İlan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2009 Cuma

Filistin Sorununun Tek Çözümü Türk-İslam Birliği

TÜRK İSLAM BİRLİĞİ’Nİ TÜM MİLLETİMİZ İSTESİN
 
Türk İslam Birliği’nde hiçbir Müslüman, Hıristiyan, Musevi acı çek­mez. Öldürülmez. Yaralanmaz. Fakir olmaz. Ezilmez. Korku yaşa­maz. Hukukta, adalette sorun kalmaz. Fail-i meçhul olaylar ol­maz. Fakirlik olmaz. Üretimsizlik olmaz. Cahillik olmaz...
 
Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever. (Saf Suresi, 4)
Ve haklarına müdahale edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. (Şura Su­resi, 39)
 

- Türk İslam Birliği’nin oluşmasında boşa geçen her gün bir kayıptır, bir zarardır. 
- Hiç gecikme olmaksızın Türk İslam Birliği hemen oluşturulmalıdır. 
- Bütün Türk milleti bu güzel birliği destekliyor ve onaylıyor. 
- Bütün Türk devletleri, İslam ülkeleri bu birliği bir zaruret olarak görüyor. Sevinç­le samimiyetle destekliyor. 
- Amerika’nın, Rusya’nın, Çin’in, Avrupa’nın bütün dünyanın hem maddi hem mane­vi olarak lehine, hayrına olan bu birlik, bütün dünyaya barış, kardeşlik, sevgi ve fe­rahlık getirecektir. 
- Türk İslam Birliği, dünyadaki terörü, karmaşayı, huzursuzluğu, küresel krizi der­hal durduracak yegane çözümdür.
 
Türk-İslam Birliği, bir sevgi birliğidir. Muhabbet birliğidir, gönül birliğidir. Bu birliğin temeli, sevgi, fedakarlık, yardımseverlik, merhamet, hoşgörü, anlayış ve uzlaşıdır. Ayrıca insana saygı, sanatta, bilimde ve teknolojide en yüksek noktaya ulaşmak birliğin hedefidir. Birliğin kurulma­sıyla, sadece Türk toplumları ve Müslümanlar değil, tüm dünya aydınlığa kavuşacaktır.
 
Son dönemlerde yaşanan gelişmeler, Türk-İslam alemi tarafından büyük bir şevk ve heyecanla beklenen Türk-İslam Birliği'nin kurulmasının çok yakın olduğunu göstermektedir. Bu tarihi birli­ğin ilk ve en önemli adımı ise Azerbaycan ve Türkiye'nin iki devlet, tek millet olarak birleşmesi olacaktır. Yakın gelecekte Türkiye süper devlet olarak, Türk-İslam aleminin liderliğini üstlene­cek ve Kafkasya'dan Tanzanya'ya, Fas'tan Fiji'ye uzanan geniş bir coğrafyada, tüm Müslümanla­rı tek bir çatı altında birleştirecektir.
 
Birlik olmak Türk-İslam dünyasına müthiş güç kazandıracaktır. İman edenlerin ittifakını güçlü kılan aslında onların imanları ve ihlaslarıdır. Gerçek dostluk ve ittifak ancak samimi iman ile ku­rulur. Müminler, birbirlerini araya hiçbir çıkar ya da menfaat beklentisi katmadan, halis niyetle ve sadece Allah rızası için sever, Allah rızası için dost olur ve Allah rızası için birlik olurlar. Te­meli dünya üzerindeki en sağlam kaynağa, Allah sevgisine ve Allah korkusuna dayalı olan bu birliğin bozulması, dağılıp yıkılması Allah'ın dilemesi dışında hiçbir şekilde mümkün olmaz.
 
Türk-İslam Birliği Dünyaya Barış Getirecektir
 
Türk-İslam Birliği öncelikle Müslüman ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları çözüp İslam dünyasına sulh getirecek, öte yandan dünya genelinde çatışma ve savaşı kışkırtan her türlü hareketin karşı­sında yer alacak, savaşı körükleyen her türlü girişime karşı engelleyici bir güç olacaktır.
 
Türk İslam Birliğinin kurulmasıyla, Amerika, Avrupa, Çin, Rusya, İsrail kısaca tüm dünya rahat­layacaktır. Terör sorunu son bulacak, hammadde kaynaklarına ulaşım garanti altına alınacak, ekonomik ve sosyal düzen korunacak, kültürel çatışma tamamen ortadan kalkacaktır. Amerika askerlerini topraklarından binlerce kilometre uzağa göndermek zorunda kalmayacak, İsrail du­varlar arkasında yaşamayacak, Avrupa Birliği ülkeleri ekonomik herhangi bir engelle karşılaşma­yacak, Rusya güvenlik endişesi duymayacak, Çin hammadde sıkıntısı çekmeyecektir. 
 
Avrupa Birliği’nin terör endişesinden kurtulması onlar için çok büyük bir nimet ve lükstür. Türk-İslam Birliği, bunu sağlayacak kesin çözümdür. İslam âleminde ki bütün çilelerin, bütün kargaşanın bitmesi de Türk İslam Birliği ile mümkündür. Türk Devletler bu vesileyle, Avrupa ayarında hatta onu da geçen büyük bir medeniyet hamlesi yapabilirler. Çünkü Türk Devletleri potansiyel yönden çok zengin bir coğrafyadır. Türk İslam Birliği bu bölgeye büyük bir zengin­lik, bereket, huzur ve kalite getirecektir. 
 
Türk İslam Birliği, Küresel Ekonomik Krizi Durduracak Yegane Çözümdür
 
Türk-İslam Birliği ticareti canlandıracak, ekonomiyi güçlendirecektir. Ekonomide, siyasi alanda ve kültürel sahada Müslüman ülkeler arasında gerçekleştirilecek bir bütünlük, geri kalmış olanla­rın hızla ilerlemesine, gerekli imkana ve alt yapıya sahip olanların bunları en verimli şekilde kul­lanabilmelerine olanak tanıyacaktır. Ekonomik büyüme, bilim ve teknolojiye yapılacak yatırımla­rı artıracaktır. Ekonominin gelişimi ile birlikte eğitim seviyesinde de doğal bir yükselme olacak, toplum çok yönlü gelişecektir. 
 
Türk-İslam Birliği, Müslüman alemini de kalkındıracaktır. Oluşturulacak İslam ortak pazarı saye­sinde, bir ülkede üretilen ürünler, gümrük, kota gibi sınırsal engellere takılmadan bir diğer ülke­de kolaylıkla pazarlanabilecektir. Ticaret alanı genişleyecek, tüm Müslüman ülkelerin pazar payı artacak, ihracat gelişecek, bu, Müslüman ülkelerdeki sanayileşme sürecini hızlandıracak, ekono­mide sağlanacak kalkınma ile teknolojide de gelişme yaşanacaktır.
 
Türk-İslam Birliği'nin tesis edilmesiyle enerji kaynakları da güvence altına alınacaktır. Türk-İs­lam Birliği'yle zengin yer altı kaynaklarının bulunduğu bölgelere istikrar ve barış hakim olacak, buralarda demokratik sistem en düzgün şekilde işleyecektir. Böylece bu kaynakların en verimli şekilde kullanılmasında ve kaynakların değerlendirilmesinde İslam ülkelerinin olduğu kadar di­ğer toplumların da hiçbir zarar görmeyeceği bir model oluşacaktır. Bu da, başta petrol üretimi ve fiyatları olmak üzere dünya ekonomik dengeleri açısından son derece önemli olan hususlar­da, istikrarlı ve dengeli bir siyaset izlenmesini sağlayacaktır.
 
Ekonomisi güçlü bir Türk-İslam alemi, Batı dünyası ve diğer toplumlar için de önemli bir refah kaynağı olacaktır. Bu toplumlar karşılarında güven içinde, tedirginlik duymadan iş birliği yapabi­lecekleri, ticari faaliyet içinde olabilecekleri bir güç bulacaklardır. Ayrıca Batılı kurum ve kuruluş­ların sürekli olarak bu bölgelerin kalkınması için aktardıkları fonlara da gerek kalmayacak, bu fonlar dünya ekonomisinin güçlenmesi için kullanılacaktır.
 
Bu doğrultuda Türk milletine çok büyük görev düşmektedir. Türkiye'nin görevi tüm dünyaya huzur, refah ve bereket getirecek bu Türk-İslam aleminin lideri olma­sıdır. Türk-İslam aleminin liderliği dünya tarihinin en büyük vazifelerinden birisi­dir. TÜRK MİLLETİNİN EN HAYATİ GÖREVLERİNDEN BİRİ BUDUR. Yani Türk Mille­ti olarak görevimiz sadece Türkiye'yi kurtarmak değil bütün Türk-İslam alemini kurtarmak ve dünya barışı ve refahını sağlamaktır.
 
Milli Değerleri Koruma Vakfı Başkanı 
Tarkan Yavaş


17 Haziran 2008 Salı

BAV DAVASI’NDAKİ AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ İHLALLERİ



Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza koyan taraflardan biridir. Bilim Araştırma Vakfı Davası yargı sürecinde yaşanan ve aşağıda bazılarını saydığımız uygulama ve kararlarla yaklaşık 80 maddede AİHS açıkça ihlal edilmiştir. Bu ihlaller sırası geldikçe Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi huzuruna taşınacaktır. AİHM’si tarafından hükmedilecek tazminatlar bu haksız kararları veren yargı mensuplarına yükletilmektedir. Hukuku ve yasaları göz ardı ederek; kararları hakkında hiçbir sorumluluğu olmadığını düşünerek hareket edenlerin bu konuda isabetli hareket etmediklerini bilmeleri gerekir.


BAV Davası’ndaki AİHM ihlallerinden bir kısmının listesini sunuyoruz.




1- 1996 yılındaki telefon dinleme kararlarıyla başla­yan soruşturma-kovuşturma süreciden sonra 12 sene geçmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 8 seneyi geçen yargılamaları her halükar­da makul sürede yargılanma hakkının ihlali olarak kabul etmektedir (AİHS m. 6/1). Bu nedenle, da­vada sanıkların MAKUL SÜREDE YARGILANMA HAKLARI ihlal edilmiştir.

2- 2004/337 Esas sayılı ana davayla birleşen 2004/155 Esas sayılı davada hazırlık soruşturma­sı 4 yıl sürmüştür. Üstelik bu zaman zarfında, 4 ki­şinin ifadesinin alınması dışında hiçbir işlem yapıl­mamıştır. MAKUL SÜREDE YARGILANMA HAKKI bu sanıklar açısından da ihlal edilmiştir. (AİHS m. 6/1)

3- Dava dosyasındaki 1996 ve 1997 yıllarına ait te­lefon dinlemelerinin hiçbir hukuki dayanağı yoktur. Türkiye’de iletişime müdahaleye izin veren ilk yasa 1999 yılında çıkmıştır. 1999 yılından önce ise Türkiye’de iletişime müdahaleye izin veren herhan­gi bir yasa yoktur. Bu nedenle dava dosyasında bu­lunan ve üzerinde 1996, 1997 tarihleri bulunan tu­tanaklar, AİHM içtihatlarına göre ÖZEL HAYATIN İHLALİ (AİHS m. 8/1) niteliğindedir.

4- Dava dosyasındaki, 4422 sayılı kanuna göre yapı­lan telefon dinlemeleri de hukuka aykırıdır, çünkü DGM’nin görevsizlik kararıyla ve Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin kararıyla da ortaya çıktığı üzere, so­mut olayda 4422 sayılı kanunun uygulanmasına imkan sağlayacak bir durum olmamasına rağmen, sırf dinleme kararı verilebilmesi için 4422 sayılı ka­nundan yola çıkılmıştır. Bu nedenle dava dosyasın­daki 1999 tarihini taşıyan dinleme tutanakları da ÖZEL YAŞAMIN İHLALİ (AİHS m. 8/1) mahiyetinde­dir.

