İman Hakikati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İman Hakikati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2009 Cuma

ARALARINDAN AYRILANLAR OLMASI, HZ. MEHDİ (A.S.) CEMAATİ İÇİN BÜYÜK BİR RAHMETTİR

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde sayıca çok az kişiden oluşacağı haber verilen Hz. Mehdi (a.s.) cemaatinden ayrılanların olacağı bildirilmiştir. Bu kimseler, Hz. Mehdi (a.s.)’yi çok yakından tanıdıkları, onun hadislerde bildirilen özelliklere sahip olduğuna ve yalnızca Hz. Mehdi (a.s.)’nin yapabileceği bildirilen faaliyetleri gerçekleştirdiğine yakından şahit oldukları halde onun yanından ayrılacaklardır. Ancak Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde, bu ayrılan kişilerin Hz. Mehdi (a.s.) cemaati için çok büyük bir hayır ve güzellik olduğu da bildirilmektedir. Bu hak topluluk, arasında gizlenen samimiyetsiz kişilerin ortaya çıkmasıyla, Allah’ın izniyle Hz. Mehdi (a.s.) cemaatinin birbirlerine bağlılığı daha da artacak, samimiyetsiz kimselerin ayrılması onları daha da kuvvetlendirecektir.

Müslüman toplulukları içindeki münafıklar ve bu kişilerin tüm karakter özellikleri Kuran ayetlerinde detaylı olarak tarif edilmektedir. Bu kişiler iman edenlerle birlikte hareket eden, onlarla aynı inançlara sahip olduklarını iddia eden, ancak gerçekte gereği gibi iman etmemiş samimiyetsiz kimselerdir. Allah rızası için yaşayan samimi iman sahiplerinin arasında, sanki onlardan gibi görünerek yaşayan bu kişiler, aslında salih müminlerden değildirler. Nitekim zaman içinde bu samimiyetsizlikleri ortaya çıkar ve Müslüman topluluğu içinden ayrılmak durumunda kalırlar. Bir hadiste Peygamber Efendimiz (sav), Hz. Mehdi (a.s.)’nin cemaatinden ayrılan münafıkları şu şekilde tarif etmektedir:

Esbağ bin Nebate der ki: Emirülmüminin Ali aleyhisselam şöyle buyurdu: "...Öyle ki sizden sadece gözdeki sürme kadar veya yemekteki tuz kadar kalacaktır. Ve ben size bir örnek vereceğim: Adamın birinin bir miktar buğdayı vardır. Onu temizler ve bir eve koyar, uzun bir süre sonra geri döndüğünde onun kurtlandığını görür, onu tekrar ayıklar ve temizler sonra tekrar evin içine koyar. Uzun bir süre sonra döndüğünde onun tekrar kurtlandığını görür. Tekrar onu ayıklar ve temizler ve hep aynı işi tekrarlar. SONUNDA KURTLARIN HİÇ ZARAR VEREMEDİĞİ ÇOK AZ SAĞLAM BUĞDAY KALIR. İşte siz de böylesiniz. Sonunda içinizde fitnelerin asla zarar veremediği çok az bir grup kalacaktır."

(Aynı hadisi Ahmet bin Muhammed bin Said de nakleder.)
(Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani, s. 246)

Hadiste Hz. Mehdi (a.s.) cemaatinden çıkan münafıkların, "buğdaya musallat olan iğrenç kurtlar" gibi oldukları haber verilmiştir. Hz. Mehdi (a.s.) cemaati, "buğday gibi, ilerde açıp serpilecek, gelişip büyüyecek, bereket getirecek, gelecek vadeden bir nimete" benzetilmiştir. Münafıkların da, "buğdayı içten tahrip etmeye çalışan, kurt gibi iğrenç ve habis varlıklar oldukları" haber verilmiştir. Hadiste, sahibinin, elindeki buğdayı temizleyeceği, ama buğdayın yine kurtlanacağı; sahibi her defasında bu işlemi tekrarladıktan sonra, en sonunda buğdayda hiç kurt kalmayacağı anlatılmıştır. Bu bilgilere göre, buğdaydaki iğrenç ve asalak kurtların ayıklanıp buğdayın pislikten temizlenmesi gibi; Hz. Mehdi (a.s.) cemaati de bir süre sonra münafıklardan temizlenip sonunda tertemiz bir cemaatle vazifesini yapacaktır.

Allah, Kuran’da Müslüman topluluğu içinde bulunan münafıkların ne şekilde kendilerini belli edecekleriyle ilgili de çok önemli bilgiler vermektedir. Bir ayette şu şekilde bildirilmektedir:

Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah'a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak: "Bu işten bize ne var ki?" diyorlardı. De ki: "Şüphesiz işin tümü Allah'ındır." Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Ali İmran Suresi, 154)

Ayette belirtildiği gibi, münafıklar sıkıntı anlarında, nefislerinin zorlandığı bir olayla karşılaştıklarında, Müslümanlar için bir fedakarlıkta bulunmaları gerektiğinde, şevksizlikleriyle ve ilgisizlikleriyle hemen kendilerini belli ederler. Uğrayacakları en ufak bir menfaat kaybı bu kişilerin hemen dine yönelik isyan, ve inkar sözleri söylemelerine neden olur (Allah'ı tenzih ederiz). Oysa bunların hepsi Allah’ın samimiyetsiz kimselerin ortaya çıkması için yarattığı denemelerdir.

Münafıkların dünya hayatına olan düşkünlükleri, ahiretten yana kuşku duymaları ve kalplerindeki hastalık, onların bu isyanlarında en önemli nedenlerdendir. Kuran’da Müslüman cemaati içindeki münafıkların dünya hayatını isteyerek Müslüman topluluğu içinde fitne çıkarmaya çalıştıkları şu şekilde haber verilmektedir:

Andolsun, Allah size verdiği sözünde sadık kaldı; siz O'nun izniyle onları kırıp-geçiriyordunuz. Öyle ki sevdiğiniz (zafer)i size gösterdikten sonra, siz yılgınlık gösterdiniz, isyan ettiniz ve emir hakkında çekiştiniz. Sizden kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra (Allah) denemek için sizi ondan çevirdi. Ama (yine de) sizi bağışladı. Allah mü'minlere karşı fazl (ve ihsan) sahibi olandır. (Ali İmran Suresi, 152)

Bu ahlaktaki kişiler tarih boyunca tüm samimi mümin toplulukları arasında bulundukları gibi, Hz. Mehdi (a.s.) cemaati içinde de bulunacaklardır. Hadislerde bildirildiğine göre, Hz. Mehdi (a.s.)’nin cemaatinden ayrılanlar, yıllarca bu toplulukla birlikte hareket etmelerine rağmen, daha sonradan kendilerine inkar edenlerin arasında bir yol çizeceklerdir. Müslümanlarla aynı iman ve samimiyette olmayan, Allah’a ve Kuran’a sadakat göstermeyen, Allah korkusu zayıf olan bu kişiler, kendi menfaatleriyle çatışan bir durum olduğunda Hz. Mehdi (a.s.)’nin yanından ayrılabileceklerdir. Ancak Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, bu durumun, Hz. Mehdi (a.s.) ve beraberindeki şahıslara hiçbir zarar veremeyeceği, aksine hayırlara vesile olacağı bildirilmektedir. Allah’ın izniyle Hz. Mehdi (a.s.) ve beraberindekiler, yaptıkları hayırlı çalışmalarda başarılı olmaya devam edeceklerdir. Bir hadiste bu durum şöyle haber verilmektedir:

Ayrılanlar da, muhalifler de ona (Hz. Mehdi (a.s.)’ye) zarar veremeyecek. O kendisinden ayrılanlara rağmen muzaffer olarak yoluna devam edecektir.

(Ramuz e’l-Ehadis, s. 487) (Taberani’nin Kebir’inden)

7 Aralık 2008 Pazar

Atmosferdeki İdeal Oranlar

Dünya'nın atmosferi, yaşam için gerekli son derece özel şartların biraraya gelmesiyle tasarlanmış olağanüstü bir karışımdır. Dünya atmosferi, % 77 azot, % 21 oksijen ve % 1 oranında karbondioksit ve argon gibi diğer gazların karışımından oluşur.

Bu gazların en önemlisi olan oksijendir, çünkü insanların ve hayvanların enerji elde etmek için kullandıkları çoğu kimyasal reaksiyon oksijen sayesinde gerçekleşir. Soluduğumuz havadaki oksijen oranının, son derece hassas dengelere dayalı olması çok ilginçtir. Dünyaca ünlü bilim adamı Michael Denton, bu konuya şöyle dikkat çekmektedir:

"Atmosferimiz daha fazla oksijen içerebilir ve buna rağmen hayatı destekleyebilir miydi? Hayır! Oksijen çok reaktif bir elementtir. Şu anda atmosferde bulunan oksijenin oranı, yani yüzde 21, yaşamın güvenliği için aşılmaması gereken sınırların tam ideal noktasındadır. Yüzde 21'in üzerine artan her yüzde birlik oksijen oranı, bir yıldırımın orman yangını başlatma olasılığını % 70 artıracaktır."

İngiliz biyokimyacı James Lovelock ise bu kritik dengeyi şu şekilde ifade etmektedir:

"Yüzde 25'lik bir oksijen oranının daha yukarısında, şu anda besin olarak kullandığımız bitki türlerinin çoğu, tüm tropik ormanları ve arktik tundraları yok edecek olan dev yangınlarda yok olurdu... Atmosferin şu anki oksijen oranı, tehlikenin ve yararın çok iyi bir biçimde dengelendiği bir rakamdadır."

Atmosferdeki oksijen oranının dengede kalması da, mükemmel bir "geri dönüşüm" sistemi sayesinde gerçekleşir. İnsanlar ve hayvanlar devamlı olarak oksijen tüketirler ve kendileri için zehirli olan karbondioksiti üretirler. Bitkiler ise bu işlemin tam tersini gerçekleştirir ve karbondioksiti hayat verici oksijene çevirerek canlılığın devamını sağlarlar. Her gün bitkiler tarafından milyarlarca ton oksijen bu şekilde üretilerek atmosfere salınır. (www.evreninyaratilisi.com)

Bitkiler, insanlar ve hayvanlar, eğer aynı reaksiyonu gerçekleştirselerdi, dünya çok kısa sürede yaşanılmaz bir gezegene dönüşürdü. Örneğin tüm canlılar oksijen üretselerdi, atmosfer kısa sürede "yanıcı" bir özellik kazanacak ve en ufak bir kıvılcım dev yangınlar çıkaracaktı. Sonunda da dünya dev bir "tüp patlaması" gibi bir patlamayla yanarak kavrulacaktı. Öte yandan, tüm canlılar karbondioksit üretseydi, bu kez atmosferdeki oksijen hızla tükenecek ve bir süre sonra canlılar nefes almalarına rağmen "boğularak" toplu halde ölmeye başlayacaktı.

Allah canlılığın dengesini öylesine kusursuz bir sistemle kurmuştur ki, atmosferdeki oksijen oranı bu sayede canlılık için en ideal olan oranda durmaktadır.

Ancak Allah canlılığın dengesini son derece kusursuz bir sistemle kurmuştur. İşte bu sayede atmosferdeki hassas oksijen oranı, canlılık için en ideal olan oranda durmaktadır. Bu oran, ünlü bilimadamı Lovelock'ın ifadesiyle "tehlikenin ve yararın çok iyi bir biçimde dengelendiği bir rakam"dır.

Karbondioksit Güneş'ten gelen ışınlardan bir kısmının yeryüzünden yansıyıp uzaya kaçmalarına engel olur ve böylece Dünya'nın sıcaklığının korunmasını sağlar.

