğrudan Müdahale Etmez
“Masonlar, Ergenekon örgütünü kullanıyorlar. Direkt müdahale etmeyip. Ergenekon’un Marksist kanadını kullanıp onla eylem yaptırıyorlar. Baskıyı onlarla elde edebiliyorlar. Devletin birçok kurum ve kuruluşunda örümcek ağı gibi yapılanmış durumdalar.” (Sayın Adnan Oktar’ın El Siglo TV (İspanya) ile Haziran 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)
Ergenekon Örgütünün Türkiye’yi İkiye Bölme Planı Vardı
“Türkiye’yi ikiye bölmek istediklerini biliyoruz. Marksist Doğu Türkiye, Marksist Batı Türkiye olarak ikiye ayırmayı düşündüklerini biliyoruz. Onların kendi beyanlarından biliyoruz. Gizlemiyorlar zaten açık açık söylüyorlar. Başkentlerini bile ayarlamışlar kendilerine göre. Mesela Diyarbakır’ı komünist Doğu Türkiye için, İstanbul’u da komünist Batı Türkiye için başkent olarak hazırlıyor bu örgüt.” (Sayın Adnan Oktar’ın El Siglo TV (İspanya) ile Haziran 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)
Marksist Ergenekon Yapılanması 100 Yıldan Beri Devam Ediyor
“Masonluğun Kılıncı: Ergenekon” kitabım Türkiye’nin 100 yıldan beri çektiği sıkıntının kökünü anlatıyor. Yani 100 yıldan beri bu Ergenekon yapılanması, bu Marksist yapılanma devam ediyor. Ta ittihat terakkicilerin devrinde oluşmuş bir sistem bu, yeni yapılmış bir şey değil. İsmi de ta o zamanlar konmuş. Yani o devirden kalma bir şey. Yeni isimlendirilmiş bir şey değil. O zamanlar Türkçülüğü güya kullanmış Marksistler. O zamanın komünistleri yani komünistlerin yeni güçlendiği dönemlerde. İhtilallerde, Türkiye’de meydana gelen terör olaylarında şiddet olaylarında, devlet içinde bir görev odağı olarak sürekli yönlendirici olmuşlar, sürekli çalışmışlar. Daha yeni devlet bunun farkına vardı. Yani yeni durdurma kararı aldı. Mesela yapılan suikastler, hepsinin kökeninde bu teşkilat yatıyor. Mesela Türkiye’deki 12 Eylül öncesi ortamın meydana getirilmesi, 12 Mart devrinde o devirdeki olayların meydana getirilmesi, kargaşanın meydana getirilmesi, hatta bombalama olayları hepsinin kökeninde, bu örgüt yatıyor. Bu tamamen temizlenirse son derece sakin halim selim huzurlu bir ortam olacaktır.” (Sayın Adnan Oktar’ın Vakit Gazetesi ile Mayıs 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)
Ergenekon Örgütünün Din Ahlakına Karşı Bir Yapısı Var
“Ergenekon gidiyor bir gün bir savcıyı öldürüyor, gidiyor bir gün bir solcuyu öldürüyor, niye yaptığı da belli değil, neden yaptığı da belli değil, çıldırmış gibi, çok şuursuz bir sistem bu. Onun için taraftarlarını da çok iyi yıldırabiliyor ve ürkütebiliyor, çünkü ölümün hangisinden, nereden geleceği belli değil. Yani yöneticisini de bir anda öldürebiliyorlar, işin içinde olan ya da olmayan herhangi bir insanı öldürebiliyorlar, böyle gözü kara bir sistem. Ama milletimiz gördüğüm kadarıyla bilinçleniyorlar bu yapıya karşı, özünde Allah’ı inkâr etme (Allah’ı tenzih ederiz.), din ahlakına karşı olma düşüncesinden kaynaklanan bir yapıdır Komünist Derin Devlet.” (Sayın Adnan Oktar’ın Al Hurra TV (Irak) ile Nisan 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)
Ergenekon Örgütü Türk Milletine Değer Vermez
“Bu tip örgütlerde de milleti ve insanları insan yerine koymama, biz herşeyi sizden daha iyi biliriz mantığı oluyor. Mesela komünist Ergenekon örgütünün özelliği de böyledir, halka değer vermez, Türk milletine değer vermez, kendilerinin çok daha akıllı olduğuna, üstün olduğuna inanırlar, daha kültürlü, görgülü olduğuna inanırlar. Halkın cahil olduğuna, dolayısıyla kitle şiddetinin, kitle yıldırmasının, kitle korkutmasının bu insanları hiza edeceğine ve doğrudan onların istediği gibi hareket etmelerine vesile olacağına inanırlar. Bu da çok kötü tabii.” (Sayın Adnan Oktar’ın İngiliz The Guardian gazetesi ile Nisan 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)
Ergenekon Örgütünün Bir Numarası Şeytandır
Muhabir: Ergenekon’un bir numarası tartışma konusu olmuştu? Sizce bir numara kim?
Adnan Oktar: Ergenekon örgütünün bir numarası şeytandır.
Muhabir: Peki Türkiye’deki o şeytan kim?