5- 12 Kasım 1999 ve devamındaki tarihlerde yapılan arama işlemleri sırasındaki zaptetme işlemlerinin tamamı usulsüzdür. Hiçbir kanıt değeri bulunma­yan ve davada sanık olmayan kişilere ait ilgisiz eş­yalar zapt edilmiştir. Bu eşyalar 2004 senesine ka­dar sahiplerine iade edilmemiştir. Bu haksız uygula­ma MÜLKİYET HAKKI’nın ihlalidir. (AIHS 1. Ek Pro­tokol, md 1)
6- 12 Kasım 1999 tarihinde gerçekleştirilen arama iş­lemlerinden bazıları Mahkeme kararına dayanmamak­tadır. Bu aramalarda KONUT DOKUNULMAZLIĞI HAK­KI ihlal edilmiştir. (AİHS m. 8/1)

7- Aramalar sırasında Emniyet güçleri BAV Fahri Baş­kanı Sayın Adnan Oktar’ın gözaltına alındığı eve gazetecilerle birlikte girmiştir. Bu davranış, SUÇ­SUZLUK KARİNESİNİN İHLALİ’dir. (AİHS m. 6/2)

8- AİHS’ne göre yakalama, ancak kişinin suç işlediği­ne ilişkin ciddi emarelerin bulunması halinde müm­kündür. Ancak, 12 Kasım 1999 tarihli polis ope­rasyonu sırasında arama yapılan evlerde bulunan herkes hiçbir ayırım yapılmaksızın gözaltına alın­mıştır. Bu durum KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİ­Ğİ’nin ihlalidir. (AİHS m. 5/3-c)

9- Operasyon sırasında ve sonrasında yakalanan kişi­lere yakalanma nedenleri bildirilmemiştir. Bu du­rum KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ’nin ihlalidir. (AİHS m. 5/2)

10- 2004/337 Esas sayılı ana davanın tüm sanıkları 12 Kasım 1999 – 18 Kasım 1999 tarihleri arasın­da gözaltında tutulmuştur. Bu 6 günlük gözaltı sü­resi AİHM içtihatlarında kabul edilen 4 günlük sınır süresinin üstündedir. Bu şekilde KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ (AİHS m. 5/3) ihlal edilmiştir.

11- AİHM, yakalanan kişilerin 48 saat içinde Hakim karşısına çıkarılmasını öngörmektedir. Oysaki, da­vanın sanıkları 6 günlük sürenin sonunda hakim karşısına çıkarılmışlardır. Bu 48 saatlik sürenin aşı­mı, KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın (AIHS m. 5/3) ihlalini oluşturmaktadır.

12- AİHM, gözaltındaki kişilerin 48 saatten daha uzun bir süre avukatlarıyla görüştürülmemelerini tecrit olarak isimlendirmekte ve bunu hem ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlali (AIHS m. 6/3-c) hem de KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAK­KI’nın ihlali (AIHS m. 5/3) olarak kabul etmekte­dir. Davanın Emniyet soruşturmasında ise gözaltın­daki kişiler ancak 4. (Dördüncü) günde avukatlarıy­la görüştürülmüşlerdir.

13-Gözaltında Hakim güvencesini düzenleyen, (o dö­nemdeki) 1412 sayılı CMUK’un 128. maddesi 2002 yılına kadar DGM’lerde uygulanmamaktaydı. Davanın sanıkları da bu güvenceden yararlanama­mışlardır. Bu durum hem ADİL YARGI HAKKI’nın (AİHS m. 6) hem de ETKİLİ BAŞVURU HAKKI’nın (AİHS m. 13) ihlaline sebebiyet vermiştir.

14-Gözaltındaki kişilerin avukatlarıyla görüşmeleri es­nasında yanlarında polis memurları bulunmuştur. Oysaki AİHM içtihatlarına göre bu görüşmeler es­nasında sanıklar ile avukatlarının yalnız görüşmele­ri gerekmektedir. Davada bunun aksinin uygulan­mış olması, ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlalidir. (AİHS m. 6/3-c)

15-Ülkemizde sanıkların hazırlık evrakını incelemeleri­ne izin veren (o dönemdeki) 1412 sayılı CMUK’un 143. maddesinin DGM’lerde uygulanmaması nede­niyle, davanın sanıklarının ve avukatlarının hazırlık evrakını incelemelerine izin verilmemiştir. Bu du­rum, AİHM içtihatlarına göre, ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlalidir. (AİHS m. 6)

16-Gözaltına alınan kişiler gözaltı aşamasında basına elleri kelepçeli olarak teşhir edilmişlerdir. Bu uygu­lama, SUÇSUZLUK KARİNESİ’nin ihlalidir. (AHİS m. 6/2).

17-Soruşturmayı yapan Emniyet birimi, gözaltına alı­nanların isimlerini ve sahte Emniyet ifadelerini ya­sak olmasına rağmen basına sızdırmıştır. Bu uygu­lama da SUÇSUZLUK KARİNESİ’nin ihlalidir. (AHİS m. 6/2)

18-AİHM, toplu gözaltına almalarda susma hakkını kullanan hiç kimsenin olmamasını, onların hiçbirine susma hakkı tanınmadığının ispatı olarak kabul et­mektedir. Davanın dayandığı polis operasyonunda gözaltına alınan yaklaşık 100 kişinin hiç birinde “Susma hakkımı kullanmak istiyorum” seçeneği işa­retlenmemiştir. Bu durum, davanın sanıklarına sus­ma hakkının tanınmadığını göstermektedir ve sa­nıkların ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlal edildiği­ni ispatlamaktadır. (AİHS m. 6/1)

19-AİHM içtihatlarına göre gözaltı süresinin uzatıla­bilmesi için sanıkların savunmalarının dinlemesi ve kimlik tespiti yapılması gerekir. AİHM, gözaltı süre­lerinin evrak üstünden uzatılmasını “ihlal” olarak kabul etmektedir. Davada gözaltı süresi uzatımı iş­lemleri tamamen evrak üstünden yapılmıştır. DGM bu süreyi uzatırken hiçbir savunma almamış, hiçbir sanığı dinlememiştir. Gözaltı süresi uzatım kararı sadece polis fezlekesindeki bilgilere dayalı olarak verilmiştir. Bu durum ADİL YARGILANMA HAK­KI’nın ihlalidir. (AİHS m. 6/1)

20-İstanbul Organize Suçlar Şubesi’nin 1998-2002 dönemi işkence uygulamalarıyla maruftur. Şube müdürü, müdür yardımcısı ve diğer bazı görevliler işkence suçu nedeniyle polislik görevinden ihraç edilmişlerdir. Ayrıca bu birimin müdür yardımcısı işkence suçu nedeniyle hüküm giymiş ve cezası in­faz edilmeye başlanmıştır. Bu birim, BAV Dava­sı’nın sanıklarına da sistematik işkence uygulamış­tır. Bunu gizlemek için de şubeye müdafilerin gir­mesine izin vermemiştir. Nitekim AİHM, emniyet ifadelerinin avukat huzurunda alınmamasını işken­ce kanıtı olarak kabul etmektedir. Bu nedenle, sağ­lık raporları, tanık anlatımları ve hâlihazırda süren işkence davalarıyla da sabit olduğu üzere, davada İŞKENCE YASAĞI ihlal edilmiştir. (AİHS m. 3)

21-Davanın soruşturma aşamasında, hiçbir gerçekliği bulunmayan (sahte) emniyet ifadeleri düzenli ola­rak basına sızdırılmıştır. Bu haksız ve hukuka aykı­rı uygulama, SUÇSUZLUK KARİNESİ’nin ihlalidir. (AİHS m. 6/2)

22-AİHM, idarecilerin, bir soruşturma veya kovuştur­ma sırasında sanıkları suçlayıcı beyanlarda bulun­malarını suçsuzluk karinesinin ihlali olarak nitele­mektedir. Davanın Emniyet soruşturması aşamasın­da, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, İçişleri Baka­nı Sadettin Tantan, İstanbul Emniyet Müdürü Ha­san Özdemir ve diğer bazı idareciler, davanın sa­nıkları hakkında haksız suçlamalarda bulunmuşlar­dır. Hatta Sadettin Tantan, sanıkları PKK’ya ben­zetmeye çalışmıştır. Daha henüz sanık sıfatı bile almamış kişilere yönelik bu YARGISIZ İNFAZLAR sa­nıkların SUÇSUZLUK KARİNESİ’ni ihlal etmiştir. (AİHS m. 6/2)

23-İdareciler ve görevliler, sanıkların şeref, şöhret, ahlak anlayışı yaşam tarzı ve kişiliklerini kamuoyu­na yanlış aktarmışlardır. Bu suretle ÖZEL YAŞAM HAKKI haksız olarak ihlal edilmiştir. (AİHS m. 8/1)

24-Tutuklu sanıklar 4.5 ay yargılanmadan cezaevin­de bekletilmişlerdir. Bu durum iç hukukta CMUK m. 222 ve DGM Usul Yasası m. 20/3’ün ihlali olduğu gibi AİHS’ne göre KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın ihlalidir. (AİHS m. 5/3)

25-Tutuklamaya ilişkin kararlar yeterli gerekçeden mahrumdur. Hep aynı, tamamen benzer ifadelerle, matbu, kalıplaşmış ifadeler kullanılmıştır. AİHM iç­tihatlarına göre bunlar “gerekçesiz karar”dır. Ge­rekçesi böyle genel ve matbu ifadelerle yazılmış tutuklama kararları KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİ­Ğİ HAKKI’nın ihlalidir. (AHİS m. 5/2 ve m. 3)

26-AİHM tutuklama uygulamasını sadece 3 durumda kabul etmektedir. Bunların hiçbiri bu davada mev­cut değildir. Geçerli olmayan nedenlere dayanarak yapılan tutuklama KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİ­Ğİ HAKKI’nın ihlalidir. (AHİS m. 5/2 ve m. 3)

27-Tutuklama kararına karşı müdafilerce yapılan iti­raz İstanbul 6. DGM Heyeti tarafından “infial” ge­rekçe gösterilerek reddedilmiştir. AİHM’in tutukla­ma kriterleri arasında “infial” yoktur. AİHM “infial” gerekçesiyle yapılan tutuklamaları KİŞİ ÖZGÜRLÜ­ĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın ihlali olarak kabul et­mektedir. (AHİS m. 5/2 ve m. 3)

28-Tutuklu sanıkların tutukluluk süresi boyunca mü­dafiler her ay itiraz dilekçesi vermişlerdir. Bu itiraz dilekçelerinin tamamı DGM’ce evrak üstünden ince­lenerek karara bağlanmıştır. Tutukluluk denetimi­nin eksik yapıldığını belgeleyen bu durum KİŞİ ÖZ­GÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın ihlalidir. (AHİS m. 5/2 ve m. 3)

29-Tutukluluk sürelerinin uzatımında, buna karar ve­ren mahkemenin her defasında doyurucu nedenler öne sürmesi gerekir. Oysaki bu davada tutukluluk uzatımı son derece genel ve soyut ifadelerle ger­çekleştirilmiştir. AİHM bunu KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın ihlali olarak kabul etmekte­dir. (AHİS m. 5/2 ve m. 3)

30-BAV Fahri Başkanı Adnan Oktar 9 ay, Halil Hilmi Müftüoğlu 7 ay tutuklu kalmışlardır. Bu süreler, AİHM kriterlerine göre makul sürelerin üstündedir ve bu nedenle de KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın ihlali (AHİS m. 5/3) teşkil etmektedir.