Atmosferdeki gazların karışımı, yaşayan canlılar için çok hassas bir dengededir; her bir gaz doğru oranda ve doğru miktarda bulunur. Örneğin solunum sırasında bizler için zararlı olan karbondioksit bile aslında çok çok önemlidir. Zira bu gaz Güneş'ten gelen ışınlardan bir kısmının yeryüzünden yansıyıp uzaya kaçmalarına engel olur ve böylece Dünya'nın sıcaklığının korunmasını sağlar. Atmosferi oluşturan bu gazların oranları Dünya'da meydana gelen biyolojik ve tektonik işlemler sayesinde devamlı olarak dengede tutulur. Bu dengenin binlerce yıldır korunması ve canlıların ihtiyaç duyduğu şekilde muhafaza edilmesi de yine bir düzeni ve dolayısıyla bu düzeni kusursuzca var eden Allah'ın varlığını göstermektedir. Allah Kuran'da şöyle buyurmuştur:

"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." ( Haşr Suresi,24)

26 Kasım 2008 Çarşamba

BU GERÇEĞİ MUTLAKA ÇOK İYİ ANLAMALISINIZ!


İnsan, kendi dünyasına yalnızca elips şeklindeki ekranın içinden bakar. Gözünü kapattığında ise bu dünya tamamen yok olur. Gözünü eliyle hareket ettirdiğinde, karşısındaki koskoca binalar, araçlar da hareket eder. Eğer muhattap olduğu şey maddenin gerçeği olsa, kuşkusuz ki koskoca binaları, araçları tek bir el darbesiyle hareket ettirebilmesi mümkün olmayacaktır. Göze yapılan küçük bir parmak darbesinin bu devasa dünyayı hareket ettirebilmesinin tek sebebi, insanın maddenin dışarıda var olan gerçeğiyle değil yalnızca beyninde oluşan görüntüsü ile muhattap olmasıdır. 

Maddenin dışarıdaki aslını bilmeniz imkansızdır. Beyninizde sizin için yaratılan dünyada ise hiçbir şeyin sertliği yoktur, kokusu, rengi yoktur. Hiçbir şeyin derinliği de yoktur, her şey iki boyutlu tek bir satıh üzerinde, birkaç santimetrekarelik bir alanda, birer elektrik sinyali uyarısının sonucu olarak oluşur. Bunu oluşturan, bir madde olarak insana sunan, ruha algılatıp onda hissiyat yaratan, alemlerin Rabbi olan Allah’tır. 

İnsan, bu ekranın içinde yaratılan her şeye çok çabuk aldanır. İnsan, maddenin dışarıdaki gerçeğine ulaşamaz. Beynindeki görüntü bir hayal olarak yaratılır ve gerçekte beyninde yaratılanların var olup olmadıklarını da bilmez. Fakat buna rağmen, bunların tümünün varlığından tereddüt etmeksizin emin olur. Çünkü beyninde yaratılan görüntü çok nettir; bir televizyon ekranında elde edilemeyecek kadar nettir. Beyinde yaratılan ses çok nettir. Hiçbir müzik aleti bu kalitede ses üretememektedir. Sesin geldiği bir yer vardır. Öyleki ses, yalnızca beyinde yaratılıyor olmasına rağmen, size seslenen kişinin sizden metrelerce uzakta ve arkanızda olduğuna emin olursunuz. Oysa o, beyninizde oluşan renkli ve hareketli dünyanın bir parçasıdır ve yalnızca elektrik sinyallerinden ibarettir. Görüntü gibi, sesin de dışarıdaki aslına ulaşmanız mümkün değildir. Beyinde yaratılan dünya, o kadar gerçekçi, o kadar kalitelidir ki, insanların büyük bir çoğunluğu, bunun birer görüntüler bütünü yani birer hayal olduğu konusunda bir türlü ikna olamazlar. Ama gerçek böyledir. 

Bu, Allah’ın üstün yaratma sanatıdır. 

İnsanların bir kısmı, dışarıdaki maddesel dünya ile muhattap olduklarını zannederek ciddi şekilde yanılır. Ve yalnızca beyinlerinde oluşan hayali dünyayı delil getirmeye çalışarak Allah’a karşı bir mücadele içine girerler. Varlıkların “yaratılmamış” olduğunu iddia edecek dereceye gelir, maddesel unsurların yoktan var etme gücüne sahip olduklarını iddia edebilirler. Oysa bu kişiler, dışarıda var olan maddesel unsurların hiçbirine hiçbir şekilde ulaşamamaktadırlar. Yalnızca kendileri için yaratılan bir hayal ile muhataptırlar. Beyinde elektrik sinyallerinden oluşan bir dünyanın içinde yaşamaktadırlar. İnsan, yalnızca ve yalnızca Allah’ın kendisi için belirlediği kadarını görebilir, o kadarını algılayabilir. Ve dünyası bundan ibarettir. Bunun dışına, Allah’ın dilediği kadarının dışına, asla ulaşamaz. 

Yüce Rabbimiz bir ayetinde şu şekilde buyurmaktadır: 

Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

Hicri 13. yüzyılın değerli İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi, bu gerçeği şu sözlerle ifade etmiştir: 

DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip (yansıyıp), göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum (yok) ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip (yansıyıp) gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum (mevcut olmayan, yok olan) bir dünyayı mevcut zannedersin.

Bu gerçeğin anlaşılması son derece önemlidir. Çünkü bu gerçek anlaşıldığında insan, kendi dünyasını oluşturan her şeyin Allah’ın eseri olduğunu, Allah’tan geldiğini, kendisi için özel olarak Allah tarafından o anda, özenle ve ilgi ile yaratıldığını fark edebilecektir. Bu gerçeği anladığı takdirde, gördüğü her şey, eline aldığı bir bardak, oturduğu koltuğun rahat yastığı, televizyonunun kanallarını değiştiren bir kumanda, tabağını üzerine koyduğu bir sehpa, kısacası her şey sürekli olarak kendisine Allah’ı hatırlatacak, Rabbimiz’in üstün sanatını gösterecektir. Çünkü bütün bu görüntüler, o anda Yüce Allah tarafından yalnızca o kişi için özel olarak yaratılmaktadır. Allah’tan bir ikram ve nimet olarak ona sunulmaktadır. 

İnsan, bunu anladığı zaman, artık elindeki tabağı yapanın aslında bir fabrika olmadığını, tabağın, beyninde onun için yaratılan dünyada Yüce Rabbimiz tarafından yaratıldığını anlayacaktır. Beyninde oluşan görüntüde o an herhangi bir fabrika yoktur. Elindeki tabak ona hazır olarak gelmiş, bu görüntü içinde hazır olarak yaratılmıştır. İşte bu büyük bir mucizedir. Allah, sürekli olarak insana, ihtiyacı olan her şeyi yaratmakta, ikram etmekte, sunmaktadır. Ve Allah tüm bunları sebeplerden bağımsız olarak var etmektedir. Fabrika da, laboratuvar da insanın beynindeki ekranda insan için özel olarak yaratılmış olduğundan, bunların tümü Allah’ın yarattığı görüntü bütünün birer parçasıdırlar. Bunların tümü, Allah’ın lütfettiği, Allah’ın insan için yarattığı dünyaya aittir. Allah dilemedikçe, insanın bunun ötesine ulaşması mümkün değildir. 

Bu gerçeği anlamanız son derece önemlidir. Eğer beyninizde oluşan dünyanın dışarıda bir yerlerde oluştuğunu ve (Allah'ı tenzih ederiz) Allah’tan bağımsız olduğunu düşünürseniz, bunları (gördüğünüz her görüntüyü Allah’ın an an yarattığı gerçeğini) anlayamaz ve çok büyük bir yanılgıya düşersiniz. Dışarıda var olan fabrikanın aslına ulaşamayacağınızı, bunun sizin yalnızca zihninizde yaratılmakta olduğunu unutursanız, bu anlatılanları mucize olarak görmeniz ve anlatılanları kavramanız güçleşir. 

Fakat eğer sizin dünyanızı meydana getiren tüm görüntülerin, beyninizde bir ekranda oluşturulduğunu, maddenin dışarıdaki aslına hiçbir zaman ulaşamayacağınızı fark ederseniz, o zaman bu görüntü dahilinde yaratılan her şeyin Allah’ın eseri olduğunu görebilirsiniz. Bu görüntülerin yalnızca sizin için yaratılmış oluğunu, Allah’ın rahmetinden, sevgisinden ve korumasından dolayı sürekli size nimetleri sunmakta olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz. Bunu anladığınızda, Allah’ın Yüce Kudretini takdir edebilir, nimetlerin değerini daha iyi görebilir, daha önce hiç fark etmediğiniz şeylerin ne kadar gerekli ve değerli olduğunu ve sizin için sürekli olarak yaratılmakta olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz. 

Hiç durmaksızın Allah’ın koruması ve nimeti altında yaşarız. Allah insanlara güzellik ve bereket sunar. Allah’ın Yüce Kudreti, merhameti ve sevgisi kesintisiz olarak üzerimizdedir. Beynimizin içinde kusursuzca, kapsamlı ve güzelliklerle dolu olarak yaratılmış olan dünyamız, bize Allah’ın lütfudur. Bizleri de, yaşadıklarımızı ve gördüklerimizi de, nimet olarak bize gelenleri de, hislerimizi ve düşüncelerimizi de Allah yaratır. İşte bu nedenle sevilmeye, övülmeye, yüceltilmeye layık olan tüm alemlerin Sahibi ve Yaratıcısı olan, lütfu geniş olan Yüce Rabbimiz Allah’tır. 

Şüphesiz, senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir, ancak insanların çoğu şükretmiyorlar. (Neml Suresi, 73)

6 Ekim 2008 Pazartesi

ALLAH İNSANLARI BİR FITRAT ZENGİNLİĞİ İÇİNDE YARATMAKTADIR

De ki: "Herkes kendi yaratılışına (fıtrat tarzına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir." (İsra Suresi, 84)

Yüce Rabbimiz Kuran'da, insanları farklı fıtratlarda yarattığını bildirmiştir. Her insanın kendine özgü detaylar içeren yaratılış özellikleri vardır. Herkesin kişiliği ve kişiliğinden kaynaklanan davranış biçimleri birbirinden farklılıklar gösterir. Allah’ın, şu an dünyada yaşayan ve daha önce yaşamış bulunan milyarlarca insanı birbirinden farklı fiziksel özelliklerde yaratması gibi, yine milyarlarca insanı farklı fıtratlarda yaratması da, Allah’ın sonsuz aklının ve yaratma gücünün tecellilerinden birisidir. İnsanların görünümleri gibi fıtratları da rengarenktir. Burada Allah’ın yaratmadaki sonsuz sanatı vardır. Milyarlarca insanı farklı görünüm, farklı yüz ifadesi, farklı anlam, farklı bakış, farklı duruş yani farklı bir bütünlük içinde yaratmak Allah’ın yaratmadaki sonsuz sanat gücünün bir tecellisidir. Çünkü insan temel olarak bakıldığında belli detaylardan oluşur. Çok küçük bir alanda aynı malzemelerden oluşan milyarlarca farklı yüz karşımıza çıkmaktadır. Her yüze çok küçük ayrıntılarla, farklı anlamları veren Allah bizlere sonsuz aklını tecelli ettirmekte ve bu mükemmel yaratılış karşısında şükretmemizi istemektedir.

Benzer durum insanların fıtratlarındaki yaratılış farklılıkları için de geçerlidir. İnsan karakterinde belirli ana özellikler vardır. Yumuşakbaşlılık, içe kapalılık, dışa dönüklük, sakinlik, olgunluk, tezcanlılık, hayecanlılık, lider karakteri, merak, baskın kişilik vs gibi belirgin özellikler her insanın ruhunda ve kişiliğinde farklı bir bütünlük meydana getirmektedir. Bir özellik birçok kişide bulunmakla birlikte, herkeste farklı görünüm ve anlamlarda ortaya çıkar. Örneğin heyecan birçok kişide bulunan bir özellik olmakla birlikte, insan kişiliğindeki diğer özelliklerle birleştiğinde herkeste farklı şekillerde karşımıza çıkar. Tıpkı insanların yüzleri gibi, fıtratları da biri diğerinin aynısı değildir. Allah her insanda farklı bir karakter tecelli ettirmektedir. İnsanın fıtratından gelen özellikleri ile zaman içinde öğrenerek, kendisini geliştirerek kişiliğine kazandırdığı özellikler büyük bir uyum içinde olur. Allah her insan için fıtratıyla uyumlu bir ses tonu yaratmaktadır. İnsanın fıtratıyla bütünleşerek bir anlam oluşturan karakter özelliklerini en ince detayına kadar yaratan Yüce Allah’tır.