Adnan Oktar: Şeytan’ın etkisinde olan kişiler. Anladığım kadarıyla devlet bunu biliyor zaten. Yakın zamanda ortaya çıkarırlar. (Sayın Adnan Oktar’ın “www.timeturk.com” isimli haber sitesinde Temmuz 2008 tarihinde yayınlanan röportajından…)
Şeytanın Kurduğu Sistem Sadece Ergenekon Değil
“Tek bir tehlike vardır Müslüman için. O da şeytan ve şeytanın kurduğu sistemler. Şeytanın kurduğu sistem sadece Ergenekon değil. Marksist ve Leninist bir yapılanma içinde olan bu Ergenekon örgütü, terör örgütlerini de içinde barındıran bir sistem. Mesela PKK, mesela diğer terör örgütleri. Onlar da aynı örgütle birlikte hareket ediyorlar. Fakat bunların hepsinin üstünde masonluk vardır, bunların patronu masonluktur. Türk masonluğu da değil üstelik. İngiliz ve İsrail masonluğu asıl olayı yönetir.” (Sayın Adnan Oktar’ın “www.timeturk.com” isimli haber sitesinde Temmuz 2008 tarihinde yayınlanan röportajından…)
Mazlum İnsanları Komünist Ergenekon Örgütünün, Masonların Eline Bırakarak Türkiye’den Gitmem
“Türkiye benim vatanım tabi, bütün atalarım burada, ailem burada arkadaşlarım burada, kendi soyum burada. Böyle bir ortamda “Ben rahatsızım beni rahatsız ediyorlar”, “Ben buradan gideyim” dediğimde burada bir çok insanı bırakacağım ve onların zorda kalmasını kabul edeceğim demektir. Halbuki vatanıma, insanlarıma bir saldırı varsa her türlü zorluğu kabul ederek burada kalıp, benim bu mücadelenin içinde durmam lazım. O bir kaçaklık olur. Müslüman’a yakışmaz bu. Yani sonuna kadar zor olan yerde mücadele etmek çok önemlidir. Kolay yerde herkes herşeyi yapar. Zorun içinde başarı çok önemlidir. Zoru başarmak önemlidir. Onun için ben buradaki mazlum insanları masonların eline bırakarak, Marksistlerin eline bırakarak, komünist Ergenekon örgütünün eline bırakarak Türkiye’den gitmem ve sonuna kadar mücadele ederim.
En fazla hayatıma yönelik bir şey olabilir, o zamanda şehit olurum. O yüzden Müslüman’ın böyle bir korku yaşaması Müslüman’a yakışmaz, Müslüman bu yola girerken her şeyi kabul ederek bu yola giriyor. Mesela Peygamber Efendimiz (sav) mücadele ederken hiçbir zaman için zorluktan yılmamıştır. Hiçbir peygamber yılmamıştır, sahabeler yılmamıştır. Dolayısıyla bizim de zorluktan yılmamız bizlere yakışmaz. Türkiye inşaAllah bu zorlukları atlatacak, bu mason istilası kalkacak, komünist derin devletin zulmü ortadan kalkacak, Türkiye refaha ve huzura kavuşacak. Güzel günler zaten yakında. Bunun sevinci içindeyiz.” (Sayın Adnan Oktar’ın Al Bağdadi TV ile Temmuz 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
18:30
Kategoriler: Kuran Ahlakı, Yeni Yayınlar
26 Kasım 2008 Çarşamba
BEDİUZZAMAN SAİD NURSİ KİMDİR?
Bediüzzaman Said Nursi, Doğu'nun en acil ihtiyacı olarak gördüğü eğitim problemini çözmek için din ve eğitim bilimlerinin birlikte okutulabileceği ve Medreset-üz Zehra ismini verdiği bir üniversite kurulmasını sağlamak için 1907'de İstanbul'a gelmiştir. Derin bilgisiyle buradaki ilim çevresine de kendini çok kısa süre içinde kabul ettirmiş, çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yayınlatmış, hürriyet ve meşrutiyet tartışmalarına katılarak hükümete destek vermiştir.
Dönemin hükümeti, Said Nursi'nin üniversite ile ilgili dilekçesine ilgi göstermemiştir. Hatta İstanbul'daki ilim adamlarının, talebelerin, medrese hocalarının ve siyasetçilerin ona olan ilgisinden rahatsız olmuş, Bediüzzaman'ın önce akıl hastanesine daha sonra da hapishaneye gönderilmesini sağlamıştır.
Said Nursi'nin serbest bırakılmasından kısa süre sonra 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilan edilmiş. Bu dönemde Bediüzzaman meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslamiyet'e aykırı olmadığını anlatmak için İstanbul'da çeşitli yerlerde konuşmalar yapmış, Doğu'daki aşiret reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekmiştir. Yayınladığı bu makaleler ve yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, 1909'da 31 Mart olayına karıştığı iddia edilerek haksız ithamlarla tutuklanıp, idam talebiyle yargılanmış, ancak beraat etmiştir.
Bediüzzaman bu olaydan sonra tekrar Doğu'ya dönmüş, I. Dünya Savaşında talebeleriyle milis kuvvet oluşturarak savaşa katılmıştır. Gönüllü alay komutanı olarak büyük yararlılıklar gösterdiği I. Dünya Savaşında Rusya'da esir düşmüş, üç yıl süren esaret hayatının sonunda Sibirya'daki esir kampından kaçarak İstanbul'a gelmiştir.
İstanbul'da devlet büyükleri ve ilim çevreleri tarafından büyük bir ilgiyle karşılanan Bediüzzaman, Dar-ül Hikmet-i İslamiye (İslam Akademisi) azalığına tayin edilmiştir. Buradan aldığı maaşla kendi kitaplarını bastırarak parasız olarak dağıtmaya başlamıştır. Said Nursi daha sonra İstanbul'un işgali sırasında işgalcilerin gerçek niyetlerini ortaya koyan Hutuvat-ı Sitte (Şeytanın Altı Desisesi) isminde uyarıcı bir broşür hazırlamış, bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanının emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep olmuştur. Milli mücadeleyi savunmuş ve destek olmuştur. Bu hareketleri Anadolu'da kurulan Millet Meclisi'nin beğenisini kazanmış ve Ankara'ya davet edilmiştir. 1922'de Ankara'ya geldiğinde devlet merasimiyle karşılanan Bediüzzaman, kendisine yapılan Şark Umumi Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı tekliflerini reddetmiştir.
Said Nursi 1925 yılında Şeyh Said isyanı çıktığında, olayla hiçbir ilgisi olmadığı halde, Van'da inzivaya çekilmiş olduğu yerden alınarak Burdur'a, oradan da Isparta'nın Barla ilçesine sürgüne götürülmüştür. Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatı'nın büyük bir kısmını burada yazmıştır.
Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, 1934 yılında daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Said Nursi'nin Isparta'nın merkezine getirilmesini istemiştir. 1935 yılında ise polisler burada da çalışmalarına devam eden Said Nursi'nin oturduğu evde arama yapmış ve bütün kitaplarına el koymuştur. Bediüzzaman emniyete götürülerek sorgulanmış, ancak suç unsuru bir şeye rastlanmayınca serbest bırakılmıştır. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatılmış, Bediüzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlarla Eskişehir Hapishanesine gönderilmiştir.
Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava süresince tutuklu kalmıştır. Daha sonra ise Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararla, Said Nursi'ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu'da mecburi ikamet; on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verilmiştir.
Polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu'ya getirilen Said Nursi, 1943'te Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklanmıştır. Ağır hasta olmasına rağmen Ankara'ya oradan da trenle Isparta'ya getirilmiştir. Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli'deki davayla birleştirilmesi üzerine ise Denizli'ye sevk edilmiştir. Denizli hapsi yine tecrit altında başlamış, çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur'un yazımına devam etmiştir. Sonrasında ise 1944'te verilen beraat ve tahliye kararına rağmen, dönemin hükümeti Said Nursi'nin Afyon'un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi tutulmasını emretmiştir.
Bediüzzaman burada hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirilerek gözetim altına alınmıştır. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve gözleme tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Denizli hapishanesindekinden bile çok daha ağır ve zor şartlar altında geçmiştir. Bu dönemde, hukuki yollarla Bediüzzaman'ı etkisiz hale getiremeyen muhalifleri onu zehirleyerek öldürme yoluna gitmişlerdir. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ sürgününde gerçekleşmiştir.
Bu zulümler yaşanırken Bediüzzaman'ın talebeleri tarafından Risale-i Nurlar çoğaltılmış ve böylece Kuran tebliğinin geniş kitlelere yayılması sağlanmıştır. Özellikle de teksir makinelerinin kullanımıyla birlikte bu çalışmalar daha da hızlanmıştır.
1944'te Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraat kararının Yargıtay tarafından onaylanmasıyla birlikte Bediüzzaman serbest bırakılmıştır. Ancak Risale-i Nurlar'ın her geçen gün yaygınlaşarak insanlara ulaşması dönemin hükümetini rahatsız etmeye başlamıştır. Ocak 1948'de Said Nursi ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon hapishanesine gönderilmiştir. Ancak tüm bu ağır ve zor şartlara rağmen Bediüzzaman eserlerini yazmaya devam etmiştir.
Aralık 1948'de Said Nursi hakkında 20 ay ağır hapis cezası kararı verilmiş, ancak karar temyiz edilmiş ve Bediüzzaman lehine bozulmuştur. Ancak Yargıtay'ın bu kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağlamıştır. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi, Eylül 1949'da serbest bırakılmıştır. Fakat Ankara'dan gelen bir emirle bu sefer de Afyon'da mecburi iskana tabi tutulmuş ve Emirdağ'a ancak Aralık ayında dönebilmiştir.
Bediüzzaman'a 1951'de Emirdağ'da, bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul'da, Gençlik Rehberi adlı kitabı nedeniyle birer dava daha açılmıştır. İstanbul'da yapılan duruşmada mahkeme lehte karar vererek davayı sonuca bağlamıştır.
Ocak 1960'ta Ankara'ya girmesi polis tarafından engellenen Bediüzzaman buradan Isparta'ya gitmiştir. Bu dönemde ağır hasta olan 83 yaşındaki Said Nursi, daha sonra talebeleriyle birlikte Urfa'ya gitmiştir. Burada, yürüyemeyecek kadar rahatsız olan Said Nursi'nin yerleştiği otele gelen polisler, İçişleri Bakanının emriyle Bediüzzaman'ı Isparta'ya geri götürmeye çalışmışlardır. Said Nursi bu baskılar sürerken Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
YUSUF MEDRESESİ'NDE EĞİTEN VE EĞİTİLEN İSLAM BÜYÜĞÜ
Tarih boyunca birçok Müslüman, Allah yolunda yaptıkları faydalı çalışmaların, Allah'ın tek ilah olduğunu anlatmalarının karşılığında inkarcı kesimler tarafından hapisle cezalandırılmıştır. Ama onların hapiste bulunmalarının nedeni bir suç işlemeleri, kanunlara karşı gelmeleri değildir. Müslümanların güzel ahlakı insanlar arasında hakim kılmasından ve dolayısıyla kendi kötülüklerinin ortaya çıkacağından, kötülüklerden elde ettikleri çıkar ve menfaatlerin yok olacağından korkanlar, Müslümanlara hep iftiralar atmışlar, halkı ve resmi mercileri onlara karşı kışkırtmışlardır.
Benzer olaylar Bediüzzaman'ın yaşamı boyunca da sık sık tekrarlanmıştır. Kendisi ve talebeleri Kuran ahlakını anlatmak için halisane bir çaba yürüten, mevki ve makam hırsı olmayan, siyasetten özellikle uzak duran, imansızlık akımlarına karşı insanları Kuran'ın sunduğu barış ve huzur ortamına davet eden, devletin bütünlüğüne ve milli ve manevi değerlerine zarar verenlere karşı mücadele eden kimseler olmalarına rağmen hep asılsız ve çirkin iftiralarla itham edilmişlerdir. Bunun sonucunda ise haklarında soruşturmalar başlatılmış ve yıllarca hapiste tutulmuşlardır. Her defasında ise aklanmışlar ve hiçbir suçlarının olmadığı görülmüştür. Ancak bu esnada tutuldukları hapishaneler onlar için birer Yusuf Medresesi olmuş, manevi dereceleri, samimiyetleri, kararlılıkları, birbirlerine olan bağlılıkları, ihlasları pekişmiş, güçlenmiştir.
Bediüzzaman'ın maruz kaldığı uygulamalar, kendisine atılan iftiralar Kuran ayetlerinin birer tecellisidir. Hayatı kısaca gözden geçirildiğinde dahi Kuran'da aktarılan ve salih müminlerin karşılaştıkları olayların çok benzerlerini yaşadığı ve bu olaylara karşı Kuran'da haberleri verilen güzel ahlaklı müminler gibi davrandığı açıkça görülebilir. Bu nedenle Bediüzzaman'ın hayatına kısaca bakmak, bugüne örnek olması açısından da faydalı olacaktır.