31-Davanın 7 Nisan 2000 tarihli duruşmasında iddia makamının tüm sanıkların tahliyelerini talep etme­si üzerine, fena muamele neticesinde çekilen gö­rüntüler bazı basın gruplarına dağıtılmıştır. Bu ba­sın grupları da sanıkların güya kendilerini suçladık­ları bu düzmece görüntüleri “Sorgu Görüntüleri” adı altında yayınlamıştır. Böylece sanıkların SUÇ­SUZLUK KARİNESİ çok ağır şekilde ihlal edilmiştir. (AİHS m. 6)

32-DGM Savcılığı bu görüntüleri yayınlayanlar hakkın­da suç duyurusunda bulunulmasını istemiştir. Ama İstanbul 1. DGM bu haklı talebi reddetmiş ve mil­yonlarca kişinin gözleri önünde gerçekleşen bu ağır ihlale karşı sessiz kalmıştır. Yapılan yayınların ve bu yayınların içeriğinin haksız ve hukuka aykırı olduğunu belgeleme imkanını ortadan kaldıran bu durum sanıkların SUÇSUZLUK KARİNESİ’ni bir kere daha ihlal etmiştir. (AİHS m. 6)

33- Hukuk sistemimizde sanıkların suçsuzluk karinele­rini koruyacak yeterli önlemler yoktur. Bu konuda caydırıcı bir yasa ve yaptırım da yoktur. Pozitif so­rumluluk ilkesi gereği, bunu engelleyecek tedbirle­rin ve yolların bulunması kurumların görevidir. Bun­ların olmayışı ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlali nedenidir.

34-Sanıkların tahliyeleri yönünde mütalaa veren iki ayrı Cumhuriyet Savcısı (Selamettin Celep ve Me­te Göktürk) hakkında mesnetsiz bahanelerle idari soruşturmalar açılmış ve bu soruşturmaları müte­akiben bu savcılar görevlerinden alınmışlardır. Da­vaya bakan yargı mensupları üzerindeki baskının ne derece şiddetli olduğunu gösteren bu durum ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlalidir. (AİHS m. 6)

35-Sanıklardan Tarkan Yavaş ve Altuğ Berker savcı­lık tarafından serbest bırakıldıktan sonra, bir TV programında Emniyet soruşturmasını eleştirdikleri için polis tarafından tekrar gözaltına alınmışlardır. Bu haksız gözaltı ADİL YARGI HAKKI’nın ihlalidir. (AİHS m. 6)

36-Bu soruşturmayı yürüten savcı, bu iki kişinin sa­vunmalarını almadan, hatta yüzlerini bile görme­den tutuklama kararı istemiştir. Bu tutum, KİŞİ ÖZ­GÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın ihlalidir. (AHİS 5/3)

37-AİHM kriterlerine göre bir iddianamenin sanıklara isnat edilen fiili açıkça göstermesi gerekir. Hangi eylemin kim tarafından nerede, ne zaman, hangi delillere dayalı olarak ika edildiği açıkça yer almalı­dır. Ancak bu davanın dayanağı olan iddianame­de, hiçbir suç tefriki yapılmamıştır. Kimin neyle suçlandığı belli değildir. Öyle ki birçok sanığın ismi sadece baştaki listede yer almakta, iddianamenin başka hiçbir yerinde geçmemektedir. AİHM böyle bir durumu SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİ’nin ihlali olarak kabul etmektedir. (AIHS 6/1 ve 3)

38-Mahkeme, kişide, tarafsız olduğuna ilişkin izlenim bırakmalıdır. Davanın sanıklarının İstanbul 1 nolu DGM’de yapılan 7 Nisan 2000 ve 2 Haziran 2000 tarihli sorgularında Mahkeme Başkanı tüm sanıkla­ra “örgüte üye misiniz?” sorusunu sormuştur. Orta­da bir örgütün varlığını peşinen önyargılı biçimde kabul eden Mahkemenin bu davranışı güven duygu­sunu zedelemiştir. Yine aynı mahkemenin hakimleri­nin duruşmalar sırasında müdafilere hitaben sarf ettikleri “konuşmazsanız hatırım kalır…” ve “ben sizin müvekkillerinize bunlar ne biçim adam diyor muyum?...” gibi hukuka aykırı sözler, bu güven duygusunu tamamen yok etmiştir. İstanbul 1. DGM Heyeti’nin bu tutumu sanıkların hem SUÇSUZ­LUK KARİNESİ’ni hem de ADİL YARGILANMA HAK­KI’nı ihlal etmiştir. (AİHS m. 6/2)

39-CMUK 222, tutuklu işlerde zaruret olsa bile duruş­maya 1 aydan fazla ara verilemeyeceğini belirt­mektedir. Oysaki DGM ilk tensip zaptında 2.5 ay sonrasına duruşma vermiştir. İkinci duruşma ise 2 ay sonraya talik edilmiştir. Sanıkların yargılanma­dan aylarca gereksiz yere tutuklu kalmalarına ne­den olan bu durum hem YASALLIK İLKESİ’nin (AİHS m. 6/1) hem de KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜ­VENLİĞİ HAKKI’nın ihlalidir. (AHİS m. 5/3)

40-Davanın DGM’deki duruşmalarında Hakimlerin mü­zakerelerine savcılar da iştirak etmişlerdir. CMUK 382. (CMK 227) maddenin açık ihlali olan bu hak­sız uygulama hem YASALLIK İLKESİ’nin (AİHS m. 6/1) hem de SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİ’nin ihlali­ni teşkil etmektedir. (AİHS m. 6/1)

41-CMUK 212. madde savunmaya, tanıklarını ilk du­ruşmada bulundurma hakkını vermektedir. Ancak İstanbul 3. DGM bu maddeye dayanarak tanıkları­nı duruşmaya davet ettirmek isteyen savunmaya bu hakkı kullandırmamıştır. Açık bir madde ihlali olan bu durum AİHM Hukuku’na göre YASALLIK İL­KESİ’nin ihlalidir. (AİHS m. 6/1)

42-Davanın 11 Ocak 2000 – 12 Eylül 2003 tarihleri arasındaki bölümü İstanbul DGM’nde gerçekleşmiş­tir. Dört seneye yaklaşan bu süre zarfında DGM, 61 savunma tanığından hiç birini dinlememiştir. DGM, iddia makamının tüm tanıklarını dinlerken sa­vunmanın hiçbir tanığını dinlememiştir. Bu durum ADİL YARGILANMA HAKKI’nın (AİHS 6/3-d) ve Sİ­LAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİ’nin (AİHS m. 6/1) ihlali­ni oluşturmaktadır.

43-İddia Makamı’nın talep ve beyanları bizzat savcı tarafından kelimesi kelimesine duruşma zaptına ge­çirilirken, savunmanın talep ve beyanları Başkan ta­rafından özetlenerek zapta geçirilmiştir. Bu, Sİ­LAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİ’nin (AİHS m. 6/1) ihlali­dir.

44-Duruşma salonundaki oturma düzeni de aynı ihlali içermektedir. Savcının müdafilerden daha yüksek­te ve hakimlerle aynı seviyede (hatta bazen yan yana) oturması SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİ’nin (AİHS m. 6/1) ihlalidir.

45-DGM Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianame­de isnat edilen eylemlerle uzaktan yakından ilgisi bulunmadığı halde, sanıkların dini yaşamlarını ve dini inançlarını hedef alan mesnetsiz anlatımlara id­dianamede sayfalarca yer verilmiştir. Bu dunum, DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ’nün ihlalidir. (AİHS m. 9)

46-DGM’deki duruşmalarda ara-kararların yazımı aşa­masına gelindiğinde Mahkeme salonlarını tama­men boşalttırmışlardır. Duruşmaların bu bölümleri sanıklar ve müdafileri bulunmaksızın gerçekleştiril­miştir. Duruşmanın bu kısmına sanıkların ve müda­filerin sokulmaması ALENİYET İLKESİ’nin (AIHS m. 6/1) ve DURUŞMAYA KATILMA HAKKI’nın (AIHS 6/1) ihlalidir.

47-Davaya bakan ikinci mahkeme olan İstanbul 3 no­lu DGM savunma dilekçelerini almakta son derece isteksiz davranmıştır. Mahkeme başkanı, dilekçe getiren müdafilere, dilekçeleri okumadığını itiraf etmiş ve dilekçe getirmemelerini söylemiştir. Bunla­rın her biri ADİL YARGILANMA HAKKI’nın çok ağır ihlalleridir. (AİHS m. 6)

48-Bu mahkeme başkanı dosyadaki bazı evraklardan suret isteyen müdafilerin bu taleplerini sürekli ola­rak reddetmiştir. Baro temsilcisinin raporuyla da tevsik olan bu durum ADİL YARGILANMA HAK­KI’nın çok ağır ihlalidir. (AİHS m. 6)

49-Savunma haklarının kısıtlı olduğu bir yargı merci olan DGM’lerin görev alanını belirleyen suç kriterle­ri AİHM tarafından kabul edilmemektedir. DGM’nin görev alanının, hukuk haricindeki kriterlere göre belirlenmesi, devletin güvenliğini tehdit etmesi ihti­mali bulunmayan suçların DGM kapsamında olması nedeniyle, AİHM, DGM’leri yoğun insan hakları ihla­linin yaşandığı mahkemeler olarak nitelemektedir. Davanın 3 sene 9 aylık bölümü DGM’de görülmüş­tür. Bu gerçek davada sırf bu yönden bile ADİL YARGILANMA HAKKI’nın (AİHS m. 6) ihlal edildiği­ni göstermektedir. Üstelik iç hukuk açısından bile ortada sanıkların DGM’de yargılanmasını gerektire­cek bir yön bulunmadığı göz önünde bulunduruldu­ğunda ise ihlalin boyutlarının çok daha büyük oldu­ğu ortaya çıkmaktadır.

50-Davanın sanıklarının 4422 sayılı yasayla uzaktan yakından ilgileri bulunmadığı halde sırf davayı DGM’de görerek, sanıklarının savunma haklarını ye­terince kullanamamaları sonucunu doğuracak şekil­de soruşturma ve kovuşturma 4422 sayılı yasaya dayandırılmıştır. Bu suretle 4422 sayılı yasanın özel yargılama usulleri devreye sokularak sanıkla­rın savunma hakları, özel yaşamları, mülkiyet hak­ları, konut dokunulmazlıkları haksız olarak ihlal edilmiştir. Bu uygulama ADİL YARGILANMA HAK­KI’nın (AİHS m. 6) ihlalidir.

51-İddianamenin sevk maddesi olan 4422 sayılı yasa­nın suçun tanımını içeren 1. maddesi anlamayı im­kansız kılacak derecede karışıktır. 106 kelimeden oluşan tek bir cümlelik bu uzun tanımda tam 18 kere “veya” ve “ve” bağlaçları kullanılmıştır. Han­gi bağlacın hangi kelime guruplarını bağladığını an­lamak imkansızdır ve bir vatandaşın bu yasada ne­yin yasaklandığını, neyin yasaklanmadığını anlama­sı mümkün değildir. Bu belirsizlik, ADİL YARGILAN­MA HAKKI’nın (AİHS m. 6) ihlalidir.