Müslüman Allah’ın kendisini yarattığı fıtrat üzerine, Allah’ın kendisinden hoşnut olacağı şekilde kişiliğini geliştirmeye, kişiliğindeki olumlu özellikleri arttırmaya, çocukluğundan itibaren getirdiği özellikleri Allah rızası doğrultusunda değiştirmeye veya en mükemmel haline getirmeye çalışır. Örneğin Allah bir kişiyi birçok hayır ve hikmet üzerine heyecanlı bir fıtratta yaratmış olabilir. İnsan Allah’ın verdiği azim ve irade ile ruhunu kontrol ederek, tevekkül ederek, herşeyi yaratanın Allah olduğunu unutmayarak heyecanını kontrol edebilir, daha sakin ve ihtiyatlı bir kişilik kazanabilir. Ya da bir insanın içe dönük bir fıtratı olabilir. İnsan yine iradesini kullanarak, düşünerek, gayret ederek bunu dışa dönük, neşeli bir kişiliğe çevirebilir.

Şunu unutmamak gerekir ki insan sürekli imtihan olan bir varlıktır. Allah Kuran’da davranış bakımından kimlerin daha iyi olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattığını bidirmektedir. Müslümanın Kuran’ın bakış açısını öğrenip hayatını Allah’ın rızasına ve Kuran ahlakına göre yönlendirmesinden sonra, fıtratındaki birtakım özellikleri Allah’ın kendisinden razı olacağı şekilde değiştirmesi, kendisini bu yönde eğitmesi gerekebilir. İnsana birçok hikmetlerle ve bir deneme olarak fıtratını veren Allah, onu değştirme gücünü de vermektedir.

Allah insanı ruh sahibi, düşünen, algılayan, hisseden bir varlık olarak yaratmıştır. Bundan dolayı insan imtihan olmaktadır. Imtihanın gereklerinden birisi olarak insanı fıtrat fıtrat yaratan Allah, her fıtrata farklı detaylar, farklı özellikler vermiştir. Milyarlarca rengin yer aldığı bir renk paleti düşünecek olursak, insanlar benzer tonların bir araya geldiği ama bakıldığında hepsinin birbirinden farklı olduğu ayrı renkler gibidir. Her insanı farklı fıtratta yaratan Yüce Rabbimiz, yine herkesi farklı şekil ve şartlarda imtihan etmektedir. Nasıl renklerin çeşitliliği, birbirinden farklı güzellikler içermesi insan ruhuna zevk veriyorsa ve insan her rengi görmek istiyorsa, insanlardaki fıtrat çeşitliliği de ruha zevk veren ve insan ruhundaki çeşitlilik hissini doyuran bir güzelliktir. Allah dileseydi insanları tek bir fıtrat üzerine yaratabilir ve kimse bunun dışına çıkamazdı. Ancak Allah insanları farklı fıtratlarda yaratarak insan ruhunun zevk alacağı bir güzellik çeşidi meydana getirmektedir.

Hayvanlara baktığımızda ise insanlardaki fıtrat zenginliğinin aksine hepsinin tek bir fıtratta olduğunu görürürüz. Allah onları bir yaratılış üzerinde ortak bir karakterde yaratmaktadır. Örneğin böceklerin tek bir fıtratı vardır. Dünyadaki milyonlarca böcek türüne bakıldığında hepsini Allah’ın benzersiz detaylarla yarattığını görebiliriz. Ancak gördüğümüz tüm böcekler tek bir tavır, tek bir fıtrat üzerindedir. Aynı şekilde bir kaplan yavrusu Allah’ın çok güzel tecellilerinden birisidir fakat tüm kaplan yavruları ortak bir karakter göstermektedir. Panterin, tavşanın, sincabın, kedinin, örümceğin ve bunlar gibi Allah’ın sonsuz yaratma gücüyle yarattığı tüm hayvanların kendilerine ait tek bir fıtratları vardır. Insan bu yaratılışta da Allah’ın sonsuz aklının tecellilerini görebilmekte ve şükretmektedir. Örneğin kediler insanın şefkat, merhamet ve acıma duygusunu çok yoğun hissetiren varlıklardır. Tüm kedilerin kendine has, onlarla özdeşleşmiş bir kişilikleri ve yaratılışları vardır. Kedi dendiğinde herkesin aklına gelen başlıca özellikleri sevgiden ve oyundan şiddetli zevk almalarıdır. Aynı şekilde karıncalar çalışkanlıkları ve gayretleri ile bilinirler. Çok küçük bedenlerinden beklenmeyen durumlarda yoğun bir çaba harcamaları en karakteristik özellikleridir. Allah tüm karıncaları disiplinli ve gayretli bir fıtrat üzerinde yaratmaktadır. Örümceğin müthiş bir bilinç ve teslimiyet içinde ağını örmesi de onun fıtratının bir gereğidir.

Kuşkusuz hayvanların her çeşidinin belirli fıtratlarda yaratılmış olup bu özelliklerin hiç değişmemesi de Allah’ın yaratılış delillerinden birisidir.

Allah’ın Secde Suresi’nin 9. ayetinde, “Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?” bildirdiği üzere Allah’ın ruhundan üflediği, akıl ve vicdan sahibi kıldığı, iman ve şuur verdiği, imtihan ettiği bir varlık olan insan, Allah’ın yaratma gücüne karşı hayranlık uyandıran bir fıtrat zenginliği ile birlikte yaratılmıştır. Bu yaratılış, Allah’ın detaylardaki sonsuz aklının ve görkemli yaratmasının bir delilidir.

22 Haziran 2008 Pazar

Bombardıman Böceği


Bu böceğin savunma yöntemi diğer hayvanlara pek benzemez. Hayvan, düşman saldırısına uğradığı anda, vücudunun alt tarafında birbirinden ayrı iki bölmede depolanan iki kimyasal maddeyi (hidrojen peroksit ve hidrokinon) 'yakma odası' olarak adlandırılan özel bir bölmede birleştirir. Aynı anda bu 'yakma odası'nın duvarlarından salgılanan özel bir katalizör (peroksidaz) maddenin hızlandırıcı etkisiyle, karışım 100 oC'lik korkunç bir kimyasal silaha dönüştürür. Basınçla fışkırtılan bu çok sıcak kimyasal maddeyle haşlanan düşman ise, paniğe kapılarak avlanmaktan vazgeçer.

"Bu son derece karmaşık savunma mekanizması nasıl var olmuştur?" sorusuna cevap aradığımızda ise, böceğin bu mekanizmayı "kendi kendine" geliştirmesinin imkansız olduğunu görürüz.

Bir böcek, birbirine karıştığı anda patlayacak iki ayrı kimyasal maddenin formülünü nasıl oluşturabilir? Farz edelim oluşturdu, bunları nasıl kendi vücudunda salgılayıp biriktirebilir? Salgıladı diyelim, bunlar için kendi vücudunda iki ayrı 'bekleme' ve bir de 'yanma' odası nasıl meydana getirebilir? Tüm bunları 'başarsa' bile, iki maddenin reaksiyonunu hızlandıracak bir katalizör maddenin formülünü nasıl hesaplayıp bunlara ekleyebilir? Üstelik tüm bunların ardından bir de, kendi kendini yakmamak için, 'yanma odası'nın ve karışımı püskürttüğü borunun duvarlarını yanmaz bir alaşımla 'izole' etmelidir!

Böceğin 'yaptığı' bu işlemleri, kimyagerler dışında, insanlar dahi yapamazlar. Kimyagerler de bu işlemi kendi vücutlarının içinde değil, ancak laboratuvarda yapabilirler.

Böceğin böylesine üstün bir kimya uzmanı olduğunu ve kendi vücudunu, yapacağı reaksiyona göre dönüştürüp-düzenleyecek yeteneğe sahip bir mucizevi tasarımcı olduğunu kabul etmek elbette akıl dışıdır. Belli ki böcek, bu inanılmaz işlemleri, içeriğinin farkında olmadan, yalnızca bir refleks olarak yapmaktadır. Tabiatta böylesine üstün bir güce ve akla sahip bir varlık yoktur. İnsan da böyle bir canlıyı var edemez. Bırakın böylesine kompleks bir canlıyı var etmek, bilim adamları canlılığın en basit temeli olan proteini bile -ellerinde örneği olduğu halde-yapabilmiş değillerdir. Açıktır ki bu böceği, son derece üstün bir bilgiye ve güce sahip olan Allah yaratmıştır. 'Bombardıman böceği', yaratılmış milyarlarca canlı gibi, Rabbimizin sonsuz gücünün ve benzersiz yaratmasının bir örneğidir.

11 Haziran 2008 Çarşamba

BÖCEKLERİN UÇUŞUNDAKİ TASARIM MUCİZESİ

Uçmadan bahsedildiğinde aklımıza çoğu zaman kuşlar gelir. Oysa yeryüzünde uçan canlılar sadece kuşlar değildir. Birçok böcek türü kuşlarınkinden de üstün uçuş becerilerine sahiptir. Kral kelebeği Kuzey Amerika'dan Orta Amerika'nın içlerine kadar uçabilir. 4 Sinekler ve yusufçuklar ise havada asılı durabilirler.

Evrimciler böceklerin 300 milyon yıl önce uçmaya başladıklarını iddia eder. Buna karşın uçmaya başlayan ilk böceğin nasıl kanatlandığı, nasıl havalandığı, havada nasıl kaldığı gibi temel sorulara verdikleri hiçbir tutarlı cevap yoktur.

Evrimciler, sadece gövdedeki bazı deri tabakalarının evrim geçirerek kanada dönüşmüş olabileceğini öne sürerler. Söz konusu iddianın cılızlığını bildiklerinden olsa gerek, bunu doğrulayabilecek fosil örneklerinin yetersiz olduğunu belirtmeyi de ihmal etmezler. 5

Oysa sinek kanatlarındaki kusursuz tasarım, her türlü "tesadüf" iddiasını geçersiz bırakmaktadır. İngiliz biyolog Robin Wootton, "Sinek Kanatlarının Mekanik Tasarımı" başlıklı bir makalede şöyle yazar:

"Sinek kanatlarının işleyişini öğrendikçe, sahip oldukları tasarımın ne denli hassas ve kusursuz olduğunu daha iyi anlıyoruz... Son derece elastik özelliklere sahip parçalar, havanın en iyi biçimde kullanılabilmesi için, gerekli kuvvetler karşısında gerekli esnekliği gösterecek biçimde hassasiyetle bir araya getirilmişlerdir. Sinek kanatlarıyla boy ölçüşebilecek teknolojik bir yapı yok gibidir." 6

Öte yandan, sineklerin hayali evrimine delil oluşturabilecek tek bir fosil bile yoktur. Ünlü Fransız zoolog Pierre Paul Grassé "böceklerin kökeni konusunda tam bir karanlık içindeyiz" 7 derken bunu itiraf eder. Şimdi evrimcileri karanlık içinde bırakan bu canlıların bazı ilginç örneklerini birlikte inceleyelim.

4 Mayıs 2008 Pazar

Konuşma Mucizesi: İnsanın Konuşma Yeteneği Matematiksel Bir Sırdır




İki üç yaşında bir çocuk dil bilgisi dersi almadan nasıl bir yetişkin gibi cümleler kurarak konuşmaya başlar?

Bunu, etrafında konuşulanları dinleyerek mi öğrenir?

İnsanlar, henüz dil bilimcilerin bile tam olarak anlayıp ortaya koyamadıkları dil bilgisi kurallarını ilk nasıl öğrenmiş olabilirler?

Kelimeler ve cümleler nasıl ve nerede anlam kazanır?

Nasıl olur da zihnimizdeki düşüncelerimiz kelimelere ve cümlelere dönüşür?


Her insan belli bir yaşa gelince konuşmaya başlar. Ortalama olarak herkes aynı yaşlarda konuşmaya başladığı için bu durum çok tabii görülür. Bu nedenle konuşmak bazı kişiler tarafından çok sıradan bir yetenekmiş gibi algılanır ve üzerinde pek düşünülmez. Oysa bir çocuğun henüz hiçbir şey bilmiyorken birdenbire konuşmaya başlaması çok büyük bir mucizedir. Çünkü en basit olarak bilinen diller bile, kelimeleri kompleks dil bilgisi kuralları ile kullanmayı gerektirir. Dil bilgisi kurallarıysa kelimelere cümle içinde farklı anlamlar kazandıran tamamen matematiksel ilişkilerdir.