Bediüzzaman'ın Yusuf Medresesi'ndeki Hayatı
Bediüzzaman'ın hayatının büyük bir bölümünün hapishanelerde, sürgünde, gözaltında geçmesi onun ve talebelerinin inançlarında ne kadar kararlı ve sabırlı olduklarını göstermiştir. Devletin ve milletin çıkarları için hizmet etmeye kendilerini adamış olmalarına rağmen, bazı çevrelerce hep devlete zarar vermeye çalışmakla suçlanmışlardır. Bu çevreler iftiraları ile, daima devletin ve milletin yararını düşünen bu insanları, halkın gözünde zararlı insanlar olarak göstermeyi ve onları küçük düşürmeyi amaçlamışlardır. Örneğin, bu çevreler sahip oldukları yayın organları ve benzeri vasıtalarla, Said Nursi ve talebelerini gizli ve dine dayalı cemiyet kurmak, rejime karşı çıkmak ve Cumhuriyet'in temel ölçülerini yıkmaya davranmakla suçlamışlardır. Bunun üzerine tevkif edilerek Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'ne çıkarılmak üzere Said Nursi ile birlikte 120 Nur talebesi, o dönemin bazı yazarlarının anlattığına göre, "sanki ihtilal çıkarmışlar gibi kamyonlarla elleri kelepçeli olarak" Eskişehir'e götürülmüşlerdir.
Bu arada belirtmekte fayda bulunmaktadır ki, tüm bu olaylar esnasında Türk polisi ve Türk askeri daima vicdanlı davranmış, Bediüzzaman'a ve Nur talebelerine karşı samimi ve anlayışlı bir tavır göstermişlerdir. Bazı dinsiz çevrelerin kışkırtmaları ve yarattıkları infial nedeniyle onlar görevlerini yerine getirmek zorunda kalmışlar, ama hakkın yanında olduklarını ifade etmekten de çekinmemişlerdir. Örneğin Bediüzzaman ve 120 talebesini Eskişehir'e götürmekle görevli askeri müfrezenin kumandanı kelepçelerini çözerek ibadetlerini rahatça yerine getirmeleri için onlara imkan tanımıştır.
Bir başka önemli İslam mütefekkiri olan Necip Fazıl Kısakürek Son Devrin Din Mazlumları isimli kitabında Bediüzzaman'ın ve Nur talebelerinin gözaltına alınmaları ile ilgili olarak şunları ifade etmektedir:
Baskında Bediüzzaman ve talebelerine ait herşey ele geçtiği halde, ortada itham medarı olabilecek hiçbir şey yoktur. Böyleyken kendisini beraat ettirmiyorlar da idamlık bir ithamın teselli mükafatı halinde, 15 talebesiyle beraber hapse mahkum kılıyorlar. 105 talebe de beraat kararı alıyor."1
Eskişehir Mahkemesi Bediüzzaman'a, Kuran-ı Kerim'den bazı ayetleri tefsir ettiği için 11 ay hapis cezası vermiştir. Eskişehir hapsi sırasında Bediüzzaman oldukça zor günler geçirmiştir. Onu ayrı bir hücrede tecrit etmişler ve türlü zorluklar yaşatmışlardır. Bu hapis sırasında Bediüzzaman'a uygulanan muamelelerden bazı örnekler çeşitli kaynaklarda şöyle aktarılmıştır:
120 talebesiyle Eskişehir hapishanesinde bulunan Said Nursi tam bir tecrid içerisine alınarak, kendisine ve talebelerine çeşitli zulüm ve işkenceler yapılıyor. Talebelerinden Zübeyir Gündüzalp'in anlattığına göre 12 gün yemek verilmiyor."2
Zaten bize idam mahkumu gözüyle bakıyorlardı. Hiçbir ziyaretçi bırakmıyorlardı. 'Siz de idam olacaksınız bunlarla konuşursanız' diyorlardı. Geceleri pislikten, tahta kurularından, hamam böceklerinden uyumak kabil değildi.3
Eskişehir Hapishanesi'nden tahliye olan Bediüzzaman Kastamonu'da karakol karşısında bir evde oda hapsine alınmıştır. 8 sene sonra gelen Denizli Mahkemesi 20 ay hapis cezası vermiş, daha sonra Bediüzzaman Emirdağ'a mecburi ikamete yollanmıştır.
Bütün bu olaylar sırasında sayısız işkence ve eziyete maruz kalmış, defalarca zehirlenmiştir. Son derece yaşlı ve hasta olan Bediüzzaman, özellikle soğuk, nemli ve havasız hücrelerde tutulmuştur. Hapishane günlerindeki hatıralarını Said Nursi şöyle anlatmaktadır:
Pek basit bahanelerle kışın en şiddetli soğuk günlerinde beni tutuklayarak büyük ve gayet soğuk iki gün sobasız bir koğuşta tecrid içinde hapsettiler. Halbuki ben küçük odamda günde birkaç defa soba yakarken ve daima mangalımda ateş tutarken, zafiyet ve hastalığımdan zor dayanabilirdim. 4
Bediüzzaman sözlerinin devamında, önceki bölümlerde de bahsettiğimiz gibi, çektiği bu sıkıntıları hafifleten tesellinin mahkumların İslam'a girmeleri olduğunu söylemektedir.
Bediüzzaman'a Yapılan Suçlamalar
Dini ve manevi değerlerin yaygınlaşmasından hoşnut olmayan çevreler Said Nursi için de daimi taktiklerini uygulamışlar ve Bediüzzaman'ın hayırlı çalışmalarını engellemek için tüm halkı ve resmi mercileri ona ve Nur talebelerine karşı kışkırtacak şekilde bir karalama kampanyasına başlamışlardır. Dönemin muhalif gazeteleri Bediüzzaman ve talebeleri aleyhinde propaganda ve uydurma yazılar yayınlamışlardır. Bazı şahıslar, hayali iftira senaryoları için parayla tutulmuşlardır. Ancak her defasında mahkemeler Bediüzzaman'ı ve arkadaşlarını tüm bu suçlamalardan beraat ettirmiş, çocukların dahi anlayacağı basit ve acemice iftiralara tevessül edenler kendilerini kamuoyu nezdinde küçültmüşlerdir.