52-İddianamenin sevk maddesi olan 4422 sayılı yasa­daki kavramlar, (4723 sayılı yasanın gerekçesin­de de açıkça ifade edildiği üzere) olağanüstü muğ­laktır. Bir davada sanıkların yargılandıkları ceza maddesinin kavramlarının muğlak olması AİHM içti­hatlarına göre ADİL YARGILANMA HAKKI’nı ihlal eden bir durumdur. (AİHS m. 6)

53-4616 sayılı yasanın uygulanmaması, mahkemele­rin, hakkında mahkumiyet ya da beraat kararı vere­meyecekleri gereksiz iddialarla (Ebru Şimşek ve Fa­tih Altaylı’nın iddiaları gibi) senelerce zaman kay­betmesine neden olmuştur. Bu da MAKUL SÜREDE YARGILANMA HAKKI’nı ihlal etmiştir. (AİHS m. 6)

54-AİHM içtihatlarına göre reddi hakim talebi tali bir ceza davasıdır. Bir hakim, bir davanın hem objesi hem de sujesi olamayacağı için reddi hakim talep­lerini başka hakimlerin karara bağlaması gerekir. Reddi hakim talebini bizzat reddedilen hakimin kendisinin karara bağlaması ciddi bir AİHS ihlalidir. Oysaki davanın 07 Haziran 2002 tarihli celsesinde davaya bakan DGM hakimleri aleyhine vaki olan reddi hakim taleplerini 21 Haziran 2002 tarihli cel­sede yine aynı hakimler karara bağlamıştır (red ta­lebini reddetmişlerdir). Bu durum, ADİL YARGILAN­MA HAKKI’nın ihlalidir. (AİHS m. 6)

55-Operasyon sırasında (dava dışı, 3.kişi) Fatma Ceyda Ertüzün’e ait evde arama kararı olmaksızın arama yapılmış ve hakim kararı olmaksızın zaptet­me işlemi yapılmıştır. Üstelik bu işlem hiçbir haki­me de tasdik ettirilmemiştir. Bu durum MÜLKİYET HAKKI’nın ihlalidir. (AIHS 1. Ek Protokol, md 1)

56-Ceyda Ertüzün hakkında takipsizlik kararı verildiği halde ona ve ailesine ait ziynet eşyaları kendilerine iade edilmemiştir. Üstelik eşyaları zaptedilen bu ki­şilerin davaya müdahale hakları da 28 Mart 2003 tarihine kadar engellenmiştir. Ceyda Ertüzün, sanı­ğı olmadığı bir davada el konan eşyalarını ancak 2004 yılında geri alabilmiştir. Dört yıl süren bu haksız mağduriyet hem MÜLKİYET HAKKI’nın (AIHS 1. Ek Protokol, md 1) hem de ADİL YARGI­LANMA HAKKI’nın ağır ihlalidir. (AİHS m. 6/1)

57-Davanın başladığı İstanbul 1. DGM heyeti dava de­vam ederken değişmiştir. Davanın son olarak görül­düğü İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti de iki duruşma (24 Eylül 2004 ve 9 Aralık 2004) yaptıktan sonra değişmiş ve sondaki 3 duruşma­nın (17 Mart 2005, 23 Mart 2005, 13 Ekim 2005) her birine başka heyetler çıkmıştır. Nihai karara imza atacak olan hakimlerin hiç biri davanın ne başında ne ortasında hatta ne de sonunda bu­lunmamış olacaklardır. Davanın safahatında delil­lerle doğrudan temas etmemiş olan yargıçların ka­rar verecek olmaları açık bir ADİL YARGILANMA HAKKI ihlalidir. (AİHS m. 6)

58-İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi, duruşma salonu­nun küçük olmasını gerekçe göstererek, salona ta­raflar dışında hiç kimseyi almamıştır. Bu uygulama DURUŞMANIN ALENİYETİ İLKESİ’ni (AİHS m. 6/1) ihlal etmiştir.

59-Anayasamızın 144. maddesi, hakimleri denetle­me yetkisini Adalet Bakanlığı’na vermektedir. Ada­let Bakanlığı’nın doğrudan emriyle hakimler hakkın­da soruşturma başlatılabildiği hepimizin malumu­dur. Hakimlerin, yürütme organının soruşturma baskısı altında kalması manasına gelen bu durum hakim bağımsızlığını ihlal etmektedir. Sanıkların, hakimlere karşı güvenlerini zedeleyen bu kuşku ne­deniyle davadaki sanıkların da ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlal edildiği tartışmasızdır. (AİHS m. 6)

60-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi 9 Mayıs 2008’de verdiği kararda müdafisiz alınan ve daha sonra Savcılık ve Mahkeme huzurunda kabul edile­meyen Emniyet ifadelerini geçerli sayılmış ve karar geçerli olmayan Emniyet ifadelerine göre verilmiş­tir. Aynı mahkeme 6 sanıklı olan paralel davada bu ifadeleri geçersiz saymış ve beraat vermiştir. Bu durumda ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlal edildiği tartışmasızdır. (AİHS madde 6)

61- Dosyada geçersiz Emniyet ifadeleri dışında başka hiçbir delil yokken 2 yıl olan ceza miktarı gerekçe­siz şekilde 1 yıl arttırılmış ve 3 yıl ceza verilmiş­tir. Bu durum ADİL YARGILANMA HAKKI’nı ihlal et­miştir. (AİHS madde 6)

62-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin dava dosya­sı ile ilgili verdiği kararı Yargıtay 8. Ceza Dairesi geçersiz Emniyet ifadelerine dayanarak bozup geri gönderdikten sonra sanıkların 4 tanesinden boz­maya karşı hiçbir beyanları alınmamış, ayrıca sa­nıkların hiçbirinden savunmaları da alınmamıştır. Bu durum SAVUNMA HAKKININ tamamen iptal edil­mesidir. (AİHS madde 6)

63- Davanın Yargıtay 8. Ceza Dairesi’ndeki aşamasın­da görev alan hakimler hakkında yapılan red istem­leri yine aynı hakimlerce reddedilmiştir. Bu karara itiraz yolu da kapalıdır. Bu durum ETKİLİ BAŞVU­RU HAKKI’nın bir ihlalidir. (AİHS madde 13)

64-Sanıklar tarafından Yargıtay 8. Ceza Dairesi ha­kimlerine karşı açılan tazminat davaları “Yargıtay hakimlerine dava açılamaz” gerekçesiyle reddedil­miştir. Bu uygulama ETKİLİ BAŞVURU HAKKI’nın bir ihlalidir. (AİHS madde 13)

65-Yargıtay 8. Ceza Dairesi, dava hakkındaki ilanını imzalamadan 4 gün önce basına sızdırmış, bu şe­kilde sanıklar aleyhinde suçlayıcı yayınlar yapılma­sına yol açmışlardır. Bu uygulama SUÇSUZLUK KA­RİNESİ’nin ihlalidir. (AİHS madde 6)

66-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi Yargıtay 8. Ce­za Dairesi’nin bozma ilamını talimat gibi almış ve sanıklara hiçbir savunma hakkı vermeden direk haklarında karar almıştır. Bu olayda da ADİL YAR­GILANMA HAKKI’nın ihlal edildiği tartışmasızdır. (AİHS madde 6)

67-Yargılananlar tarafından Adalet Bakanlığı vb. ma­kamlara dilekçeler sunulması ve dosyadaki (Savcı­lık mütalaası gibi) bazı aleni belgelerin yayınlanma­sı mahkeme tarafından yargıya baskı olarak yo­rumlanmış ve bu gerekçe ile verilen cezada indirim yapılmamıştır. Bu uygulama ADİL YARGILAMA HAKKININ ihlalidir. (AİHS madde 6)

68-Bir kısım sanıklar ile İstanbul 2. Ağır Ceza Mahke­mesi heyet başkanı ve heyet üyesi arasında tazmi­nat davaları açılmış olup karşılıklı husumet oluş­muştur. Bu husumet sebebi ile sanıklar ilgili kanu­nun kendilerine tanıdığı reddi hakim taleplerinde bulunmuşlar, yine bu talep heyet tarafından red edilmiştir. Bu olay ADİL YARGILANMA HAKKI ihlali­dir. (AİHS madde 6)

69-Bir takım sanıkların yeni tayin ettikleri ve daha ve­kaletnamelerini karar celsesinde sunmuş avukatları vardır. Bu avukatlar İstanbul 2. Ağır Ceza Mahke­mesi’ndeki bu davaya yeni dahil olduklarından ba­hisle savunma yapmak için süre istemişler ve en doğal hakları olan bu süre kendilerine verilmemiş­tir. Bu olay SAVUNMA HAKKI VE ADİL YARGILAN­MA HAKKI ihlalidir. (AİHS madde 6)

70-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi sanıkların savun­ma yapmalarına izin vermemiştir. Savunma hazırla­mak için istedikleri süreyi reddetmiştir. Bu da SA­VUNMA HAKKI VE ADİL YARGILANMA HAKKI ihlali­dir. (AİHS madde 6)

71-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi savunma delille­rinin ve savunma tanıklarının tamamını reddetmiş­tir. Bu durum SAVUNMA HAKKI VE ADİL YARGI­LANMA HAKKI ihlalidir. (AİHS madde 6)

72-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi sanıkları iddiana­mede “Suç Tarihi” olarak gösterilen zamanda yü­rürlükte bulunmayan bir yasaya göre (5237 Sayılı TCK’nın 220. Maddesi) cezalandırmıştır. Bu uygu­lama CEZALARIN YASALLIĞI İLKESİ (LEGACY PRIN­CIPLE)’NE aykırıdır. (AİHS Madde 7)

73-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi sanıkları iddiana­mede gösterilen maddeden ayrı bir kanun maddesi­ne göre cezalandırmış, üstelik bunu yaparken iç hukukun ek savunma hakkı tanınmasını emreden CMK 226. Maddesine aykırı şekilde ek savunma hakkı vermemiştir. Bu uygulama HUKUKİLİK İLKE­Sİ’NE aykırıdır. (AİHS madde 6)

74-Yapılan hukuka aykırılıklar sebebi ile bir kısım sa­nıklar vekilleri istifa etmişlerdir. Fakat İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi sanıklara müdafi atamak için süre vermemiş ve barodan yeni avukat tayin etmemiş ve müdafisiz kalan sanıklar hakkında aynı celsede hemen karar vermiştir. Bu eylem sanıkların SAVUNMA HAKLARININ ve ADİL YARGI HAKLARI­NIN ihlalidir. (AİHS madde 6)

75-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, yargıçlar hak­kında verilen reddi hakim talepleri hakkında karar vermemiştir. Bu uygulama hem iç hukuk kuralları­nın ihlali nedeniyle HUKUKİLİK İLKESİNE, hem de savunma hakkını kısıtladığı için ADİL YARGI İLKE­Sİ’ne aykırıdır. (AİHS madde 6)

76-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi BAV Fahri Baş­kanı Sayın Adnan Oktar için süresiz olarak YURTDI­ŞINA ÇIKIŞ YASAĞI kararı almıştır. Bu durum ÖZ­GÜRLÜK VE GÜVENLİK HAKLARINA aykırıdır. (AİHS Madde 5)

77-BAV Davasına ek olarak 1987 yılında Sayın Ad­nan Oktar’ın akıl hastanesine kapatılmasını ve 1990 yılında Sayın Adnan Oktar’a yapılan kokain komplosunun da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından araştırılması gerekmektedir. Her iki olay da açık olarak ADİL YARGI HAKKI ihlalidir.