Konuşabilmemiz İçin Vücudumuzda Hangi İşlemler Gerçekleşir?

Bir şeyler söylemek istediğiniz anda beyninizden gelen bir dizi emir ses tellerinize, dilinize ve oradan da çene kaslarınıza gider. Beynin konuşma merkezlerini içeren bölge, konuşma işleminizde rol alacak tüm kaslarınıza gerekli emirleri gönderir.

İlk önce, akciğerleriniz sıcak hava sağlar. Sıcak hava, konuşmanın hammaddesidir. Hava burnunuzdan girer, burun boşluğu, boğaz, nefes borusundan sonra bronş tüplerine, oradan da akciğerlerinize geçer. Havadaki oksijen akciğerlerinizde kana karışır. Bu sırada karbondioksit de dışarı verilir.

Ciğerlerinizden geri dönen hava, boğazınızdan geçerken, ses telleri adı verilen iki doku kıvrımı arasından geçer. Bu teller, bir tür perdeye benzer ve bağlı oldukları küçük kıkırdakların etkisine göre hareket ederler. Siz konuşmadan önce ses telleriniz açık vaziyettedir. Konuşmanız sırasında teller bir araya getirilir ve soluk verdiğinizde çıkan hava ile titreştirilir.

Ağız ve burun yapınız, sesinizin kendine özgü niteliklerini verir. Siz kelimeleri arka arkaya sıralayıp konuşurken diliniz damağınıza belirli miktarda yaklaşıp uzaklaşmakta, dudaklarınız da büzülüp yayılmaktadır. Bu işlemlerde birçok kasınız, büyük bir hızla hareket etmektedir.

Konuşabilmeniz için bu işlemlerin her birinin eksiksiz olarak gerçekleşmesi gerekir. Bu kompleks işlemler, müthiş bir hızla ve kusursuzca gerçekleşirken sizin bunlardan haberiniz bile olmaz.

Konuştuğumuz Zaman Birbirimizi Nasıl Anlarız?

Yeryüzünde bilinen 6000’i aşkın dil vardır. Değişik insan toplulukları 6000 ayrı dil aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurarlar. Bu dilleri meydana getiren binlerce kelime ve bu kelimeleri cümleler haline getiren dilbilgisi kuralları birbirinden büyük ölçüde farklıdır.

William Nagy ve Richard Anderson adlı iki psikoloğun İngilizce konuşan ülkelerde gerçekleştirdikleri çalışmalar temel alınarak yapılan tahminlere göre, ortalama bir kişi okul yaşamına başlarken 13 bin, liseyi bitirdiğinde ise 60 bin kelime bilir. Kültürlü bir yetişkin için bu sayı 120 bindir. Zihnimizdeki bu dev sözlüğü oluşturmak için basit bir hesapla 1 yaşından 17 yaşına gelene kadar, günde 10 kelime ya da uyanık geçirdiğimiz her 90 dakikada bir yeni bir kelime öğrenmemiz, üstelik öğrendiğimiz her kelimeyi de bir daha hiç unutmamamız gerekir. Oysa bilinçli olarak böyle bir çaba sarf etmeyiz. Kelimeler, biz farkında bile olmadan zihnimizde yerlerini anlamlarıyla birlikte alırlar. Steven Pinker isimli bilim adamı bu mucizeyi şöyle vurgulamıştır:

"Dil kullanımındaki mucizeler öğrenme hızıyla sınırlı değildir. Bir başkasının söylediği bir kelimeyi saniyenin yalnızca beşte biri kadar bir sürede anlarız. Bu süre o kadar kısadır ki, karşımızda konuşan kişi daha sözünü tamamlamadan anlamını kavrarız. Yazılı bir kelime için ise, bu süre daha da kısadır: Bir saniyenin sekizde biri. Beynimizin bir kelime üretmesi de hemen hemen aynı oranda hızlıdır ve saniyenin dörtte biri kadar bir zamanda bir nesneyi isimlendirecek kelimeyi buluruz. Yine saniyenin dörtte biri sürede, bu kelimeyi söylemek üzere ağzımız ve dilimiz programlanır."(Steven Pinker, Language Instinct: How the Mind Creates Language, , Harper Perennial, 1994)

İlk Kez Duyduğumuz Cümleleri Anlamakta Neden Hiç Zorlanmıyoruz?

Dilin özellikleri konusunda ilgi çekici olan ayrı bir yön ise, belirli sayıda kelime ile kurulabilecek olan cümle olasılıklarının fazlalığı ve insanın tüm bu olasılıkları anlayabilme yeteneğidir. Her dilde sınırlı sayıda kelime vardır. Ancak bir cümlenin uzunluğu için bir sınır olmadığı gibi, kelimeler ve kelime grupları da sayısız kombinasyonla biraraya gelebilir. Örneğin 20 kelimelik bir cümlenin değişik şekillerdeki kurulma biçimlerine bakarsak, ortaya yüz kentilyon (1020) olasılık çıkar. Bu cümleleri ardı sıra söylemek için yaklaşık olarak evrenin ömrünün yüz katı bir zaman gerekmektedir. Dolayısıyla, kullandığımız veya duyduğumuz herhangi bir cümle genellikle ilk defa karşılaştığımız bir cümledir. Oysa biz duyduğumuz bir cümle ile ilk defa karşılaşsak bile, onu doğru bir biçimde anlamakta hiç zorlanmayız.

Konuşma Yeteneği Zihnimize İşlenmiştir

Dilin kompleks yapısı konusunda dilbilimcilerin çoğunluğu tek bir görüş çevresinde toplanmışlardır. Noam Chomsky’nin başını çektiği bu yaygın görüşe göre, bir çocuğun konuşabilmesi için o çocuğun beynine, önceden yerleştirilmiş, dile ait özelliklerin olması gerekir. Chomsky konuşmanın, diğer bildiklerimizden farklı olarak, öğrenilmeden kazanıldığını şöyle ifade eder:

"Gramer ve sağduyu, herkes tarafından, çaba göstermeden, çabuk, düzenli bir biçimde sadece bir topluluğun içinde en az etkileşimle, ilgi ve karşılaşma ile ve yaşamakla elde edilir. Belirgin bir öğretime ve eğitime gereksinim yoktur ve eğer bu olacaksa da son duruma katkıları çok sınırlı olur... Oysa, örneğin fizik bilgisi seçici olarak eziyetli bir biçimde kuşaklar boyunca sıkça çalışarak, titiz deneylerle kişisel deha ile ve genellikle titiz bir öğretimle kazanılır".( Noam Chomsky, On Language: Chomskys classic works: Language and responsibility and reflections on language in one volume, New Press, 1998, s.144)

Chomsky, bu sözleriyle, konuşmanın öğrenilmediğini, dilin temel yapı taşlarının doğuştan zihinde var olduğunu öne sürer. Gerçekten de, dil o kadar karmaşık bir yapıya sahiptir ki, eğer buna bizi hazırlayan bir iç sistem olmasa, öğrenmesi de öğretilmesi de olanaksızdır.

Açıktır ki dil ve ona bağlı sistemler, en ince ayrıntılarıyla birlikte yaratılmış, insanın hizmetine verilmiştir. Bu bilginin sahibi, ne insanın kendisidir, ne de gelişigüzel kazalar ve rastlantılara dayalı evrimci varsayımlardır. Bu temel kavramları, seslendirilen kelimeleri, sembollerle düşünmeyi ve bunlara sahip olan insanı yoktan yaratan Yüce Allah’tır.

Allah’ın Öğrettiği Kelimeler

Dilin kökeni konusundaki tüm bilimsel bulgular, asırlar önce Kuran’da açıklanmış bir gerçeğe dikkat çekmektedir: İlk insan olan Hz. Adem'e, yeryüzündeki bütün canlılardan farklı olarak, isimler ve kavramlarla düşünme, bu isim ve kavramları sembollere çevirerek dil ile haberleşme yeteneğini Allah vermiştir. Bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilir:

"Hani Rabbin, meleklere: Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim demişti. Onlar da: Biz Seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? dediler. (Allah:) fiüphesiz sizin bilmediğinizi Ben bilirim dedi. Ve Adem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: Eğer doğru sözlüyseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin dedi. Dediler ki: Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın. (Allah:) Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da Ben bilirim." (Bakara Suresi, 30-33)


İşte, insanın diğer tüm canlılardan farklı olarak isimleri bilmesinin nedeni, Allah’ın bu yeteneği ilk insan Hz. Adem’e bahşetmiş olmasıdır. Allah insanı yaratmış ve ona, dünya üzerindeki başka hiçbir canlıda olmayan, kavramlarla düşünme ve konuşma yeteneğini bahşetmiştir. Nitekim insanlar için en doğru yol gösterici olan Kuran’da, Rabbimiz bize, kavramlara karşılık gelen isimlerle konuşmayı öğrettiğini açıkça bildirmektedir. Unutulmamalıdır ki, insanın tüm bildiğini ona öğreten Allah’tır. Alak Suresinin ilk ayetlerinde şöyle buyrulur:

"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alaktan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir; ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti." (Alak Suresi, 1-5)

İstediğimiz sözcüklerin ağzımızdan çıkması için, ses tellerinin hangi açıklıkta, ne kadar titreşmesi gerektiğini, ağzımızdaki, dilimizdeki, boğazımızdaki, yüzlerce kastan hangilerini, hangi sıra ile kaç defa, ne oranda kasıp gevşeteceğimizi, ciğerlerimize kaç santimetreküp hava alıp, bu havayı hangi hız ve aralılarla boşaltmamız gerektiğini oturup da hesaplamayız. Nitekim istesek de bunu yapamayız! Çünkü ağzımızdan çıkan tek bir kelimenin oluşumu, insanın solunum sisteminden sinir sistemine, kaslarından kemiklerine kadar uzanan pek çok yapının uyumlu çalışmasının bir sonuçudur.

Dil kurallarının sayısını, cümlelerin sozsuza yakın sayısı ile kıyaslayan ünlü dil bilimci Lieberman, dilbilgisi kurallarının tam olarak ortaya konmadığını belirtmektedir. Oysa 3 yaşındaki bir çocuk dil bilimcilerin açıklayamadıkları bu kuralları kullanarak konuşmaktadır.

Elektronik Teknolojiler İnsanın Dil İşleme Hızına Ulaşamıyor

Günümüzde en ileri teknoloji kullanılarak üretilen bilgisayarların, bir kelimeyi duyma ve anlama hızları, bizim hızımızdan beş kat daha yavaştır ve %15’lere varan hata payları vardır. Teknolojinin bu konudaki hızı mikroişlemci hızıyla orantılı olmadığı için, mikroişlemcilerin hızının artması ile aradaki fark kapatılamamaktadır. Ayrıca bilgisayarlara programlarında olmayan bir kelime (örneğin bir özel isim) söylendiğinde, bu kelimenin harflerinin tek tek bilgisayara kodlanması gerekmektedir.

Bildiğimiz Farklı Diller Birbirine Nasıl Karışmıyor?

İki dil bilen kişilerin, konuşurken iki dili birbirlerine karıştırmadıkları herkes tarafından bilinir. Günümüzde, gelişmiş tekniklerle yapılan çalışmalar, Allah'ın beynimizde farklı dilleri karıştırmamızı engelleyen filtreye benzer bir düzen yarattığını ortaya koymaktadır.

Son teknoloji ürünü aletler, konuşurken beynimizin belirli bölgelerinde oluşan elektriksel değişiklikleri göstermektedir. Bu tekniği kullanan bir grup bilim adamı İspanyolca ile Katalanca (İspanya'nın kuzey doğusunda konuşulan bir dil) konuşan insanlar üzerinde bir çalışma yürüttü. Yapılan gözlemler sonucunda uzmanlar iki farklı dil konuşan kişiler için "ilk olarak beyinlerindeki sözlükten kelimeleri tarayarak bir dilin diğeri ile karışmasını engelliyorlar" şeklinde açıklama yaptılar. Konuşanlar bir dilden diğerine geçtiklerinde, o dile ait olmayan kelimeleri tanıyan ve dışlayan filtreleri değiştirmektedirler. Asıl soru; insan beyni bunu nasıl kontrol edebilmektedir?