Bu çevrelerin düzenledikleri iftira ve saldırılar incelendiğinde hemen hepsinin tarihte müminlerin karşılaştıkları iftiraların birer benzeri oldukları görülmektedir. En başta "dini istismar ediyor" olmak üzere, "çevresindekileri kandırıyor", "sapkındır", "delidir", "ona uyanlar cahil kesimdir" suçlamaları... Bunlar Kuran'da defalarca dikkat çekilen, müminlere yöneltilen iftira ve suçlamalardan bazılarıdır.
Her mümin Kuran'daki, "Biz hangi ülkeye bir uyarıcı korkutucu gönderdikse, mutlaka oranın refah içinde şımaran önde gelenleri: 'Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz' demişlerdir." (Sebe Suresi, 34) ayetinde de belirtildiği gibi kavmin önde gelenlerinin tepkisiyle karşılaşmıştır ve karşılaşacaktır. Bu, Allah'ın değişmeyen bir kanunudur ve bu tepkilere maruz kalmak müminlerin doğru yolda olduklarının açık delilidir.
Kuran'ın yüzlerce ayetinde anlatılan bu suçlama ve saldırıların Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin yaşamlarında da tecelli etmesi, izledikleri yolun doğru ve verdikleri mücadelenin etkili olduğunun açık bir göstergesidir. Bu olaylarla, Kuran ahlakı yolunda mücadele veren bütün müminler karşılaşacaklardır. Allah bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir:
Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali, başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Bakara Suresi, 214)
Münafıkların musallat olması
Bediüzzaman'ı ve talebelerini durdurmak için kullanılan yöntemlerden birisi de, bu halis insanların arasına iki yüzlü kişilerin sokulmasıdır. Bu kişilerin görevi Bediüzzaman ve talebeleriyle ilgili gelişmeleri din düşmanlarına bildirmek ve daha sonra bu çevrelerin etkisi altındaki basında bu insanlar hakkında aleyhte yazılar çıkmasını sağlamaktır.
Bunun örneklerinden birisi 1964 yılında Cumhuriyet'te yayınlanan "İnanç Sömürücüleri" isimli yazı dizisidir. Kendisini dindar olarak gösterip, Nur talebeleri arasına sızan, defalarca Bediüzzaman'ın yanında bulunan Yılmaz Çetiner isimli şahıs, daha sonra bu mümin topluluğu hakkında akıl almaz iftiralar ortaya atmıştır. Bediüzzaman bir sözünde aralarına giren bir casusu şu şekilde anlatır:
Hem bir dessas casus adam, Risale-i Nur talebeleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün -serbest olarak- "Ben bir ipucu bulamadım ki, bunları hapse soksam. Eğer bir ipucu bulsam, onları hapse sokacağım." diye ilân ettiği vakitten iki gün sonra bir iş yapıp, Risale-i Nur talebeleri yerinde, o adam iki sene hapse girdi.5
Bediüzzaman, kendisine karşı düzenlenen bütün bu komplo, saldırı ve iftiralara rağmen yürüttüğü mücadeleden hiçbir taviz vermemiştir. Ona yapılanlar kendisinin ve talebelerinin şevkini ve kararlılığını artırmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Kuran'da vaat edildiği gibi inkar edenlerin tuzakları boşa çıkmıştır. Allah inkarcıların tuzaklarının boşa çıkacağını ayetlerinde şöyle bildirir:
Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur. (Tevbe Suresi, 32-33)
Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. (Saffat Suresi, 171-172)
Bediüzzaman tarih boyunca Allah yolunda zulüm görmüş samimi müminlerden biridir. Ancak bilinmelidir ki, bir müminin hayatı boyunca karşılaştığı her zorluk, her sıkıntı, işitmekten hoşlanmayıp da işittiği her söz ve her iftira o müminin hayrınadır. Mümin tüm bunlara sabır gösterip, tevekkül ettikçe onun cennetteki mekanı daha da genişler, daha güzelleşir, makamı daha da artar. Dünyada ise Allah müminlere üstünlük vaat etmiştir. Bu nedenle inkarcılar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar yaptıkları boşa gider. Hatta onlara cehennem azabı olarak geri döner.
Bediüzzaman'ın yanısıra İmam-ı Azam, İmam-ı Ahmed, İbn-i Hanbel gibi İslam büyükleri de başta Yusuf Medresesi olmak üzere birçok sıkıntı, işkence ve zulme maruz kalmışlar, "tutuklanarak", "sürülerek", "baskı altına alınarak" engellenmeye çalışılmışlardır. Bediüzzaman, Yusuf Medresesi'nde bulunan ve çeşitli zorluklara göğüs geren İslam alimleri için şöyle der:
Hem kalbime geldi ki, madem İmam-ı A'zam gibi en büyük müçtehidler hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed ibn-i Hanbel gibi bir büyük mücahide, Kur'an'ın bir tek mes'elesi için hapiste pek çok azap verilmiş. Ve şikayet etmeyerek tam bir sabır ile sebat edip o mes'elelerde sükut etmemiş. Ve pek çok imamlar ve alimler, sizlerden pek çok ziyade azap verildiği halde, tam bir sabır içinde şükredip sarsılmamışlar. Elbette sizler, Kuran'ın birçok hakikatleri için pek büyük sevap ve kazanç aldığınız halde pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcunuzdur.6
SONUÇ
Kuran'da haberleri verilen peygamberlerin ve geçmişte yaşamış olan salih müminlerin hayatlarına baktığımızda hep zorlu bir mücadele, sürekli bir ölüm veya yurtlarından ve evlerinden sürülme tehdidi, iftiralar, suçlamalar ve alayla karşılaşırız. Çünkü onlar Allah'ın emrine uymuşlar ve sadece dini kendileri yaşayarak kalmamış, imkanlarının ulaşabildiği en son noktaya kadar insanlara dini ve güzel ahlakı anlatmışlardır. Bu samimi ve ciddi çabalarının sonucunda ise birçok insanın imanına vesile oldukları gibi, daha çoklarının da düşmanlığını kazanmışlar ve dönem dönem zorluklarla dolu bir hayat yaşamışlardır.