Yukarıda sayılan ve dava dosyasının ayrıntılı bir incelemesiyle hemen ortaya çıkacak diğer insan hakkı ihlalleri, Bilim Araştırma Vakfı Davası’nda Anayasamız’ın 90. maddesi gereği iç hukukun bir parçası olan AİHS’nin birçok defa ve çok ağır şekilde ihlal edildiğini göstermektedir. Ülkemizdeki yargılamalarda meydana gelen AİHS ihlallerinin AİHM’e önüne götürülmesi, devletimizin tüm vatandaşlarımıza tanıdığı ve kullanımını önerdiği bir hak olmakla birlikte, hukuki ihlallerle dolu bir dava dosyasının uluslararası yargı makamları önüne gitmesinin ülkemiz açısından pek çok yönden mahsurlu olacağı da aşikârdır. Haksız yere hapis yatanların daha sonra ülkemiz aleyhine AİHM’de açtıkları davalar sebebi ile ülkemiz pek çok defa yüklü tazminatlar ödemeye mahkûm edilmiştir. Yargılamayı adil ve insan haklarına uygun yapmak yargıçların görevi olduğundan bu gibi durumlarda hâkimlerimizin verecekleri kararların mutlaka AİHS’yi ihlal etmeyecek kararlar olması gerekmektedir.Kamuoyuna saygı ile duyururuz.


(Sedat Altan -Bilim Araştırma Vakfı Başkanı)

17 Mayıs 2008 Cumartesi

KAMUOYUNUN DİKKATİNE İSTANBUL 2. AĞIR CEZA MAHKEMESİ SAYIN ADNAN OKTAR'IN ARALARINDA BULUNDUĞU



İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi BAV davasının sözde iki müştekisi olan Fatih Altaylı ve Ebru Şimşek'in iddilarını doğru bulmayarak aralarında Sayın Adnan Oktar'ın da bulunduğu tüm yargılananları kapsayacak şekilde ÇETE İDDİASINDAN BERAAT KARARI vermiştir. Mahkeme 2004/331 esas sayılı dosyada sunulan bilirkişi raporlarını, sabit delilleri, tanıkların ifadelerini değerlendirdikten sonra EBRU ŞİMŞEK'İN ÖNE SÜRDÜĞÜ İDDİALARIN ASILSIZ ve BAV mensupları hakkında iddia edilen ÇETE SUÇLAMALARININ DA GEÇERSİZ olduğuna kanaat getirmiştir.

EBRU ŞİMŞEK'İN İDDİALARININ GEÇERSİZ OLDUĞUNA MAHKEME ŞU DELİLLERLE KANAAT GETİRMİŞTİR:


1. Bu suçla ilgili tüm delillerin toplanmış bulunduğu

2. Sanıkların savunmalarına

3. Katılan Ebru Şimşek vekillerinin beyanlarına

4. Ebru Şimşek ile ilgili izlenen CD görüntülerine,

5. Ebru Şimşek ile ilgili CD görüntüleri üzerinde görüş beyan eden bilirkişi Nevzat Tarhan'ın beyanına

6. İnşaat Mühendisi bilirkişi Çağlar Göksu'nun Ebru Şimşek'in görüntülerinin alındığı evle ilgili beyanına,

7. Ebru Şimşek'in ilişkileri konusunda beyanda bulunan S.Tanıkları Özgür Aydemir, Ahmet Ali Yıldırım, Tacettin İnce, Yavuz Coşkun, İbrahim Özcan, Ecevit Şahin'in anlatımlarına göre sanığa atılan suçun sübut bulmadığı anlaşılmakla..... sanığın BERAATİNE KARAR VERİLMESİ gerektiği sonucuna varılmıştır.

AYNI MAHKEME ÇETE İDDİALARININ GEÇERSİZ OLDUĞUNA DA ŞU DELİLLERLE KANAAT GETİRMİŞTİR:


1. Sanıkların savunmalarına

2. Savunma tanıklarının ve bilirkişilerin beyanlarına

3. 2004/337 esas sayılı dosyada dinlenen müşteki ve tanıkların yargılama sırasındaki beyanlarına

4. Deliller bölümünde tek tek gösterilen delillere göre

Sanıkların cürüm işlemek için teşekkül oluşturdukları, bu örgütte yönetici ya da üye oldukları konusunda atılı suçu işlediklerine dair mahkumiyetlerine yeterli kesin ve inandırıcı kanıt bulunmadığı, dolayısıyla bu suçlarının sabit olmadığı sonuç ve kanısına varılarak, sanıkların bu suçtan da BERAATLERİNE ilişkin aşağıdaki hüküm kurulmuştur.

"Sanık Bülent Tatlıcan'a atılı bulunan 765 sayılı TCK.'nun 313/1-4, 192/ilk maddesindeki suçlar sabit olmadığından CMK'nun 223/2-e maddesi uyarınca BERAATİNE

Sanıklar Serdar Dayanık, Erkan Seyhan, Semih Selman Marangozoğlu ve Nuri Özbudak'a atılı bulunan 765 sayılı TCK'nun 313/1, 192/ilk maddesindeki suçlar sabit olmadığından CMK'nun 223/2-e maddesi uyarınca ayrı ayrı BERAATLERİNE

Yukarıdaki mahkemenin kararında açıkça görüleceği üzere, sözde örgütün yöneticisi olduğu iddiasıyla yargılanan BÜLENT TATLICAN isimli sanık hakkında BAV Davası'ndaki tüm deliller ve iddianamede yönetici konumunda olan diğer sanıklara da yöneltilen tüm sözde suçlamalar gözönünde bulundurularak BERAAT KARARI verilmiştir.



BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI'NIN 2. AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE 2007/339 DOSYA NO'SU İLE GÖRÜLEN DAVASINDA CUMHURİYET SAVCISI 01.04.2008 TARİHLİ ESAS HAKKINDAKİ MÜTALAASINDA SAYIN ADNAN OKTAR DAHİL TÜM SANIKLARIN AYRI AYRI BERAATLERİNİ İSTEMİŞTİR.
"Sanıklar hakkında suç işlemek için örgüt kurmak, bu örgütü yönetmek ve örgüt adına faaliyette bulunmak suçlarından kamu davası açılmıştır.

27.03.2008 tarihli celsede zaman aşımı yakın tarihte olan sanıklarla ilgili dosyanın tefrikine, diğer sanıklar yönünden devam edilmesine karar verilmesi şeklindeki talebimin mahkemece reddedilerek bütün sanıklar hakkında esas hakkında mütalaa beyanı istenilmiştir.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin bozma kararı aleyhe olup, bir kısım sanıkların 4 kişi bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan zaman aşımı tarihi yakın olmayan sanıklar hakkında da karar verilmesi CMUK.nun 326/2 maddesine aykırılık teşkil edecektir.

Aynı iddia makamı olarak mevcut delil durumuna göre bütün sanıklarla ilgili esas hakkında mütalaa beyan etmek durumundayız.

Sanıkların poliste müdafii hazır olmadan verdikleri ve mahkemede bu ifadenin işkence altında alındığından bahisle kabul etmedikleri ifadelerinden başka mahkememizce toplanan deliller arasında SANIKLAR ALEYHİNE DELİL BULUNMAMAKTADIR.

Mahkemece 29.02.2008 tarihli ara kararının 5. bendinde yasak usullerle alınan ifadelerin delil olarak değerlendirilemeyeceği, CMUK'nun 148.maddede anlaşıldığından hukuka aykırı olarak alındığı iddia edilen ifade ve delilleri dosyadan çıkartılması şeklindeki talebin reddine karar verilmiştir.

CMK.nun 148/4 maddesi gereğince poliste alınan müdafiisiz ifadelerin delil olarak değerlendirilemeyeceği, böylece mahkemece de kabul edilmiştir.

Sanıklar hakkında açılan ana davadan tefrik edilen davadan 5 sanık hakkında iddia makamı olarak 4616 sayılı kanun gereği davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi talep edilmiş olup, mahkemece bu 5 sanığın şantaj ve çete yöneticisi üyesi olmak suçlarından bu sanıkların beraatlerine karar verilmiş ve bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

Bu durumda sanıklardan Adnan Oktar'ın suç işlemek için örgüt kurmak ve diğer sanıkların örgütün yöneticisi olmak ve örgüt adına faaliyette bulunmak suçlarını işledikleri sabit olmadığından CMK.nun 223/2e maddesi gereğince bütün sanıkların müsnet suçlardan AYRI AYRI BERAATLERİNE karar verilmesi kamu adına talep ve mütalaa olunur."


09.05.2008 TARİHLİ DURUŞMADA CUMHURİYET SAVCISININ TCK 313. MADDE ÜZERİNDEN

BAV DAVASI İLE İLGİLİ VERDİĞİ BERAAT MÜTALAASI ŞÖYLEDİR:

"01.04.2008 tarihli ayrıntılı mütalaamı aynen tekrar ederim. Bir kısım sanıklar ve müdafiilerinin suç vasfı yönünden talepleri olduğu anlaşılmıştır.

Sanıklara müsnet suçun 4422 sayılı kanunun 1. Maddesine mümas bulunmadığı yolunda İstanbul 3 Nolu DGM görevsizlik kararından sonra mahkememizce müsnet fiilin subutu halinde 765 sayılı TCK'nun 313. Maddesine temas ettiğinden bahisle mütalaamız doğrultusunda zamanaşımı kararı verilmiştir.

Ayrıca bozma kararından sonra tarafımızdan görevsizlik kararı hususunda mütalaa istendiğinden 4422 sayılı kanunun tarif ettiği manadaki çıkar amaçlı suç örgütünün CMK'nun 250/1-b maddesinde "haksız ekonomik çıkar sağlamak amacı ile kurulmuş bir örgütlü faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar" olarak karşılığının konulduğundan sanıklara müsnet suçun subutu halinde BİR MANADA ÖRGÜT İDDİASININ BULUNMADIĞINDAN mahkememizin görevlisi olduğu mütalaası verilmiştir: Dolayısıyle sanıklara müsnet suçun subutu halinde LEHE OLAN 765 SAYILI TCK'nun 313. MADDESİNE MÜMAS BULUNDUĞU kanaatinde olmakla birlikte MÜSNET SUÇUN SUBUT BULUNMADIĞI düşüncesi ile 01.04.2008 tarihli mütalaa tarafımızdan verilmiştir. Bu mütalaayı aynen tekrar ediyorum".

- 2. Ağır Ceza Mahkemesinde BAV davasının devamı olarak görülen davada Ebru Şimşek ve Fatih Altaylı'nın iddialarının doğru olmadığı tüm yargılananları kapsayan BERAAT KARARI ile ortaya çıkmıştır.

- Yine aynı mahkemenin davanın iddianamesinde ismi sözde örgüt yöneticisi olarak geçen bir kişi hakkında verdiği kesinleşmiş BERAAT kararı ile tüm yargılananlar aklanmışlardır.

- 1 Nisan 2008 tarihli duruşmada esas hakkındaki mütalaasını sunan Cumhuriyet Savcısı Sayın Adnan Oktar'ın da aralarında bulunduğu tüm sanıkların ayrı ayrı BERAATİNİ istemiştir.

- 9 Mayıs 2008 tarihli duruşmada Cumhuriyet Savcısı, 1 Nisan 2008 tarihinde verdiği BERAAT MÜTALAASINI yinelemiş ve davanın TCK 313 üzerinden görülmesi gerektiğini mütalaasına eklemiştir.


Ancak bunlara rağmen Sayın Mahkemenin kararına saygı duyuyoruz.


Sedat Altan
Bilim Araştırma Vakfı Başkan


YARGIÇLAR İSTEMEDİKLERİ DAVAYA BAKMAYA ZORLANMAMALIDIR

Adil Yargı'nın en önemli unsuru olan YARGI TARAFSIZLIĞI'nın temel teminatlarından biri, yansızlığını kaybeden bir yargıcın o davaya bakmamasıdır.

Bütün çağdaş hukuk sistemlerinde yer alan bu müessese bizim sistemimizde de mevcuttur. Gerek ceza yargılamaları usülümüzde ve gerekse hukuk yargılamaları usülümüzde hakimlerin hangi durumlarda bir davaya bakamayacakları ayrıntılı olarak tarif edilmiştir.