Kuşkusuz konuşabilmemizi sağlayan ağız, dil, dudak, ses telleri, sinirler, beyin ve diğer organlarımızla birlikte bizi yaratan Allah, on binlerce kelimeden oluşan dilleri karıştırmadan, kelimeleri akıcı bir şekilde ağzımızdan çıkarmamızı da sağlamaktadır. Yüce Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmektedir:"İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti."(Rahman Suresi, 3-4)

18 Nisan 2008 Cuma

Enzimlerin Hayatımızdaki Önemi



Tek bir enzimin eksikliği ile insan nesli yok olabilir. Bunu görmek için sadece bir örnek dahi yeterlidir…

Sinir hücreleri vücudumuzu bir ağ gibi sarar. Bu sinir ağı üzerinde sürekli bir bilgi akışı gerçekleşir. Sinirler boyunca ilerleyen elektrik sinyalleri, beyin ve organlar arasında her an sayısız emir ve uyarı taşırlar. Ancak sinir hücreleri vücudun bir ucundan diğer ucuna uzanan tek parça kablolar şeklinde değildir. Ucuca eklenmişlerdir, ama aralarında boşluklar vardır. Birbirlerine değmezler bile. Peki elektrik akımı bir sinirden ötekine nasıl geçmektedir? İşte bu noktada çok karmaşık bir kimyasal sistem devreye girer. Sinir hücreleri arasında özel bir sıvı vardır ve bu sıvıda çok özelleşmiş bazı kimyasal enzimler yer alır. Bu enzimlerin "elektron taşıma" gibi olağanüstü bir özellikleri vardır. Elektrik sinyali bir sinirin ucuna ulaştığında, elektronlar bu enzimlere yüklenir. Enzimler de sinirler arası sıvıda yüzerek taşıdıkları elektronları diğer sinire aktarırlar. Elektrik akımı böylece bir sonraki sinir hücresine geçerek akmaya devam eder. Bu işlem saniyenin çok küçük birimlerinde gerçekleşir ve elektrik akımı en ufak bir kesintiye uğramaz. Görüldüğü gibi insan vücudu her parçasıyla tamam olsa, tek bir enzimin eksikliği bile insan diye bir canlının var olmaması için veya o canlının fonksiyonlarını yerine getirememesi için yeterlidir. Aynı durum diğer binlerce enzimden herhangi birinin eksikliği için de geçerlidir. Sonuçta bir canlının, evrimin iddia ettiği gibi milyonlarca sene kör tesadüflerle tamamlanmayı bekleyebilecek bir lüksü yoktur. Ortada tek bir gerçek vardır, insan dahil tüm canlılar, şu anki kusursuz ve eksiksiz yapılarıyla bir kerede var olmuş, yani her birini Yüce Allah kusursuzca yaratmıştır.

Bu makale, Milli Gazete gazetesinde 06 Nisan 2008 tarihinde yayınlanmıştır.

16 Mart 2008 Pazar

Vücudumuzun Hayat Kaynağı Kalp

Sizin için vücudunuzdaki bu sistemi ve hayati öneme sahip diğer tüm sistemleri yaratan, en kusursuz şekilde bedeninize yerleştiren Yüce Allah’tır. Sonsuz güç sahibi Allah, dünya tarihi boyunca yaşamış ve şu anda yaşayan tüm insanları aynı mükemmel sistemlere sahip olarak yaratmaktadır.

Bu filmde, bedeninizde durmaksızın dolaşan ve hücrelerinize her an hayat taşıyan kanın itici gücünü, yani kalbin sizin için ne kadar büyük bir nimet olduğunu görecek, onu Yaratan Rabbimiz’in varlığına ve kudretine bir kez daha tanık olacaksınız. Allah, yaratmasındaki kudretini dinimizin mukaddes kitabı Kuran'da şöyle haber verir:

"Görmüyorlar mı; gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için kendisinde şüphe olmayan bir süre (ecel) kılmıştır. Zulmedenler ise ancak inkarda ayak direttiler." (İsra Suresi, 99)

2 Şubat 2008 Cumartesi

Canlılığın Bilgi Kaynağı: DNA

Gelişen bilimin ortaya çıkardığı tablo, canlıların asla tesadüflerle ortaya çıkamayacak kadar kusursuz bir düzenliliğe ve son derece kompleks bir yapıya sahip olduğudur. Bu ise canlıların üstün bir güç ve bilgi sahibi olan bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarının delilidir. Örneğin son dönemde, İnsan Genomu Projesi vesilesi ile gündemde olan insan genindeki kusursuz yapı, yani Allah'ın eşsiz yaratması bir kere daha gözler önüne serilmektedir.

Amerika'dan Çin'e kadar birçok ülkeden bilim adamı, yaklaşık 15 sene boyunca DNA molekülünün 3 milyar basamağını okumak ve sıralarını belirlemek için uğraştılar. 2003 yılının Nisan ayında da bu projenin ilk aşamasını tamamlamayı başardılar. Ancak asıl cevap bekleyen kısım, insan genomundaki bu harflerin dizilimi ile kodlanan bilgi ve bunun hücredeki kullanılış şeklidir. Dolayısıyla insan genomunun dökümünün yapılması, her ne kadar heyecan verici, önemli bir gelişme olsa da, İnsan Genomu Projesi'nin başında bulunan Dr. Francis Collins'in de "İnsanın kullanım kılavuzunda ilk defa bir bölümü tamamlayabildik" sözleriyle belirttiği gibi, DNA'daki bilginin deşifresi için daha henüz ilk adım atılmıştır.

Bu bilginin deşifresinin neden bu kadar uzun sürdüğünü anlayabilmek için DNA'ya sığdırılan bilginin genişliğini ve fonksiyonlarını anlamak gerekir.



Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) Yücedir.
(Yasin Suresi, 36)


DNA'nın Sır Dolu Yapısı

Teknolojik bir ürünün veya tesisin yapımı ve yönetiminde insanoğlunun yüzyıllar boyunca elde ettiği tecrübe ve bilgi birikimi kullanılır. Dünyanın en ileri ve karmaşık tesisi olan insan vücudunun inşası için gereken bilgi ve tecrübe ise DNA'da saklıdır. DNA, hücre çekirdeğinde titizlikle korunan oldukça büyük bir moleküldür ve bu molekül insan vücudunun bir nevi bilgi bankasıdır. DNA'da korunan bilgiler, insanın saç ve gözlerinin renginden, boyunun uzunluğuna kadar tüm fiziksel özellikleri ile birlikte, hücrelerde ve vücutta meydana gelen binlerce farklı olayı ve sistemi de kontrol eder. Örneğin, insanın kan basıncının alçak, yüksek veya normal olması bile DNA'daki bilgilere bağlıdır.



Burada vurgulanması gereken önemli nokta, daha ilk insandan itibaren milyarlarca insanın hücresinde yer alan trilyonlarca DNA'nın şimdiki mükemmellik ve karmaşıklığıyla birlikte varolageldiğidir. Akıllara durgunluk veren yapı ve özellikleriyle, böyle bir molekülün, evrimcilerin öne sürdüğü gibi tesadüfler sonucu oluşmasının ne derece mantık dışı olduğunu ilerleyen satırları okudukça sizler de daha net göreceksiniz.

1 Şubat 2008 Cuma

Uzman Karıncalar

Karıncalarda organizasyon, belirli bir işte uzmanlaşma ve iletişim, neredeyse insanlar arasında olduğu kadar başarılıdır. Öyle ki, insanlar bugün karıncalar arasındaki uyumlu sistemi örnek almaktadırlar. Aşağıdaki alıntı bu konuyu örneklendirmektedir:

Bilgisayar uzmanları bugün, karıncalardaki kollektif davranış biçimlerini laboratuvarlarda robotlarla üretmeye çalışıyorlar. Çok gelişmiş, ileri programlar yerine, kendi aralarında işbirliği yapan, "basit" enformatik unsurlardan oluşan robotlar üzerinde yoğunlaşıyorlar. Bu çalışmalarda temel ilke aynı: Çok gelişmiş bir robot oluşturmak yerine, daha az "zeki" bir sürü robot geliştirmek, ama bunlardan tıpkı karınca kolonisinde olduğu gibi en "karmaşık" görevleri üstlenmelerini beklemek... Bu robotlar tek tek ele alındıklarında "zeka" açısından çok gelişmiş olmayacaklar, ama ortak hareket dürtüsüyle işbölümünü gerçekleştirecekler. Çünkü, en basit enformatik bilgileri birbirleriyle değiş tokuş etme yeteneğine sahip olacaklar. Bir karınca kolonisindeki hayat ve işbölümü tarzı , NASA'yı bile etkilemiş... Kuruluş, Mars gezegenindeki araştırmalar için gelişmiş bir tek robot göndermek yerine, birçok karınca-robot göndermeyi planlıyor. Böylece birkaç tanesi tahrip olsa bile, ekibin ayakta kalanları görevlerini tamamlayabilecekler.

16 Ocak 2008 Çarşamba

KÖPEK BALIĞI


İri köpekbalıkları da denizlerdeki pekçok canlı gibi planktonlarla beslenirler. Köpek balıkları, yüzgeçlerini bir filtre gibi kullanırlar ve deniz suyunu buradan geçirerek planktonları toplarlar. Kuzey Denizi'nde her Kasım ayında plankton yoğunluğu azaldığı için köpekbalıkları besin ararken her zaman harcadıklarından çok daha fazla enerji harcamak zorunda kalırlar. Bu nedenle bir süre sonra güçsüz kaldıkları için yemek aramayı bırakıp, dibe çökerler ve kış uykusuna yatarlar. Okyanusun derinliklerinde aylarca hareket etmeden ve hiç beslenmeden yaşayabilirler. Bu sırada kalpleri sanki çalışmıyormuş gibi çok yavaş atar.

The Ocean World of J. Cousteau, Quest for Food, s.16

500 Elektrik Alıcısıyla Karanlıkta Cisimleri Ayırt Eden Canlı: Fil Balığı



Orta Afrika sularında yaşayan ve yaklaşık 10 cm. büyüklüğünde olan fil balığı (Gnathonemus petersii) yolunu elektrik sinyallerine göre bulur. Bu özelliği sayesinde tamamen karanlık bir ortamda bir cismi uzaktan tanıyabilir ya da ölü bir organizma ile yaşayan bir organizmayı birbirinden ayırt edebilir. Bonn Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı balığın sahip olduğu bu mükemmel sistemi inceleyerek Yüce Allah’ın yaratış sanatına delil oluşturan çarpıcı sonuçlar elde etmişlerdir.

Dedektör Görevi Gören Çene

Fil balığı çakıl kaplı deniz dibine yaklaşarak kafasını yere meyilli tutarak yüzer. Yavaş yavaş yüzerken hortuma benzeyen uzun çenesi ile deniz dibini birkaç mm mesafeden sağdan sola doğru sürekli olarak tarar. Fil balığı bu haliyle, dedektörle altın arayan hazine avcılarına benzetilebilir.

Peki, Balık Niçin Deniz Dibini Sürekli Olarak Tarar?

Aslında balığın yaptığı bu işlemin tek bir amacı vardır: Dipteki tortuların arasında en sevdiği yiyecek olan ölü nematocera larvalarını bulmak… Bonn Üniversitesi’nden zoologlar suyun dibine larvaları saklayarak fil balığının bunları bulup bulamayacağını ve ne kadar derinliğe kadar bunları bulabildiğini araştırmışlardır. Sonuç bilim adamları için çok şaşırtıcı olmuştur, çünkü balık her seferinde kusursuz bir yetenekle yiyeceklerin yerini bulmuştur. Aslında bu sonucun ortaya koyduğu çok önemli bir gerçek vardır. Bu gerçek, Yüce Allah’ın Rezzak (Rızık veren, insanların faydasına olmak üzere nimetlerini veren) sıfatının canlılar üzerindeki tecellisidir. Her canlıya rızkı veren Rabbimiz canlıların bu rızkı bulabilmesi için onlara mükemmel sistemler de bahşetmiştir. Rabbimiz bu gerçeği bir Kuran ayetinde şöyle haber verir:

“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır.” (Hud Suresi, 6)

Fil Balığı Çenesini Nasıl Kullanır?