Bu zorluklara göğüs geremeyenler, peygamberlerin gösterdiği güzel ahlakı, sabrı ve hamiyet-i İslamiye'yi gösteremeyenler ise "geride kalanlar"dan olmuşlar, dünya hayatına razı olarak ahiretlerini dünya için satmışlardır.
Ancak unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır: Allah tüm zorlukları iyilerin ve kötülerin, temizlerin ve pislerin, samimilerin ve sahtekarların, iman edenlerin ve dinsizlerin birbirlerinden ayırt edilmeleri için yaratır. Zorluklar karşısında Allah'ın hoşnut olacağı güzel ahlakı gösterenler Allah'ın dostudurlar ve Allah dünyada ve ahirette dostlarına yardımını ve desteğini müjdelemektedir. Allah'ın bir ayetinde bildirdiği gibi "her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır".
Kuran'da bildirilen bu müjdenin yanı sıra, Allah, müminlere kurulan tuzakları mutlaka bozacağını, o tuzakların sahiplerini büyük bir bozguna uğratacağını, inkar edenlerin müminlere hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerini bildirmektedir. Bununla ilgili ayetlerden bazıları şöyledir:
... Allah, kafirlere mü'minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez. (Nisa Suresi, 141)
Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)
Müminlerin yaşadıkları zorlukların ardından daima güzellik, hayır ve bereket gelmiştir. Örneğin Hz. Yusuf hapisten çıktığında Mısır'ın hazinelerine yönetici olarak tayin edilmiştir, Allah Hz. Nuh'u ve inananları zulmeden kavimlerini helak ettikten sonra bereketli bir yerde konaklatmıştır, Hz. Musa'ya ve kavmine işkencelerde bulunarak onları yok etmek için uğraşan Firavun'un kendisi denizde boğularak yok olmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ise kendisine kurulan tuzaklardan ve ölüm tehditlerinden sonra inananlarla birlikte hicret etmek mecburiyetinde kalmıştır. Ancak ardından Allah kendisine ve müminlerin üzerine rahmetini ve bereketini yaymış, müminler büyük bir güç kazanarak kötülerin ittifakını yenilgiye uğratmışlardır.
Allah, dünyada herkese yaptığının karşılığını gösterecektir; salih müminleri de mutlaka üstün kılacaktır. Ancak asıl karşılık sonsuz ve asıl hayatımız olan ahirettedir. Her insan, er ya da geç mutlaka bir gün ölecektir. Herkes hiç beklemediği bir anda ölüm meleği ile karşılaşacak ve işte o an, her insan gerçeği tüm çıplaklığı ile görecektir. Herkes şundan emin olmalıdır ki, dünya hayatına razı olanlar, zorluklardan kaçanlar, keyiflerinin peşinden gidenler, rahatlarını bozmaktan kaçınanlar, istek ve arzularını Allah'ın rızasına tercih edenler, gelecek endişesi ile, haksız yere hapse atılmaktan veya sürülmekten korkarak dinlerini, ibadetlerini terk edenler ölüm meleklerini gördüklerinde hiç de dünya hayatında yaşadıklarına sevinemeyeceklerdir. Bu insanlardan hiçbiri, "İyi ki dünya hayatımda yan gelip yatmışım, dünya zevklerinin peşinde koşmuşum. Bunlar da yanıma kar kaldı" diyemeyecektir. Diyemediği gibi, tüm bu yaptıkları onda tarifi ve geri çevrilmesi imkansız bir pişmanlığa neden olacak, hiçbir zaman hissetmediği kadar büyük bir yürek acısı ve çaresizlik hissi duyacaktır. Allah inkarcıların ahiretteki pişmanlıklarını şöyle bildirmektedir:
Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık." (Enam Suresi, 27)
Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım verilmeseydi. Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm herşeyi) kesip bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı." Güç ve kudretim yok olup gitti." (Hakka Suresi, 25-29)
Tüm hayatını Allah için yaşayan, Allah'ın rızasından vazgeçmediği için hayatının büyük bir bölümünde zulüm gören, zorluk yaşayan, hep öldürülme tehlikesi altında kalan, insanlardan incitici ve alaycı sözler işiten, iftiralara uğrayan, hatta hapis yatan bir mümin ise ölüm meleğini gördüğünde tüm hayatı boyunca yaşadığı zorluklar için büyük bir sevince kapılacaktır. Hatta kitap boyunca anlattığımız gibi mümin, zorluklarla karşılaştığı anda da çok büyük bir sevinç ve umut yaşar; çünkü tüm dünyadaki zorlukların sonunun hayır olduğunu, Allah'ın mutlak bir kolaylık ve üstünlük vereceğini bilir. Üstelik burada yaşadığı zorlukların ahirette de bir güzellik ve kat kat artırılmış nimetler olarak karşısına çıkmasını şiddetle umar. Bu nedenle inkar edenler, zorluk anında müminlerin tavrına şaşırır, onların neşesine ve gücüne, ümitvar yaklaşımlarına hayret ederler. Çünkü onlar müminlerin Allah'tan, onların ummadığı şeyleri umduklarını bilmezler.
Yusuf Medresesi, bu nedenle bir mümin için hem manevi bir eğitim yeri hem de ahiretteki güzelliklerin kapısını açan bir imtihan vesilesidir. Yusuf Medresesi'ne giren mümin, bu imtihanın hayırla sonuçlanmasını beklediği ve cenneti biraz daha fazla umabildiği için büyük bir sevinç duyar.