Buna göre bir yargıç bir davaya bakmaktan kendisi çekinebilir (istinkaf). Veya o davanın taraflarınca buna davet edilebilir (hakimin reddi). Bunların her ikisi de mümkündür.

Yansızlığını kaybeden veya yansızlığını kaybettiği görüntüsü veren bir hakimin değiştirilmesi, adil yargı hakkının önemli bir sigortasıdır. Bu sigortaya zaman zaman başvurularak Yargı tarafsızlığı sağlanmakta ama daha önemlisi yargının tarafsız olduğu kamuoyuna gösterilmektedir.

Bununla birlikte bu müessesenin düzeltilmesi ve düzenlenmesi gereken kimi aksayan yanları da vardır ki bunların başında çekinme (istinkaf) kararlarının tasdik zarureti gelmektedir.

Bizim gerek ceza ve gerekse hukuk sistemlerimize göre, bir istinkaf veya bir reddi hakim istemi ortaya çıktığında, bu istemin bir diğer mahkeme tarafından tasdik edilmesi şarttır. Buna göre bir hakimin bir davadan çekinmesi (istifa da diyebiliriz) için kendisinin talebi yeterli olmamaktadır. Bir diğer mahkeme veya hakimin bunu onaylaması gerekmektedir.

Türkiye'deki uygulamalara baktığımızda hakimlerin çekinme kararlarının önemli bir kısmının üst mahkemeler tarafından tasdik edilmediğini görmekteyiz. Yani bir hakim kendisinin tarafsızlığını kaybettiğini fark ederek veya tarafsızlığından şüphe duyulduğunu görerek veyahut da başka bir nedenle bir davadan çekindiğinde, tasdik mercileri kimi zaman bu çekinme kararlarını onaylamamaktadırlar.

Böylece ilgili hakimler "biz bu davaya bakarsak adalet zedelenir" dedikleri davalara bakmaya mecbur edilmektedirler.

Bu çok hatalı bir uygulamadır. Çünkü bir hakimin kendi iç dünyasını kimse o hakimden daha iyi bilemez. Bir yargıç "ben bu davaya bakmamalıyım" demişse artık o yargıcı buna zorlamak doğru olmaz. O yargıcın duygularından, düşüncelerinden, zaaflarından, öfkelerinden habersiz olan bir başka hakimin veya mahkemenin o yargıç hakkında karar vermesi, hele ki bakmak istemediği bir davaya zorlaması yanlış olur. Yargıçların itibarlarını koruyalım derken adil yargı hakkına zarar verilmiş olur.

Bu sorunun somut bir örneği Bilim Araştırma Vakfı Davası'nda yaşanmıştır. Davanın mahkumiyetle bitmesi için bazı çevrelerden gelen baskılar ve bu baskılara karşı tarafımızca başlatılan adli işlemler nedeniyle tarafsızlığını koruyamayacağını anlayan mahkeme heyeti (İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi) 4.4.2008 tarihli duruşmada davadan oybirliğiyle çekinmek istemiştir.

Mahkemenin her üç yargıcı da çekinme dilekçelerinde, davaya devam etmeleri halinde kendilerinden tarafsız bir karar çıkmayacağını ve bu kararın tarafsızlığına da kimsenin inanmayacağını açıkça ifade etmişlerdir.

Buna rağmen, tasdik mercii olan İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi (Cumhuriyet Savcısının istemine karşı) oyçokluğuyla bu çekinme kararını reddetmiştir. Bu red kararı neticesinde İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti kendileri tarafından bakılmasının uygun olmayacağını düşündükleri bir davaya bakmak zorunda kalmışlardır.

Sonrasında ise, Adalet ağır yara almıştır. Sekiz senelik yargılama birkaç güne sıkıştırılmaya çalışılmış, sanıklara savunma yaptırılmamış, savunma kanıtlarının hiçbiri toplanmamış, savunma tanıklarının hiçbiri dinlenmemiş, sanıklar avukatsız bırakılmışlar, savunma kısıtlanmış ve neticede ortaya hiç kimsenin inanmadığı bir karar çıkmıştır. İstifa eden yargıçların itibarlarını koruyalım derken adil yargı hakkına zarar verilmiştir.

Karara saygılıyız ama eğer bu davadaki karar kendisinin tarafsızlığında kuşkusu bulunmayan hakimler tarafından verilmiş olsa daha iyi olmaz mıydı?

Elbette daha iyi olurdu.

O nedenle, hatalı bir uygulamaya yol açan CMK.nun 30/2. maddesindeki "Hâkim, tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebepler ileri sürerek çekindiğinde, merci çekinmenin uygun olup olmadığına karar verir" şeklindeki kuralın değiştirilerek, "onay zorunluluğu"nun kaldırılması, akla, mantığa, hukuka ve hakkaniyete daha uygun olacaktır. Bu şekilde, bir yargıç bir davaya bakmasının uygun olmayacağını düşündüğünde kimse onu buna zorlayamayacaktır.

Devletimizin yetkili makamlarının bu yönde düzenleme yapmaları dileğiyle kamuoyunun bilgilerine saygıyla sunarız.

Sedat Altan
(Bilim Araştırma Vakfı Başkanı)

7 Mayıs 2008 Çarşamba

ERGENEKON ÇETESİ - MASONLUK BAĞLANTISI HAKKINDA YERi YERİNDEN OYNATACAK DEV BİR ESER





BENZERSİZ BİR ESER
ERGENEKON:
MASONLUĞUN KILINCI


Ergenekon yapılanmasıyla ilgili bugüne kadar yapılmış en kapsamlı çalışma olan bu kitap, örgütün iç yüzünü ortaya koyuyor. İki cilt olarak hazırlanan eser yakında tüm kitapçılarda...

Birinci ciltten konu başlıkları:

■ Masonluk, şamanist ve marksist bir örgütlenme olan Ergenekon’u na­sıl kurdu? Bu derin çete nerelerde kullanıldı?

■ Ergenekon’un gerçek kimliği nedir? Perde arkasındaki asıl yöneti­cileri hakkında kilit bilgiler.

■ Ergenekon yapılanması içinde yer alan paravan isimler ve örgütün te­pesindeki gerçek yöneticiler.

■ Ergenekon’un komplolar, şantajlar ve tehditlerle dolu kirli tari­hinden çarpıcı notlar.

■ Masonların “kılıncımız” dediği Ergenekon ile masonluk arasında hiye­rarşi nasıl işlemektedir?

■ İtalyan P2 Mason Locası Skandalı ve Ergenekon arasındaki ben­zerlikler nelerdir?

■ Ergenekon’un kökleri nereye dayanıyor?

■ Türk bürokrasisinde mason yapılanması.

■ Türk mason localarında yapılan şaman ayinlerine ait fotoğraflar.

■ Masonların, ülkemizi Batı ve Doğu Komünist Türkiye olarak ikiye bölme planında Ergenekon ve onun uzantısı PKK’nın rolü.

■ Masonluğun, Türk İslam Birliği’ni savunan Atatürkçü, milliyetçi, mu­kaddesatçı gençliği sindirme ve intikam planları, komploların, oyunla­rın perde arkası.

İkinci ciltten konu başlıkları:

■ Masonluk hakkında hiçbir yerde yayınlanmamış bilgiler, isimler, ma­sonların karanlık bağlantıları, masonik taktikler ve eylemler.

■ Üniversitelerde ve yargıda masonlara ait listeler, mason bürok­ratlar.

■ Yargıtay üzerindeki mason baskısında Ergenekon’un rolü nedir?

■ Geçmişten bugüne mason Yargıtay üyeleri kimlerdi? ABD, Fran­sa, İngiltere gibi masonluğun egemen olduğu ülkelerde yargıda ma­sonların oranı nedir?

■ Ergenekon’un tehdit ve şantajlarına direnç gösteremeyen bir kısım yargı üyelerinin yol açtıkları adli rezaletler.

■ Türk mason localarının yurt dışındaki localardan aldıkları tali­matlar.

■ İngiliz ve Fransız localarının Türk mason localarına gönderdiği özel kriptolu gizli mesajlar.

■ Masonluğun devletin kilit noktalarındaki örgütlenme faaliyetleri.

■ İzmir’de yapılan sebataycı-mason ortak kurultayında alınan karar­lar. (Resim ve belgelerle)

■ Masonlarca kurulan ve marksist-şamanist bir örgütlenme olan Er­genekon ile Türk masonluğunun 100 yıllık ortak tarihi...

Lüks cilt, parlak kuşe kağıt ve tamamı renkli benzersiz bir kitap. Birin­ci cildi 750 sayfa olan bu kitap yakında bütün Türkiye’de 40 YTL fiyat­la satışa arz olunacaktır. (Toplu gönderimlerde % 20 indirim uygulanır.)



Masonlar özellikle son yüzyılda hakim oldukları dünyanın her ülke­sinde Yargıtaylara çok önem vermişlerdir. Yargıtaylardaki yapılan­mayı ülkelerin yönetimi açısından çok önemli görmüşlerdir. Yargı­taya “Gerçek Devlet (Real State)” demişlerdir. Örneğin 1946 tari­hinde Amerika’daki Yargıtay üyelerinin % 80’i masondu ve hiçbir zaman için bu oran % 50’nin altına düşmedi. Bu durum Almanya, Hollanda, İngiltere ve Fransa’da da aynı şekilde olmuştur. Masonla­rın dünya hakimiyetinde kullandıkları birçok metottan biri de bu­dur. Masonlar dünyanın bir kısım ülkelerini polis devletiyle idare ederler. Bir kısmını hakim devletiyle idare ederler. Bir kısmını da askeri cunta yönetimleriyle idare ederler. Masonların bu sinsi yapı­lanmasıyla ilgili yüzlerce belge ve bilgiyi orjinal kaynaklarından bu eserde okuma imkanı bulacaksınız.



ERGENEKON ÇETESİ - MASONLUK BAĞLANTISI

HAKKINDA YERi YERİNDEN OYNATACAK DEV BİR ESER


İki yıllık titiz bir çalışmanın ürünü olan bu eser, hiçbir yerde ya­yınlanmamış olan yüzlerce orijinal belge, yazışma notu, fotoğraf ve dokümandan oluşmaktadır. Toplam 1300 sayfadan oluşan iki ciltlik bu eseri Türk halkına iftiharla sunuyoruz.

GLOBAL YAYINCILIK SİPARİŞ HATTI (0212) 444 444 1

16 Nisan 2008 Çarşamba

YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ HATA YAPMIŞTIR



BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI'NIN İSTANBUL 2. AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE 2007/339 DOSYA NO'SU İLE GÖRÜLEN DAVASINDA CUMHURİYET SAVCISININ 1 NİSAN 2008 TARİHLİ ESAS HAKKINDAKİ BERAAT MÜTALAASI

"Sanıklar hakkında suç işlemek için örgüt kurmak, bu örgütü yönetmek ve örgüt adına faaliyette bulunmak suçlarından kamu davası açılmıştır.

27.03.2008 tarihli celsede zaman aşımı yakın tarihte olan sanıklarla ilgili dosyanın tefrikine, diğer sanıklar yönünden davaya devam edilmesine karar verilmesi şeklindeki talebimin mahkemece reddedilerek bütün sanıklar hakkında esas hakkında mütaala beyanı istenilmiştir.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin bozma kararı aleyhe olup, bir kısım sanıkların (4 kişi bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan zaman aşımı tarihi yakın olmayan sanıklar hakkında da karar verilmesi CMUK.nun 326/2.maddesine aykırılık teşkil edecektir,

Ancak iddia makamı olarak mevcut delil durumuna göre bütün sanıklarla ilgili esas hakkında mütaala beyan etmek durumundayız.