Fil balığının filin burnunu andıran organı gerçekte bir burun olmayıp alt çenenin uzamış bir parçasıdır. Buruna benzeyen bu çene, çevresindeki cisimleri hassas şekilde algılamasını sağlayan 500’den fazla elektrik sensörü içerir. Bu özellik sayesinde balık geceleri avlanır. Kuşkusuz gece avlanmanın balığa sağladığı en büyük avantaj gündüz saklanabilmesi ve yırtıcı balıklara av olmamasıdır.

Fil balığının çenesi aslında gözleri gibi işlev görür. Kas hücreleri düzenli olarak birkaç volt büyüklüğünde elektrik sinyalleri üretirler. Balık saniyede 80 kez bu bataryayı açıp kapayarak etrafına bakar. Aynı zamanda vücudunda yaratılmış olan sensörler aracılığıyla elektriksel alanları ölçer. Yakınındaki objeler yaydıkları elektrik ile balığın hedeflediği objenin elektrik sinyallerini bozsalar dahi fil balığı hayranlık uyandıran kompleks bir işlemle etrafındaki objelerin görüntülerini algılar ve hedeflediği objeyi şaşırmadan bulur. Balığın sahip olduğu bu özellik araştırmacılar tarafından birçok kez denenmiş hatta araştırmacılar katı objeler yerine elektriksel sinyaller kullandıklarında dahi balık yolunu ve hedefini şaşırmamıştır. Bu durum elbette canlılığın tesadüflerle oluştuğunu iddia eden evrim teorisinin basit ve akıl dışı mantığı ile açıklanamayacak kadar kusursuzdur ve Rabbimiz’in mükemmel yaratma sanatının delillerinden yalnızca biridir.

Fil Balığının Hassas Algılayıcıları Allah’ın Yaratma İlminin Tecellilerindendir

Araştırmalar balığın algılamasının sadece cismin yerini bulmakla sınırlı kalmadığını aynı zamanda cisme dokunmadan onun ölü ya da canlı olduğunu anladığını ortaya koymuştur. Balık bu işlemi kendi elektriksel duyusu ile karşısındaki varlığın akım depolama kapasitesini ölçerek gerçekleştirmektedir. Ölü bitkiler ve hayvanlar akım depolayamadıkları için balık bunların ölü olduklarını algılar.

Balık elektrik akımı duyusu sayesinde karşısındaki materyalin malzemesi hakkında da bilgi sahibi olur. Örneğin metal görüntüsü çok parlak olup iletken olmayan maddelere nazaran balığın etrafındaki elektrik akımını zayıflatır.

Fil balığı birkaç milimetrelik mesafe farkını bile ölçebilecek hassasiyete sahiptir. Bunu cisimlerden gelen elektriksel görüntülerin bulanıklığının artmasına göre aradaki mesafeyi hesaplayarak yapmakta ve bulanıklığın derecesine göre uzaklığı hesaplayabilmektedir.

Buraya kadar sayılan tüm bu özellikleri birkaç cm’lik bir balığın başarması elbette imkansızdır. Balığın cisimlerin canlı mı ölü mü olduğu, sahip oldukları özellikler ve cisimlerin uzaklığı gibi kavramlar hakkında aslında en küçük bir bilgisi dahi yoktur. Ancak, Yüce Allah’ın ilhamı ile bu üstün donanımlara sahip olmuştur ve bu donanımları ancak Allah izin verdiği sürece rızkını bulmak veya kendini korumak için kullanabilir. Bir canlının, yaşadığı ortama uygun ve kendisi için hayati olan son derece özel bir sistemle donatılması, ancak onu var eden, ihtiyaçlarını ve bulunduğu ortamı bilen ve tüm bunları bir canlıda yaratmaya kadir olan, Alim ve Aziz olan Allah'a aittir. Bu gerçek bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:

"Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)" (Hud Suresi, 56)

Kirliliğe Karşı Balık Dedektörü

Ana vatanı Nijerya olan 10 cm. boyundaki fil balığı, çamurlu sularda gözlerini çok az kullandığı için yolunu düzenli olarak yaydığı elektrik sinyalleri ile bulur. Normalde, dakikada 300–500 sinyal yaymasına rağmen suyun kirlilik oranı arttıkça dakikada ürettiği sinyal sayısı 1000'i aşabilir.

İngiltere'nin Bourmounth şehrinde kirliliği ölçmek için, fil balıklarından faydalanılarak yapılan dedektörler kullanılmaktadır. Bourmounth'daki bir su şirketi, Stour nehrinden aldığı su örneklerini 20 fil balığının kontrolüne vermiştir. Her balık nehirden gelen su ile doldurulmuş bir akvaryumda yaşatılmaktadır. Akvaryumlardaki alıcılar sinyalleri alıp bağlı oldukları bilgisayarlara iletmektedir. Eğer su kirli ise balığın artan sinyalleri tespit edilerek bilgisayar aracılığı ile alarm verilmektedir.

13 Ocak 2008 Pazar

MERMİ VE ZIPKIN ATARAK AVLANAN DENİZ CANLILARI

Okyanusların derinliklerinde ihtişamlı ve rengarenk bir dünya vardır. Bu renkli dünya; içinde barındırdığı canlıların akılcı avlanma taktikleri ve kusursuz tasarımlarıyla inceleyenleri hayrete düşürmektedir. Deniz gülleri ve deniz salyangozları da derin sularda yaşayan ve avlanma taktikleri ile
dikkat çeken tasarım harikası bu canlılardandır.
Anemonların Zehirli Mermileri
Deniz gülü olarak da bilinen anemonlar, zehirli mikroskobik mermiler atarak avlanan omurgasızlardır. Görme duyuları yetersiz olan bu canlılar, avlarının yerini titreşimlere hassas olan alıcıları sayesinde tespit ederler. Kapsül şeklindeki zehirli mermilerini saniyede 2 m gibi bir hızla avlarına fırlatırlar.
Kapsülleri kimyasal ve dokunma olmak üzere iki farklı mekanizmayla fırlatan anemonların, bu yöntemlerini daha yakından tanımak için bir dizi deney yapıldı. Deneylerden birinde deniz gülü bir havuza yerleştirilerek, karidesin dış kabuğu bir tür şekere batırıldı. Daha sonra küçük titreyen bir çubuk deniz gülüne dokundurularak farklı şeker yoğunluklarında ve titreşim frekansında kaç tane mermi fırlattığı hesaplandı.
Şeker yokken 55 Hzlik titreşimle mermi fırlatma mekanizması harekete geçerken, şekerin eklendiği durumda 5 Hzlik titreşim mekanizmayı harekete geçirmeye yeterli oluyordu. Bu hassas ölçümü, üstünde yer alan küçük uzantılar yardımıyla yapan bu canlı normalde 50 Hzlik frekansa karşı duyarlıyken, karidesin dış kabuğu kitin tabakası gibi şeker içeren bir madde tespit edince küçük uzantılarını uzatarak 5 Hzlik bir değeri algılayabilecek duruma gelmektedir. Bu da deniz güllerinin aynı zamanda kimyasal maddelere karşı da duyarlı bir yapısı olduğunu göstermektedir. Şeker içeren maddenin algılanmasından kısa bir süre sonrasında ise mermi fırlatma mekanizması devreye girerek avını vurmaktadır.
Zıpkın Atan Deniz Salyangozu
Bir tür deniz salyangozu olan conus striatus ise, zıpkın atarak avlanır. Salyangoz, emme borusundan 1,5 mmlik minik zıpkınını fırlatarak avı olan palyaço balığını vurur. Balığın sinir sistemi felç olarak hareketsiz kalır, bu esnada salyangoz balığı yutar. Birçok çeşidi bulunan deniz salyangozlarının, oklu deniz salyangozu gibi 15 cm uzunluğunda büyük türleri de vardır. Bu tür bir salyangoz, vücudunda her an kullanılmaya hazır 50 kadar zıpkını tutar. Bu zehirli zıpkınları vücudunun dışında zehir keseciği denilen odada bulundurur ve fırlattığı her zıpkının yerine yenisi üretilir.
Kuşkusuz böylesine detaylı olarak tasarlanmış avlanma yöntemlerini, bu yöntemleri kullanmalarını sağlayan vücut özelliklerini, fırlattıkları maddenin karşı tarafta meydana getireceği etkiyi okyanusun derinliklerinde yaşayan deniz güllerine ve deniz salyangozlarına ilham eden, onları ve evrendeki her şeyi yaratan Allahtır. Okyanuslar Allahın sonsuz yaratma gücünün sergilendiği örneklerden yalnızca biridir. Yüce Allahın her yeri ilmi ile kuşattığı bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:
Gaybın anahtarları O'nun Katındadır, Ondan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitaptadır. (Enam Suresi, 59)

12 Ocak 2008 Cumartesi

SEVİMLİ BEYAZ KUZULAR

Belki dikkatinizi çekmiştir, kuzuların hepsi küçük, sevimli ve masum yüzlüdür. Bir de yine onlara benzeyen fakat daha iri olanları vardır. Bunlar da kuzunun annesi olan koyunlardır. Kuzuyla annesi arasında çok güçlü bir bağ olduğunu biliyor muydunuz? Bu güçlü bağ, koyun kuzuyu doyurmaya başladığı zaman oluşur. Belki dikkatinizi çekmiştir, kuzuların hepsi küçük, sevimli ve masum yüzlüdür. Bir de yine onlara benzeyen fakat daha iri olanları vardır. Bunlar da kuzunun annesi olan koyunlardır. Kuzuyla annesi arasında çok güçlü bir bağ olduğunu biliyor muydunuz? Bu güçlü bağ, koyun kuzuyu doyurmaya başladığı zaman oluşur. Koyun, kuzuyu doğurduğu an, onu diliyle temizlerken aldığı tadı ve kokuyu bir daha asla unutmaz. Bu yüzden de başka tat ve kokudaki kuzuyu yanına kabul etmez. İnsan bile hastanede kendisine başkasının bebeği verilse bunu fark edemezken, koyunun kendi yavrusunu kalabalık bir sürünün içinden yanılmadan bulması gerçekten hayret vericidir. Oysa, koyunun kendi yavrusunu tanımak için fazla zamanı yoktur, doğum yaptığı an bunu başarmak zorundadır. Yoksa o kalabalık sürüde bir daha kuzusunu asla bulamaz. Ama böyle bir sorun yaşanmaz. Çünkü, Allah, koyuna yavrusunu doğurduğu an, tadını ve kokusunu öğrenmek için hemen yalaması gerektiğini ilham etmiştir. Peki yağmurlu havalarda kuzuların yağmurdan korunmak için ne kullandıklarını biliyor musunuz? Postlarını!... Kuzu postu, çok yumuşak ve yağlı bir tabakadan oluştuğu için kuzunun ıslanmasına engel olan bir yağmurluk görevini görür. Böylece yağmurlu havalarda tüylerinin kıvrık ve kuru kalmasını sağlar. (www.hayvanlaralemi.net) Ayrıca, bu sevimli kuzuların en büyük özelliklerinden biri geviş getirmeleridir. Siz hiç geviş getiren bir hayvan gördünüz mü? Görmediyseniz anlatalım. Ot yiyen hayvanların bir kısmı geviş getirirler. Bu hayvanların 4 adet midesi vardır. Hayvan yemek yediği zaman besin ilk önce mideye gider, bir süre sonra ağza gelir. Hayvan tekrar çiğnedikten sonra ise diğer mideye gider. Bu işleme "geviş getirmek" denir. Rabbimiz, bazı hayvanlara sindirimi zor besinleri kolay hazmetmeleri için böyle bir özellik vermiştir. Koyunların ve kuzuların bizim için birçok yararı vardır. Bize her gün süt verirler. Sütün içindeki kalsiyum kemiklerimizin ve dişlerimizin gelişimi için çok önemlidir. Sütten yoğurt, peynir gibi temel gıdalar yapılır. Pasta, börek ve diğer yemeklerde de bunlar kullanılır. Kısacası süt en çok kullandığımız ve bize en faydalı olan gıdalardan biridir. Ayrıca yünlerinden elde edilen ipliklerle de giyinmemiz için kumaş üretilir. Birçok kullanım alanı olan iplikler yaşamımızı çok kolaylaştırmıştır. Allah'ın insanlara indirdiği kitap olan Kuran'da da bu hayvanların insanlara sağladığı faydalar aşağıdaki ayetlerde bildirilmiştir: "... Size hayvan derilerinden hem göç gününde, hem de yerleşme gününde kolaylıkla taşıyabileceğiniz evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir zamana kadar giyimlikler döşemelikler ve (ticaret için) bir meta kıldı." (Nahl Suresi,80) "... İçenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz." (Nahl Suresi, 66) Ayetlerde söylendiği gibi koyunlardan ve kuzulardan çok fazla yararlanıyoruz. Allah'ın bizim için yaratmış olduğu bu nimetler için çok şükretmeliyiz.