Müminler olaylara inkarcıların kavrayamadıkları bir gözle bakar ve olayların iç yüzünü görebilirler. Onlar, zorluğun, ezanın, engellenmelerin asıl anlamını bilen, hayatlarını bu sırra göre yaşayan insanlardır. Dolayısıyla, Allah'a samimi olarak iman eden, sadece Allah'tan korkup sakınan, Allah'ı seven, Allah'ı dost edinen, insanlar arasında dostluğun, sevginin, hoşgörünün, ümitvar olmanın, iyimserliğin, dayanışmanın, güzel ahlakın yayılması için gönülden mücadele veren bir insanı, herhangi bir kötünün veya fesat peşindeki bir insanın durdurabilmesi veya engelleyebilmesi kesinlikle mümkün değildir.
İnkarcılar bilmelidirler ki ne yaparlarsa yapsınlar, tüm güçlerini de toplasalar, birbirlerine arka da çıksalar, dağları yerinden sarsacak kadar kapsamlı tuzaklar da kursalar, onlar müminlere hiçbir zarar veremezler. Hatta her kurdukları tuzak, attıkları her iftira, söyledikleri her alaycı söz müminlerin hem dünyadaki hem de cennetteki mekanlarının daha da güzelleşip zenginleşmesine vesile olur.
Bu sırrı bilen müminlere Allah Kuran'da şöyle müjde verir:
Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır... Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele. (Tevbe Suresi, 111-112)
1 Necip Fazil Kisakürek, Son Devrin Din Mazlumları, s. 223
2 Necmettin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s. 298
3 Necmettin Şahiner, Son Şahitler, c.1, s.8-83
4 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyati, Yirmialtinci Lema, s.258
5 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyati, Kastamonu Lahikasi, s. 217
6 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s. 265
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
23:42
Kategoriler: Bediüzzaman Said Nursi, Kuran Ahlakı
10 Ekim 2008 Cuma
SAMİMİYETTE DERİNLEŞMEDE ENGEL TANIMAMAK
Gerçek iman ve Allah korkusunun en önemli göstergelerinden biri kişinin samimiyetidir. Bir insan Allah'a olan inancındaki, Kuran'a uymadaki ve güzel ahlakı yaşamadaki samimi azmi ve çabası ölçüsünde takva özelliği kazanır.
Eğer insan vicdanını şeytani düşüncelerle kirletmiyorsa, vicdanından gelen her uyarı ve tavsiyeye tereddütsüz uyuyorsa, Allah'tan korkup sakınarak nefsinin olumsuz telkinlerine karşı koyuyorsa, bu insan samimiyeti en güzel şekilde yaşayabilir.
Ancak bazen insan inancını ve ahlakını, samimiyetin en üst noktasında görüp bundan hoşnut olup bu konuda daha fazla çaba göstermeye gerek duymayabilir. Elbetteki her insan samimiyeti ölçüsünde, kendisinin Allah'ın hoşnut olacağı kullardan olabileceğini umabilir. Ancak Kuran ahlakında müminlere gösterilen yol, kişinin güzel ahlakın her bir detayında kendisine sınır koymamasını gerektirmektedir. Her zaman iyinin daha iyisi, güzelin daha güzeli, mükemmelin daha mükemmeli olabilir. Mümin, ümitvar olmasının yanında, Allah korkusu sebebiyle her zaman için Allah'ın rızasını ve ahiretini kazanmaktan yana korku içerisinde de olmalıdır. Belki yaşadığı samimiyet, olabilecek en makbul seviyededir. Ama belki de yeterli değildir. Ya da daha üst bir samimiyet ile Allah'ın rızasını, hoşnutluğunu daha da fazlasıyla kazanabilecektir. İnsan aklını ve vicdanını kullanarak, derin düşünerek, her zaman uyguladığı ve alıştığı tavırlardan ve düşüncelerden, çok daha güzelini, çok daha iyisini de bulabilecek yetenektedir. Ve Yüce Rabbimiz Kuran'da, “hayırlarda yarışılmasını” bildirmektedir (Bakara Suresi, 148). Bu nedenle mümin her zaman için daha mükemmelini, daha iyisini, daha güzelini arayan bir ahlak içerisinde olmalıdır.
Müslüman “nasıl olsa ben samimiyim” deyip, bu durumunu yeterli görmemelidir. Her zaman için samimiyetin daha üstü vardır. İnsan hep bunun sadece bir aşamasındadır. Nitekim geçmişine baktığında da, insan halihazırda yaşadığı samimiyeti, sürekli olarak bu gibi aşamalardan geçerek elde ettiğini görecektir. Çevresindeki insanların da önceki hallerine baktığında, zaman içerisinde sürekli olarak hep daha iyiye ulaştıklarını; her seferinde, bir önceki hallerinden daha samimi hale geldiklerini görecektir. Ancak belki kişinin hem kendisi hem de çevrelerindeki bu insanlar, o dönemlerde de kendilerine sorulduğunda “ben çok samimiyim” diyorlardı. Ama bir sonraki aşamada, aslında bir önceki hallerindeki samimiyetlerinin eksik olduğunu, samimiyetleri arttığında açıkça görmüş oldular.
İşte bu nedenle insanın sürekli olarak daha üst bir samimiyeti araması gerekir. İnsanın, mevcut haline sevinip bunu yeterli görmesi, bir anlamda gelişmesinin, derinleşmesin, mükemmelleşmesinin önüne bir engel koyması demektir. Halbuki kişi kendisine bu sınırı koymadığında, belki de Allah'ın izniyle, tahmin bile edemeyeceği kadar mükemmel bir ahlaka ulaşabilir. Allah'ın rızasının en çoğunu kazanmayı hedefleyen bir müminin ise, böyle bir imkanı kendi eliyle engellememesi gerekir.
Bu konuda şunu da unutmamak gerekir ki, müminin Allah'a karşı alabildiğine samimi olması, şeytanın hiç istemeyeceği bir şeydir. Çünkü Yüce Rabbimiz Kuran'da, “samimi olan kullarının kurtulucağını” (Hicr Suresi, 40) bildirmiştir. Rabbimiz samimi kullarını sevendir. Bu nedenle şeytan, insanın samimiyetsizlikten kurtulmasını istemez. Dolayısıyla kişinin bu konuda şeytana karşı da mücadele etmesi gerekir. Ayrıca insanın, nefsinin samimiyete karşı direnme arzusu içerisinde olacağını da unutmaması gerekir. Müminin bu konuları da göz önünde bulundurarak tedbir alması; samimiyette derinleşmek için tüm gücüyle çaba harcaması gerekmektedir.