Sanıkların poliste müdafii hazır olmadan verdikleri ve mahkemede bu ifadenin işkence altında alındığından bahisle kabul etmedikleri ifadelerinden başka mahkememizce toplanan deliller arasında SANIKLAR ALEYHİNE DELİL BULUNMAMAKTADIR.

Mahkemece 29.02.2008 tarihli ara kararının 5. bendinde yasak usullerle alınan ifadeler delil olarak değerlendirilemeyeceği, CMUK'nun 148. maddede anlaşıldığından hukuka aykırı olarak alındığı iddia edilen ifade ve delilleri dosyadan çıkartılması şeklindeki talebin reddine" karar verilmiştir.

CMK.nun 148/4.maddesi gereğince poliste alınan müdafiisiz ifadelerin delil olarak değerlendirilemeyeceği, böylece mahkemece de kabul edilmiştir.

Sanıklar hakkında açılan ana davadan tefrik edilen davadan 5 sanık hakkında iddia makamı olarak 4616 sayılı kanun gereği davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi talep edilmiş olup, mahkemece bu 5 sanığın şantaj ve çete yöneticisi üyesi olmak suçlarından bu sanıkların beraatlerine karar verilmiş ve bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

Bu durumda sanıklardan Adnan Oktar'ın suç işlemek için örgüt kurmak ve diğer sanıkların örgütün yöneticisi olmak ve örgüt adına faaliyette bulunmak suçlarını işledikleri sabit olmadığından CMK.nun 223/2e maddesi gereğince bütün sanıkların müsnet suçlardan AYRI AYRI BERAATLERİNE karar verilmesi kamu adına talep ve mütaala olunur."

-----

Yargıtay 8. Ceza Dairesi Bilim Araştırma Vakfı Davasında zamanaşımını bozma kararında açıkça hata yapmıştır. Yargıtay, kararını, kanunen hiçbir geçerliliği olmayan, -avukat olmaksızın işkence zoruyla alınan- emniyet ifadelerini delil göstererek almıştır. Ancak bu ifadelerin delil kabul edilemeyeceği kanunen hükme bağlanmıştır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 148. maddesinin 4. bendine göre:
"Müdafi (avukat) hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda ŞÜPHELİ VEYA SANIK TARAFINDAN DOĞRULANMADIKÇA HÜKME ESAS ALINAMAZ."

Bilim Araştırma Vakfı Davası'nın 29 Şubat 2008 tarihli duruşmasında, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi verdiği 5 no'lu ara kararında şöyle belirtmiştir:

"Yasak usullerle alınan ifadelerin delil olarak değerlendirilemeyeceği CMK.nun 148. Maddede anlaşıldığından hukuka aykırı olarak alındığı iddia edilen ifade ve delillerin..."

Cumhuriyet Savcısı'nın 1 Nisan 2008 tarihli esas hakkındaki Beraat Mütalaasında:

"Mahkemece 29.02.2008 tarihli ara kararının 5.bendinde yasak usullerle alınan ifadeler delil olarak değerlendirilemeyeceği, CMUK'nun 148. maddede anlaşıldığından hukuka aykırı olarak alındığı iddia edilen ifade ve delilleri dosyadan çıkartılması şeklindeki talebin reddine" karar verilmiştir. CMK.nun 148/4. maddesi gereğince poliste alınan müdafiisiz (avukatsız) ifadelerin DELİL OLARAK DEĞERLENDİRİLEMEYECEĞİ, böylece mahkemece de kabul edilmiştir.

Bütün bunlara rağmen, Yargıtay 8. Ceza Dairesi sadece kanunen geçerliliği olmayan bu emniyet ifadelerine dayanarak bir karar almış ve önemli hukuki bir hata yapmıştır.


YARGITAY'IN DA HATA YAPABİLECEĞİ UNUTULMAMALIDIR

Yargıtay'ın da hata yapabileceğinin önemli bir gerçek olduğunu, Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan şöyle açıklamıştır:

YARGITAY DA HATA YAPABİLİR. Bir yılda mesai yapılan gün 200 kabul edilirse, demek ki GÜNDE YARGITAY'DAN 2 BİN 500'DEN FAZLA KARAR ÇIKIYOR. BU ŞARTLARDA HİÇ HATA YAPILMAMASI MÜMKÜN MÜ? (http://www.yargitay.gov.tr/content/view/134/64/)

Günde 2500 karar alan Yargıtay üyeleri, vakit darlığından ve iş yoğunluğu sebebiyle önlerine gelen onlarca klasörden oluşan dava dosyalarına en fazla 5-10 dakikalık bir vakit ayırabilmektedirler. Bu durumda da onlarca klasörden oluşan delil ve belgeleri inceleme fırsatı bulamadan davayı hükme bağlamak durumunda kalmaktadırlar. Yargıtay Başkanı Erarslan Özkaya hiçbir hukuk devletinde Yargıtay'ın bu kadar ağır iş yükü altında olmadığına dikkat çekmiştir. ERASLAN ÖZKAYA, "AŞIRI İŞ YÜKÜNÜN DAVALARIN SAĞLIKLI İNCELENMESİNİ TEHLİKEYE DÜŞÜRDÜĞÜNÜ" AÇIKÇA DİLE GETİRMİŞTİR. (http://www.memurlar.net/haber/6058/)

Nitekim yapılan istatistikler son derece önemli bazı gerçekleri ortaya koymaktadır:

... Yerel mahkemelerin kararlarının temyiz incelemesini yapan YARGITAY CEZA DAİRELERİ DE YANLIŞ KARARLARIN ALTINA İMZA ATIYOR. (Zaman Gazetesi, 19 Mayıs 2005)

2003
... YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 2003'TE KENDİ DAİRELERİNDEN GELEN DAVALARIN YÜZDE 57'SİNİ BOZMUŞTUR.
(Zaman Gazetesi, 19 Mayıs 2005)

2004
T.C. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü'nün 2004 yılı verilerine göre ise, YARGITAY CEZA GENEL KURULU, YARGITAY'IN VERDİĞİ KARARLARIN % 61.7'SİNİ BOZMUŞTUR.
(http://www.adli-sicil.gov.tr/istatistik_2006/yargıtay/yargt4.htm)

Böyle bir durumda Yargıtay üyelerinin kararlarının kusursuz olacağını iddia etmek mümkün değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, kendi dairelerinin aldığı kararları, hatalı olduğu için bizzat kendisi bozmuştur. Ve bu hata oranının, % 61'lere varan çok yüksek bir rakam olduğu görülmektedir. Demek ki, "Yargıtay kayıtsız şartsız doğru söyler" diye bir kural yoktur. Aksine Yargıtay, gelen davaların yarısından fazlasında yanlış karar verebilmektedir. Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan, "Ülkemizde de adli yargıda hatalar vardır. Nicelik ve nitelik ters orantılıdır. Nicelik artıkça nitelik artmaz, düşer." demiştir. Arslan, "Bir hakimin günde 10 dosyaya baktığı zaman başarı sağlayacağını" söylemiş, "aksinde ise performansın düşeceğini ve hatalı kararlar alınabileceğini" belirtmiştir.
(http://www.yargitay.gov.tr/content/view/139/64/)

Yargıtay Onursal Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk ise, "Afrika dahil, dünyanın hiçbir yerinde Türkiye'deki kadar işi olan bir Yargıtay yok" sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.

Sami Selçuk'un bu konudaki çok önemli bir başka tespiti ise şöyledir:

Ama Türkiye'de ilk mahkeme yargıçlarına, Yargıtay yargıçları not veriyorlar. YARGIÇLAR, SAVCILAR, İYİ NOT ALMAK İÇİN FAKÜLTEDE OKUDUKLARINI BİR YANA İTİYOR. YARGITAY NE DEMİŞSE ONA GÖRE KARAR VERİYOR. KİŞİLİĞİNİ, BEYİNSEL BAĞIMSIZLIĞINI YİTİRİYORLAR. Gelişme de duruyor. Bu çok üzücü. BAŞKA TÜRLÜ YÜKSELEMİYOR ÇÜNKÜ. Not sisteminin hemen bırakılması gerek.
(http://yenisafak.com.tr/roportaj/roportaj29.html)

Yerel mahkemelerin Yargıtay'dan bozularak dönen davalarda tüm bu gerçekleri göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekmektedir. "Yargıtay bir kararı bozduysa kesin doğrudur" diye düşünmeleri son derece hatalı olacaktır. Adeta hipnotize olmuşcasına, deliller ve araştırmalar ışığında daha önce edindikleri tüm kanaatleri bir kenara bırakarak Yargıtay'ın 5-10 dakikada verdiğini bildikleri bir kararı hiç sorgulamadan kabullenmek, hukuka ve adalet anlayışına da uygun değildir. Nitekim böyle bir yaklaşımın ne kadar yanlış olacağını, Yargıtay Başkanları bizzat kendileri hatırlatarak, yargı görevlilerinin dikkatini bu konuya çekmektedirler. Ve bu hatalı kararlara karşı uyanık olmaları konusunda onları uyarmaktadırlar.

Bu hususun mutlaka göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

SONUÇ: Yargıtay 8. Ceza Dairesi, sadece avukat nezdinde alınmayan ve işkence altında zorla imzalatılmış olan geçersiz polis ifadelerini gerekçe göstererek yerel mahkemenin zamanaşımı kararını bozmuş bulunmaktadır. Bu durumda CMK 148/4'e göre avukat huzurunda alınmayan polis ifadelerinin geçersizliği Yargıtay 8. Ceza Dairesi tarafından fark edilmemiştir. Burada hukuki bir hata yapılmıştır. Yargıtay'ın yoğun iş temposu nedeniyle hata yapabileceğinin, nitekim her yıl aldıkları kararların yarısından fazlasının hatalı olduğunun dikkate alınması gerekmektedir. Bu hususlar ışığında, BAV davası ile ilgili olarak Yargıtay 8. Ceza Dairesi tarafından açıkça hatalı bir karar verildiği kabul edilmelidir.

Sedat Altan
Bilim Araştırma Vakfı Başkanı

9 Nisan 2008 Çarşamba

KAMUOYUNA DUYURU



MASONLAR YARGIDAN ELİNİ ÇEKSİN!

Masonluk, dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de faali­yet gösteren son derece karanlık, gizli ve etkili bir güç odağıdır. Han­gi ülkede yaşarsa yaşasın, hangi ırktan ya da dinden olursa olsun, her mason aynı fikir ve inançları paylaşır. Çünkü masonluk ulusal değil kü­resel bir teşkilattır. Türkiye’de sadece masonlar için yayınlanmakta olan Mason Dergisi’nin 81/4 sayısında yeralan “masonluk nizamları her mason için tek rehberdir" ilkesi, masonluğun bu özelliğini vurgulamaktadır. Gerçekten de örneğin bir Amerikan mason locası Al­man ya da Yunan bir mason locasının birebir aynısıdır. Dünyadaki locaların tamamı, masonluğun tek merkezden alınan kararlarını uygu­lamaya koyan şubeleri mahiyetindedir. Hiçbir loca merkezin onay ve talimatına uygun olmayan kararlar alamaz, ilke ve prensipler ortaya koyamaz. Kısaca dünya üzerinde tek bir mason teşkilatı vardır. Ülkeler­deki mason locaları da bu teşkilatın birer üyesidir. Merkezde alınacak bir karar dünyadaki tüm masonları bağlar.