TEKNOLOJİ DOĞADAKİ CANLILARI ÖRNEK ALIYOR

ALARM SİNYALİ VEREN BİTKİLER

Toprağa bağlı sabit duran bitkilerin tehlikeden kaçamayacaklarını, dolayısıyla düşmanlarına hemen teslim olacaklarını düşünebiliriz. Ancak yapılan araştırmalar durumun hiç de düşünüldüğü gibi olmadığını ortaya çıkarmıştır. Bitkiler de şaşırtıcı taktiklerle düşmanlarının üstesinden gelmektedirler.
Örneğin bitkiler, yapraklarını kemiren böcekleri uzaklaştırmak için kimi zaman zararlı kimyasallar üretirler, kimi zaman da bu böceklerle beslenen avcı böcekleri çeken kimyasal kokular yayarlar. Kuşkusuz her iki taktik de son derece ustacadır. Nitekim tarımsal alanda yapılan faaliyetlerde bu savunma stratejisi, çok etkili bir yöntem olarak taklit edilmeye çalışılmaktadır. Almanya'daki Max Planck Kimyasal Ekoloji Enstitüsü'nde 'bitki savunması genetiği' alanında çalışmalar yapan Jonathan Gershenzon, bu akılcı stratejiyi gereği gibi taklit edebilirlerse, gelecekte tarımsal ilaçlamaların zehirsiz yapılabileceğini düşünmektedir. 1



Bazı bitkiler tırtıllar tarafından saldırıya uğradıklarında hemen bu tırtıllarla beslenen avcı böcekleri kendilerine çeken, uçucu bir kimyasal madde salgılar. Yardıma çağrılan böceklerin özelliği ise yumurtalarını tırtılların içine bırakmalarıdır. Tırtıldan habersiz onun içinde barınan ve yumurtadan çıkan larvalar ise, bu tırtıllarla beslenerek büyüme imkanı bulurlar. Böylece ekine zarar veren tırtıllar dolaylı bir strateji ile imha edilir.
Bitkinin, yapraklarının bir tırtıl tarafından yendiğini anlaması ise yine kimyasal yöntemlerle gerçekleşir.
Bitki, yapraklarını kaybettiği için değil, tırtılın salyasındaki kimyasallara tepki olarak böyle bir alarm sinyali verir. Basitmiş gibi görünen bu olayda üzerinde durulması gereken pek çok konu vardır. Bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz:
1-Bitki, tırtılın kimyasal salgısını nasıl algılamaktadır?
2-Bitki, alarm sinyali verdiğinde tırtıllardan kurtulacağını nereden bilmektedir?
3-Verilen sinyalin böceklerde davet etkisi yapacağını nereden bilmektedir?
4-Bitkinin, daveti doğru böceklere (saldırgan tırtıllarla beslenen) yapmasını sağlayan nedir?
5-Verilen sinyal sesli değil kimyasal bir salgı şeklindedir. Böceklerin kullandığı kimyasallar da son derece karmaşık bir molekül yapısına sahiptir. Kimyasaldaki en ufak bir eksiklik ya da yanlışlık, sinyalin niteliğini kaybettirebilir. Bu durumda bitki bu sinyali veren kimyasalı kendi kendine nasıl üretebilmektedir?
Şüphesiz beyni bile olmayan bir bitkinin tehlikeler karşısında çözüm üretmesi, bir kimyager gibi kimyasal maddeleri tahlil etmesi, hatta bunu üretmesi, planlı bir strateji yürütmesi mümkün değildir. Kuşkusuz ki, dolaylı yöntemlerle bir düşmanı altetmek akıl gerektiren bir davranıştır. Bitkiyi bu özelliklerle yaratan Yüce Rabbimiz olan Allah'tır.



TİMSAH DERİSİNDEKİ FİBERGLAS TEKNİĞİ
Fiberglas tekniği, teknolojide 20. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Ancak bu malzeme canlılarda, var oldukları ilk günden beri mevcuttur. Örneğin timsahın derisi fiberglasla aynı yapıda bir malzemedir.
Bilim adamları okun, bıçağın ve hatta bazen kurşunların bile işlemediği timsah derisinin neden bu kadar sağlam olduğunu yakın bir zamana kadar bilmiyorlardı. Ancak konuyla ilgili yapılan araştırmalar çok ilginç sonuçlar vermiştir:
Timsahın sırt derisinde özel bir doku bulunmaktadır. Bu dokuya sağlamlığını veren malzeme, içinde kullanılan kolajen proteini lifleridir. Bu liflerin özelliği ise dokuların içerisine eklenerek dokunun yapısını güçlendirmeleridir. Kuşkusuz bu madde (kolajen) bunca ayrıntıya ve özelliğe evrimcilerin iddia ettikleri gibi uzun yıllar içerisinde birbirini takip eden tesadüfler sonucunda sahip olmamıştır. Aksine yeryüzünde daha ilk olarak ortaya çıktığında sahip olduğu mükemmel özelliklerle birlikte Allah tarafından yaratılmıştır.

11 Ocak 2008 Cuma

MUCİZEVİ SAVUNMALAR

Bizim için sıradan olan, vücudumuzdaki olağan tepkiler, aslında mucizevi bir sistemin parçasıdır. Ateşimizin yükselmesinden, bayılmaya, hapşırmaktan, bronzlaşmaya kadar her birinin aslında bu son derece hassas mekanizmanın parçası olduğunu biliyor muydunuz?



Biz farkında olmasak da vücudumuzda her saniye, milyonlarca işlem ve reaksiyon gerçekleşir. Vücudumuzdaki bu hareket, uyku esnasında dahi devam eder. Vücudu, içinde bulunduğu olağan dışı durumdan korumak için devreye giren reaksiyonlardan biri de özel savunma mekanizmalarıdır.
Vücuttaki her sistem, organ ve hücre topluluğu görev dağılımına göre bir bütünlük içerisindedir. Bu sistemde en ufak bir aksama olduğunda düzen bozulur. Bu nedenle insan farkında olsa da olmasa da bu özel savunma mekanizmaları acil durumlarda tıpkı bir ordu gibi insan vücudunu korurlar. Bu koruma sırasında çalışan tüm elemanların ve bu elemanların uyguladıkları yöntemlerin hepsi başlı başına birer mucizedir.
Vücudun acil ihtiyaçlarına göre devreye giren bu özel savunma yöntemleri, bunları öğrenen her insanı hayrete düşürecek niteliktedir. Her aşaması titiz bir plan dahilinde işleyen özel savunma mekanizmalarından bazıları şunlardır:
HIÇKIRMA
Neden...
*Yemek yerken, yutkununca bazen yemek ile birlikte bir miktar da hava alınır. Hıçkırık, yiyeceğin yüzeyine yapışarak sindirim sistemine giren bu havayı atmak için sindirim sisteminin gösterdiği bir tepkidir.
Nasıl...
*Diyafram süratle büzüşerek, çok ani ve hızlı nefes almayı sağlar. Bu arada boğazın üst tarafında, ses tellerinin bulunduğu kısımda bir kapanma olur ve buradan geçen hava bir an bloke edilir. Bu da boğazdan bir sesin çıkmasına neden olur.
*Midedeki bir olayla diyaframın ilişkisi, bu iki organdaki sinirlerin birbirine çok yakın hatta iç içe geçmiş olmalarından kaynaklanır. Bu nedenle daha çok yemek yedikten sonra hıçkırırız. Sindirim işlemi bittikten sonra hıçkırık olmaz.
Etkisi...
*Şimdi hıçkırık refleksini tetikleyen nedenler üzerinden biraz düşünelim. Şayet bu refleks olmasaydı, sindirim sistemimize giren havadan haberimiz dahi olmazdı. Rahatsızlık hissetsek de bu havayı itmemiz için hıçkırık benzeri bir işlemi gerçekleştirmemiz gerektiğini bilemezdik. Kendi irademizle bunu denerken ise rahatsızlığımız daha da artardı. Oysa biz daha bunları hiç düşünmeden bizim için vücudumuzda bir refleks olarak bu önlem alınmıştır. Bu kusursuz mekanizma kullarına karşı çok şefkatli olan Rabbimiz'in sonsuz ilminin delillerinden birini daha gözler önüne sermektedir.
HAPŞIRMA
Neden...
*Hapşırma, burun mukozasında bulunan ve rahatsızlık verebilecek herhangi bir maddenin dışarı atılması ihtiyacı nedeniyle meydana gelen bir reflekstir. Hapşırarak burundan şiddetli bir şekilde hava çıkarılmış olunur.



Nasıl...
*Burun mukozasında rahatsızlık veren herhangi bir madde, bu siniri uyarınca beyne mesaj iletilmiş olur. Bunun karşılığında da, beyindeki refleks merkezleri tarafından hapşırma tetiklenir.
Etkisi...
*Hapşırma esnasında yüz, göğüs ve karın kaslarının birçoğu kasılır. Bu kasılmalar, birbiriyle paralel bir sistem içinde gerçekleşir. Bu paralellik için gerekli program da, beyinde ve omurilikte yer alır. Bu nedenle de, hapşırma hissi başladığında, onu durdurmak çoğunlukla mümkün olmaz. Zaten meydana gelen basınç nedeniyle kılcal damarlarda zedelenmeye de yol açabileceği için, hapşırmanın tutulmaya çalışılması önerilmez.
*Hapşırmadan sorumlu olan sinirler, aynı zamanda gözün dış yüzeyindeki kornea ile de ilişkilidir. Bu nedenle, hapşırdığımızda genellikle gözler de yaşarır. Ve gözler açık tutulamaz.
*Burun solunum yollarımızın giriş kapısıdır. Buradan hava girişini engelleyen, rahatsızlık veren herhangi bir durumda bir koruma olarak hapşırma refleksi devreye girmektedir. Bu refleks ile tamamen istem dışı bir biçimde ani ve çok şiddetli nefes vermiş oluruz. Biz farkında bile değilken bizim adımıza koruma altına alınan vücudumuz, Yüce Allah'ın kusursuz yaratışını gözler önüne seren sayısız delillerden sadece birini oluşturmaktadır.
BAYILMA
Neden...
*Kalp atışının, soluk alma hareketlerinin, gerçekten ya da görünüşte durmasıyla meydana gelen bilinç kaybına "bayılma" denir.
*Bayılmak da tıpkı sözü edilen diğer refleksler gibi istem dışı bir bilinç kaybıdır. Vücudu üstesinden gelemeyeceği bir acı hissinden korumak ve beyne daha fazla kan gitmesini sağlamak amacıyla gerçekleşir. Bu refleks aynı zamanda vücuttaki başka bir problemin de habercisi olabilir. Bu şekilde de önceden tedbir alınmasına yardımcı olur.
*Sinir sistemi çok duyarlı olan kimselerde, bayılmalara daha çok rastlanır. Aşırı heyecan, korku, stres, güneş çarpması, kötü kokular, diş çekilmesi, kan görmek, çok keskin bir sancı, ağrı gibi durumlar bayılmaya neden olabilir.