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
00:31
Kategoriler: Kuran Ahlakı
GERÇEK SEVGİ YALNIZCA ALLAH SEVGİSİYLE YAŞANABİLİR
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)
İman edenler, dünyada var olan canlı cansız herşeyi yaratanın; tüm insanlara, tüm olaylara hükmedenin yalnızca Rabbimiz olduğunu bilirler. Bu yüzden yaşadıkları her an için, çevrelerindeki tüm nimetler, güzellikler için yalnızca Rabbimiz'e şükreder ve O’na sevgi duyarlar. Allah'ın sonsuz güzel ahlaklı, sonsuz adaletli, sonsuz merhametli ve kullarını sonsuz seven olduğunu bilirler. Allah'a kayıtsız şartsız, kesin bir güven ile güvenirler. Allah ne yaratırsa, bunda gördükleri ya da göremedikleri pek çok hayır ve hikmet olduğuna gönülden iman ederler.
Müminlerin insanlara olan sevgileri de işte Allah'a olan bu güçlü, samimi ve içten sevgilerinden kaynaklanmaktadır. O insandaki tüm güzellikleri yaratanın yalnızca Allah olduğunu bilerek o kişiyi severler. O kişinin kaderini yaratanın da Yüce Rabbimiz olduğunu bilirler. Bu nedenle onun yaptığı bir hataya, bunu kaderinde yaptığını bilerek, imandan kaynaklanan bir şefkat, merhamet, anlayış ve affedicilik ile yaklaşırlar. Ne iyilik ve güzellikleri, ne de eksiklik ve hataları bu kişinin kendisinden bilmedikleri için, onu Kuran ahlakının gerektirdiği bakış açısıyla değerlendirebilir, Kuran ahlakının kazandırdığı sevgi ve şefkati sürekli olarak gösterebilirler.
Temeli karşılıklı olarak imana dayalı olan bir sevgide, cahiliyedeki insanların sık sık karşılıştıkları ve "sevginin bitmesi" olarak adlandırdıkları gibi bir durumun yaşanması söz konusu değildir. Mümin, Allah için sevdiği bir kişiyi, o kişi de Allah sevgisinden kaynaklanan bir sevgi anlayışı içerisinde olduğu sürece dünya ahiret kesintisiz olarak ve sürekli de artan bir sevgiyle sevmeye devam eder.
Bu Yüce Rabbimiz'in yalnızca iman edenlere lütfettiği bir lütfu ve nimetidir. Allah, Kendisi’ni çok derin bir saygı ve sevgiyle seven samimi kullarına, hem dünya hayatında hem de ahirette sevginin en güzel ve en mükemmel şeklini yaşatmaktadır. Kuran'da Allah'ın sevgiyi müminlere bir nimet olarak verdiği şöyle haber verilmektedir:
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96) Katımız'dan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi. (Meryem Suresi, 13)
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
00:24
Kategoriler: Kuran Ahlakı
7 Ekim 2008 Salı
MÜSLÜMAN GÜÇLÜ VE İRADELİ BİR KARAKTERE SAHİPTİR
Müminler ise güçlerini imanlarından alırlar. Bundan dolayı hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, bu manevi güçlerinde bir değişiklik olmaz. Çünkü Allah Kuran'da müminlerin güçlü, hiçbir zaman için sarsılmayan onurlu kişilikleri olduğunu haber vermiştir.
Allah'ın bu ayette bildirdiği önemli bir başka mümin özelliği de, iman edenlerin, insanların kınamalarından etkilenmeyen güçlü bir şahsiyete sahip olmalarıdır. Müminler, tarih boyunca pek çok peygamberin, yaşadıkları toplumlar tarafından çeşitli şekillerde suçlanıp kınandıklarını, eziyetlere maruz kaldıklarını, yurtlarından sürüldüklerini ve hatta bu nedenle öldürüldüklerini bilirler. Peygamberlerin tüm bu zorluklar karşısında göstermiş oldukları güçlü, dayanıklı ve sağlam kişiliği, sabrı, kararlılığı ve tevekkülü kendilerine örnek alırlar. Allah'ın "Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir." (Al-i İmran Suresi, 186) ayetiyle bildirdiği gibi, dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak, müminlerin zorluk ve sıkıntılarla deneneceklerini, inkar edenlerden 'eziyet verici' sözler duyarak kınanabileceklerini bilirler. Tüm bunları, Allah'a karşı olan samimi imanlarını, teslimiyetlerini ve sadakatlarinin gücünü gösterebilecekleri olaylar olarak görüp şevkle güçlü bir irade gösterirler.
Hiçbir zaman cahiliye ahlakını yaşayan kimselerde görülebilen zayıflıklara kapılmazlar. Bir kimsenin sözü, tavrı ya da eleştirisi, zayıflık gösterip güçsüz düşmelerine, cesaretlerinin kırılmasına neden olmaz. Alınganlık, küskünlük gibi duygusal tepkiler vermeyi hiçbir zaman için kendilerine yakıştırmazlar. Her ne olursa olsun Allah 'a tevekkül ederler. Başlarına her ne gelirse gelsin, Allah 'ın sonsuz adaletli olduğunu, herşeyi görüp bildiğini, kimsenin 'hurma çekirdeğindeki bir iplikçik' kadar bile haksızlığa uğratılmayacağını bilmenin rahatlığını yaşarlar. (Nisa Suresi, 49) Allah 'a teslim olurlar. Kendilerini kınayan kişi, bu bakış açısında haksız ise, bu haksızlığını Allah'ın mutlaka ortaya çıkaracağını bilir, bundan dolayı telaşa kapılmazlar.
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
22:28
Kategoriler: Kuran Ahlakı