Nasıl...
*Bayılmadan önce, baş döner, gözler kararır. Çoğunlukla, kulaklar da çınlar. Bunun sonucu olarak, yüz sararır. Nabız, duyulmayacak kadar yavaş atmaya başlar. Eller soğur, dudakların rengi solar. Buna karşılık, alın ve yüz soğuk soğuk terler. Sonunda kişi kendini kaybederek, yere düşer.
Etkisi...
*Herhangi bir müdahale olmadan bayılan kişi, birkaç dakika içinde, yavaş yavaş ayılır, kendine gelir. Önce yüzün rengi düzelir, kalp vuruşları netleşir. Kişi derin bir uykudan uyanırmış gibi, bilincine kavuşur.
ATEŞİN YÜKSELMESİ
*Ateş yükselmesi, insan bedeninin hastalıkla savaşma belirtisidir ve insanı dinlenmeye ve yatmaya zorlar. Böylece vücudun ihtiyacı olan enerji; yürümek, gezmek, çalışmak vs. gibi günlük işlere harcanmamış olur.
*Ateş yükselmesi hastalığın sebep olduğu bir yan etki değildir. Ateş, hastalıkla savaşta insanı dinlenmeye zorlamak için özel olarak ayarlanmış bir güvenlik önlemidir. Bir refleks olmamakla birlikte, tamamen kontrolümüz dışında alınan bu önlem, vücudumuzda biz farkında bile olmadan işleyen kusursuz sistemin bir parçasıdır.
Allah Kullarını Rahmetiyle Kuşatandır
Vücudumuzu incelediğimizde istem dışı işleyen organlara ait, kendi kendini koruyan, iyileştiren ve hiç şaşmadan işleyen hayranlık uyandıran sistemlerle karşılaşırız. Refleksler ve buna benzer savunma mekanizmaları da bu olağanüstü sistemlerin çok önemli birer parçasıdırlar.
Tüm sistemleri en kusursuz şekilde rahmetiyle kontrol eden Yüce Allah, kullarını mükemmel bir düzen içinde yaratmıştır. Öğrendiğimiz her bilgi, bize Allah'ın yüceliğini ve üstün kudretini kanıtlayan birer yaratılış delilidir. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz'in yaratma sanatı şöyle bildirilmiştir:
Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi... (Mümin Suresi, 64)
Kaynaklar:
1. http://www.eyemdlink.com/Test.asp?TestID=28
2. http://www.bilgilik.com/makale/saglik/hastaliklar_ve_rahatsizliklar/bayilma_odev.html
3. http://www.blogcu.com/gezelim/Saglik/
4. http://www.bilgilik.com/makale/saglik/genel/nicin_hickiririz__odev.html
5. http://www.geocities.com/yorulmazi/disease/anestezi.htm
6. http://staff.washington.edu/chudler/chreflex.html

10 Ocak 2008 Perşembe

ADIMLARINI SAYARAK YÖN BELİRLEYEN KARINCALAR

Karıncaların yiyecek aramak için çok uzun mesafeler katedip ardından hiç yanılmadan nasıl tekrar yuvalarına döndükleri uzun yıllardır bilim adamları için önemli bir araştırma konusudur. Özellikle Büyük Sahrada yaşayan çöl karıncalarının dikkat çekici yönlerinden biri olan yön bulma, her ne kadar daha önce Güneşin yönünden faydalandıkları bilinse de, bilim adamlarını bu konuda daha fazla inceleme yapmaya teşvik etmiştir.



Çöllerde, yön belirlemeye yarayacak hiçbir iz veya işaret olmadığı halde, zigzaglar çizerek yem arayan Sahra karıncalarının yemlerine ulaştıktan sonra, gelirken çizdikleri zigzagların aksine düz bir güzergah izleyerek yüzlerce metrelik yollu aşıp yuvalarına geri döndükleri ve bu esnada şaşırtıcı bir şekilde Güneşin yönünden faydalandıkları daha önce bilinmekteydi.
Ancak Almanyadan Ulm ve İsviçreden Zürich Üniversitesi uzmanları araştırmalarını biraz daha genişlettiler ve yoğun bitki örtüsünün bulunduğu yerlerde karıncaların yollarını nasıl buldukları konusunda yeni bir inceleme yaptılar. Sonuçta bu canlıların bulundukları yere, adımlarını sayarak geri döndükleri ortaya çıktı. Söz konusu minik canlıların bu özelliği, elbette hayranlık uyandırıcıydı. Catalglyphis fortis de denilen Sahra karıncaları attıkları adımları sayıyor ve geri dönüşte aynı sayıda adım atarak tekrar yuvalarına ulaşıyorlardı.
Bu sonuca varmak için şöyle bir deney yapıldı:
Bilim adamları, Sahra karıncalarının yuvalarından yemlerine düz bir çizgi boyunca yürümelerini sağladılar. Karıncalar yemlerine ulaştıktan, yani yemleri ile yuvaları arasındaki mesafeyi ezberledikten sonra, karıncaların yarısının ayaklarına fizyolojilerine uygun bir materyalden eklemeler yaparak bacak açış mesafelerini uzattılar. Yani karıncaların adımlarını büyüttüler.
Karıncaların diğer yarısının ise, ayakları bir operasyonla kısaltıldı. Yani adımları küçültüldü. Bacak açış mesafelerinin değiştirilmesindeki amaç, karıncaların yuvalarından çıktıkları andan itibaren öğrendikleri mesafeyi adımları ile ölçüp ölçmediklerini gözlemlemek idi.
Tekrar yuvalarına dönmek üzere bırakılan karıncalardan bacak boyları uzun olan yani daha büyük adımlar atanlar, yuvalarının yanından geçip gidiyordu. Bacakları kısa olup daha küçük adımlar atanlar ise henüz yuvalarına ulaşmadan duruyordu. Ancak karıncalar zamanla yeni ayak boylarına alıştıklarında, adım atışlarını uyarlayarak yuva-yem mesafesini yeniden öğreniyor ve hiç yanılmadan yuvaları ve yemleri arasında gidip geliyordu.
Bu deneyin sonucunda Ulm Üniversitesi nörobiyoloğu Harald Wolf başkanlığındaki araştırma ekibi karıncaların adımlarını saydıkları sonucuna ulaştı.
Karınca hiçbir şuura, akla, karar verme, muhakeme ve yargı yeteneğine sahip olmayan bir canlıdır. Hiç şüphesiz bu canlının kendi iradesi ile yuvasından çıkıp adımlarını sayarak besine gidip, ardından tekrar adımlarını sayarak yuvasına dönmesi mümkün değildir. Sahra karıncaları da, diğer tüm canlılar gibi yaratıldıkları ilk andan itibaren kendilerine verilen ilhamla hareket eder ve kendilerini yaratan Rabbimiz'in emri ve denetimiyle yaşamlarını sürdürürler.
"O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur..." (Hud Suresi, 56)

Mucize Element Demir

Demir yeryüzünde en yaygın olarak bulunan elementlerden biridir ve yerkabuğunun yaklaşık % 5'ini oluşturur.

Dünyada şu ana kadar bilinen 109 elementten biri olan demir, Kuran'da da bildirilir. Kuran'ın "Hadid", yani "Demir" adlı suresinde şöyle buyrulur:

”Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik...” (Hadid Suresi, 25)

Ayette, demir için özel olarak kullanılan "indirme" kelimesi, mecazi olarak insanların hizmetine verilme anlamında düşünülebilir. Fakat kelimenin, "Gökten fiziksel olarak indirme" şeklindeki gerçek anlamı dikkate alındığında, ayetin çok önemli bir bilimsel mucize içerdiği görülmektedir. Çünkü modern astronomik bulgular, Dünya’daki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.

Dünya'nın çekirdeğinde bulunan demir, gezegenin manyetik alanının oluşmasını sağlar. Oluşan bu manyetik alan, birçok canlının göç edebilmesi ve hareket ederken yönünü bulabilmesi açısından çok önemlidir.

Güneş dışındaki yıldızlardan kaynaklanan öldürücü kozmik ışınlar da, Dünya'nın etrafındaki koruyucu manyetik kalkanı geçemezler.

Eğer Dünya'nın bu manyetik kalkanı olmasaydı, yeryüzündeki yaşam sık sık öldürücü ışınlarla tahrip edilecek, belki de hiç var olmayacaktı. Ancak yerkürenin çekirdeği tam olması gerektiği gibidir ve Dünya yaratıldığından beri bu şekilde korunur.

Manyetit ve Hematit dünyadaki başlıca demir kaynağı olan minerallerdir.

Demir, çelik yapımında kullanılan elementtir.

Çelik birçok başka elementle birleştirilerek endüstrinin her alanında kullanılmaktadır.

Etrafımızda en çok rastladığımız metal olmasının yanı sıra demir, bitkilerin, hayvanların ve insanların yaşamları için de hayati bir öneme sahiptir.

9 Ocak 2008 Çarşamba

Doğadaki Vites Kutuları ve Jet Motorları

Motorlu taşıtlara ilgi duyan hemen herkes bu araçların hareket etmesinde vites kutularının ve tepkili motorların ne kadar önemli bir yer tuttuğunu bilir. Fakat pek az kişi, doğada, bizim kullandıklarımızdan çok daha iyi tasarıma sahip vites kutularının ve jet motorlarının olduğundan haberdardır.

Vites kutusu, bir aracın hızı değiştiğinde motorun en verimli şekilde kullanılmasını sağlar. Doğadaki vites kutuları da otomobillerdekine benzer bir prensiple çalışır. Örneğin sinekler, normal bir uçuş sırasında, havada üç aşamalı hız sağlayan doğal bir vites kutusu kullanırlar. Bir sinek bu sistem sayesinde kanatlarını istediği hızda çırparak aniden hızlanabilir veya yavaşlayabilir.1

Otomobillerde motordan elde edilen gücü tekerleklere aktarmak için çok sayıda dişli kullanılır. Düzgün bir sürüş, ancak dişliler kademe kademe kullanıldığı takdirde elde edilebilir. Arabalardaki oldukça ağır ve fazlaca yer kaplayan bu dişlilerin yerine, sineklerde sadece birkaç milimetrekareye sığan bir mekanizma vardır. Çok daha kullanışlı bu mekanizma sayesinde sinekler kanatlarını rahatlıkla çırpabilirler.

 

Bilimsel adı Ecballium elaterium olan acı kavun bitkisi, tohumlarını meyvelerindeki şiddetli bir patlama ile etrafa dağıtır. Bu patlama jet tipi bir hareketle gerçekleştirilir. Sapından kurtulup düştüğünde meyvenin içindeki basınç dengesi bozulur ve meyvenin içindeki tohumlar yapışkan bir sıvı ile dışarı fışkırtılır. Bitkideki bu düzen, bir mermiyi namlusundan saniyede 1.000 metre hızla fırlatan tabancanınkine benzer.

Mürekkep balığı, ahtapot ve Nautilus, suda hareket ederken tepkili motorlardaki gibi bir itiş gücü kullanırlar. Bu sistemin ne kadar etkili olduğunun anlaşılması için, bilim literatüründeki adı Loligo Vulgaris olan kalamarın suyun içindeki hızının saatte 30 kilometreyi aştığını söylememiz yeterli olacaktır.2

Bu konudaki en benzersiz örneklerden biri olan Nautilus, ahtapot benzeri bir deniz canlısıdır ve jet motoru ile çalışan bir gemi gibidir. Başının altındaki bir tüp ile suyu içeri alır ve sonra da geri püskürtür. Böylece oluşturduğu akım bir yöne doğru hareket ederken Nautilus da diğer yöne doğru hareket eder.

 

Bir istiridye, deniz yıldızı tarafından tehdit edildiğinde kabuğunun iki yakasını aniden kapatır. Böylece bir miktar suyu jet hareketi oluşturacak şekilde dışarı atar ve bedenini ileri fırlatmış olur.

Bu canlıların bilim adamlarını imrendiren bir diğer özellikleri de, sahip oldukları doğal tepkimeli motorların, denizin derinliklerindeki son derece güçlü basınçlardan etkilenmemesidir. Ayrıca hareketi sağlayan sistemleri hem sessiz hem de oldukça hafiftir. Nitekim Nautilusun yaratılışındaki bu üstünlük, denizaltılar için model oluşturmuştur.

1- http://www. watchtower. org/library/g/2000/1/22/article_02. htm
2- Stuart Blackman, "Synchorinised Swimming", BBC Wildlife, Şubat 1998, s.57