Bir mason, masonluk dışında hiçbir ahlaki veya hukuki prensibi dikkate almaz. Aksini yaptığı takdirde masonluğa ihanet etmiş sayı­lır. Dolayısıyla bir yerde mason varsa orada masonik felsefenin izle­ri görülecektir. Bir insan hem masonlukta derece alıp hem de baş­ka bir hayat felsefesini uygulayamaz. İş çevresinde veya yetkili bu­lunduğu kurumda mutlaka masonluğun lehine faaliyet yapmak zo­rundadır.

Masonların devletin bazı kilit noktalarının ellerinde kalmasına büyük önem verdikleri bilinmektedir. Bu noktalara yapılacak atamalarda mason olmak ilk şart olmakta, bir masonun görevi sona erince onun yerine, “halef-birader sistemi” tabir edilen uygulama ile diğer bir mason gelmektedir.

Masonlar en kilit noktalardan olan yargıya da sızmışlardır. Mason­luğun yargı kademelerinde kendini göstermesi son derece endişe vericidir. Bu sızma, doğal olarak bazı kararların, anayasamıza, ka­nunlarımıza ve vicdani ilkelere göre verilmediğini göstermektedir. Çünkü yukarıda da izah ettiğimiz gibi bir masonun tek hareket nok­tası masonik prensiplerdir. Mason bir savcı veya mason bir yargıç, ne kanun dinler ne vicdan. Masonluk ne emrediyorsa onu yapar. Adaletsizlik, haksızlık veya hukuksuzluk bir masonu zerre kadar il­gilendirmez.

Atatürk’ün kapattırdığı ancak vefatından sonra türlü oyunlarla tekrar faaliyete başlayan mason locaları, Türk adalet mekanizmalarını çalışa­maz duruma getirmektedir. Localarda kılıçların önünde diz çökerek ye­min eden bir savcı veya yargıçtan adalet beklemek abesle iştigal olur. Özellikle masonluğun menfaat ve ideallerini ilgilendiren hayati konu­larda kararlar bizzat localarda şekillenmektedir.

Yargının üzerinde mason etkisi olduğu sürece yargıdan halkımızı tatmin edici kararların çıkması olasılığı yoktur. Türk vatanını ve Türk Milletini seven bir kimsenin kökü dışarda olan bir örgüte des­tek vermesi mümkün değildir. Yanılgı ve yanlış bilgilenme sonucu masonluğa girmiş ve kendini karanlık bir girdabın içinde bulmuş yargı mensuplarına çağrımız vakit geçirmeden istifa etmeleri ve masonluğun kendilerini kullanmalarına izin vermemeleridir. Kendi iradesiyle yargıdaki makamını terk etmeyenler ise devletimiz tara­fından azledilmelidir. Devlet ve yargı mekanizmalarına sızmış ma­sonlar bir bir tesbit edilmeli, ayırım yapmaksızın ayıklanmalıdır.

Masonluğun bu ülkenin menfaatine bir örgüt olmadığını herkes bilmek­tedir. Bunu bile bile bu örgüte üye olmak ciddi bir hatadır. Bu kimse­ler saptıkları yolun hile, yalan ve karanlıklarla dolu olduğunu anlamalı ve vakit kaybetmeden hatalarından dönmelidirler. Küçük menfaatler uğruna Türkiye üzerinde oyunlar oynayan bir örgüte üye olanlar bile­rek veya bilmeyerek bu ülkeye ciddi zarar vermektedirler.

Büyük Önder Atatürk masonluğu çok sert ifadelerle eleştirmiş ve kapatılma emrini vermiştir. Masonluğa geçit vermemek bize Ata­türk’ün bir mirasıdır. Pek çok konuda Atatürk’ün izinde gittiğini iddia edenlerin, onun kapattığı bir örgütün varlığından rahatsız ol­maması çelişkili bir durumdur.

Masonluğun tasfiyesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni dünya milletlerinin gıpta ile izleyeceği örnek ülke haline getirecek hayati bir atak olacaktır. Bundan sonra mason localarına üye olanlar devlet memurluğuna alınmamalıdır. Halen bu localara kayıtlı olanlar ise devlet memurluğundan çıkarılmalı, böylelikle masonlar tasfiye edilmelidir. Polis kayıtlarında bulunan mason memurlar listesi ve gizli mason üyeler de açıklanmalıdır. Ayrıca Türk localarının İngiliz ve Fransız mason localarıyla yaptıkları kriptolu gizli görüşmelere ait dosyalara el konulmalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde masonluğun devletimizin bü­tününe sızması en kilit yerleri tutması işten bile değildir. İş işten geç­meden konunun üzerine gidilmeli, göz göre göre devletimiz beynelmi­lel masonluğa teslim edilmemelidir.

ÖNEMLİ BİR GERÇEK: YARGITAY DA HATA YAPABİLİR

Yargıtay'ın da hata yapabileceğinin önemli bir gerçek olduğunu, Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan açıklamıştır. Osman Arslan, Yargıtay'ın iş yükünün ağırlığını hatırlatmış ve 2005 yılında Yargıtay’ın 518 bin 881 karar verdiğini belirtmiştir. Günde 2500 davayı karara bağlayan bir kurumun hata yapmamasının mümkün olmadığını dile getirmiştir:

Osman Arslan: YargItay da hata yapabİlİr. Bir yılda mesai yapılan gün 200 kabul edilirse, demek ki günde YargItay'dan 2 bİn 500'den fazla karar çIkIyor. Bu Şartlarda hİç hata yapIlmamasI mümkün mü?

(http://www.yargitay.gov.tr/content/view/134/64/)

Günde 2500 karar alan Yargıtay üyeleri, vakit darlığından ve iş yoğunluğu sebebiyle önlerine gelen onlarca klasörden oluşan dava dosyalarına en fazla 5-10 dakikalık bir vakit ayırabilmektedirler. Bu durumda da onlarca klasörden oluşan delil ve belgeleri inceleme fırsatı bulamadan davayı hükme bağlamak durumunda kalmaktadırlar. Yargıtay Başkanı Erarslan Özkaya hiçbir hukuk devletinde Yargıtay’ın bu kadar ağır iş yükü altında olmadığına dikkat çekmiştir.

Eraslan Özkaya, “Aşırı iş yükünün davaların sağlıklı İncelenmesini tehlikeye düşürdüğünü” açıkça dile getirmiştir.

(www.memurlar.net/ haber/6058/)

Nitekim yapılan istatistikler son derece önemli bazı gerçekleri ortaya koymaktadır:

... Yerel mahkemelerin kararlarının temyiz incelemesini yapan YargItay ceza daİrelerİ de yanlIŞ kararlarIn altIna İmza atIyor.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 2003'TE KENDİ DAİRELERİNDEN GELEN DAVALARIN YÜZDE 57'SİNİ BOZMUŞTUR.

(“Yargı İki Davada Bir 'Pardon' Diyor”, Zaman Gazetesi, 19 Mayıs 2005)

T.C. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün 2004 yılı verilerine göre ise, YargItay Ceza Genel Kurulu, YargItay’In verdİĞİ kararlarIn % 61.7’sİnİ bozmuŞtur.

(www.adli-sicil.gov.tr/istatistik_2006/yargıtay/yargt4.htm)

Böyle bir durumda Yargıtay üyelerinin kararlarının kusursuz olacağını iddia etmek mümkün değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, kendi dairelerinin aldığı kararları, hatalı olduğu için bizzat kendisi bozmuştur. Ve bu hata oranının, % 61’lere varan çok yüksek bir rakam olduğu görülmektedir. Demek ki, “Yargıtay kayıtsız şartsız doğru söyler” diye bir kural yoktur. Aksine Yargıtay, gelen davaların yarısından fazlasında yanlış karar verebilmektedir. Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan, “Ülkemizde de adli yargıda hatalar vardır. Nicelik ve nitelik ters orantılıdır. Nicelik artıkça nitelik artmaz, düşer.” demiştir. Arslan, “Bir hakimin günde 10 dosyaya baktığı zaman başarı sağlayacağını” söylemiş, “aksinde ise performansın düşeceğini ve hatalı kararlar alınabileceğini” belirtmiştir.

(www.yargitay.gov.tr/content/ view/139/64/)

Yargıtay Onursal Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk ise, “Afrika dahil, dünyanın hiçbir yerinde Türkiye’deki kadar işi olan bir Yargıtay yok” sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.

Sayın Sami Selçuk’un bu konudaki çok önemli bir başka tespiti ise şöyledir:


Ama Türkiye'de ilk mahkeme yargıçlarına, Yargıtay yargıçları not veriyorlar. YargIçlar, savcIlar, İyİ not almak İçİn fakültede okuduklarInI bİr yana İtİyor. YargItay ne demİŞse ona göre karar verİyor. KİŞİlİĞİnİ, beyİnsel baĞImsIzlIĞInI yİtİrİyorlar. Gelişme de duruyor. Bu çok üzücü. BaŞka türlü yükselemİyor çünkü. Not sisteminin hemen bırakılması gerek.

(http://yenisafak.com.tr/roportaj/roportaj29.html)

Yerel mahkemelerin Yargıtay’dan bozularak dönen davalarda tüm bu gerçekleri göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekmektedir. “Yargıtay bir kararı bozduysa kesin doğrudur” diye düşünmeleri son derece hatalı olacaktır.

Özetle Yargıtay’ın 80-90 klasörlük davaları 10-15 dakikada neticeye bağlaması o kadar sıhhatli olmayabilir. Yargıtay’ın, bu kadar az bir zamanda davaları incelemesi hata payını çok yükseltmektedir. Örneğin bu kısıtlı zamanda “emniyet ifadelerinin avukat nezareti olmaksızın alındığı, sanıklara işkence ve şiddet uygulandığı dolayısıyla bu ifadelerin hukuki geçerliliği olamayacağı” gibi son derece önemli ayrıntılar gözden kaçabilmektedir.

Adeta hipnotize olmuşcasına, deliller ve araştırmalar ışığında daha önce edindikleri tüm kanaatleri bir kenara bırakarak Yargıtay’ın 5-10 dakikada verdiğini bildikleri bir kararı hiç sorgulamadan kabullenmek, hukuka ve adalet anlayışına da uygun değildir. Nitekim böyle bir yaklaşımın ne kadar yanlış olacağını, Yargıtay Başkanları bizzat kendileri hatırlatarak, yargı görevlilerinin dikkatini bu konuya çekmektedirler. Ve bu hatalı kararlara karşı uyanık olmaları konusunda onları uyarmaktadırlar.

Yargıtay’ın hatasını ortaya çıkarttıkları takdirde, Doç. Dr. Sami Selçuk’un belirttiği gibi, Yargıtay’ın gözünde olumsuz puan alacaklarını ve bu durumun terfi etmelerine olumsuz etki edeceğini düşünen hakimler, göz göre göre hukuktan ve adaletten taviz vermiş olacaklarını unutmamalıdırlar. Yargıtay’ın gözünde itibar elde etmek adına, onlarca masum insanın hayatını tehlikeye atmayı göze almamalıdırlar. Böyle yanlış temellere oturan bir yargı sisteminin bir gün kişilerin kendi karşılarına da çıkabileceği açık bir gerçektir. Yanlış inançlarla, yanlış telkinlerle süregelen bu hipnozun bozulması, hakimler, savcılar dahil tüm insanların faydasına olacaktır.

Bilim Araştırma Vakfı Başkanı

Sedat AltanMasonluk, dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de faali­yet gösteren son derece karanlık, gizli ve etkili bir güç odağıdır. Han­gi ülkede yaşarsa yaşasın, hangi ırktan ya da dinden olursa olsun, her mason aynı fikir ve inançları paylaşır. Çünkü masonluk ulusal değil kü­resel bir teşkilattır. Türkiye’de sadece masonlar için yayınlanmakta olan Mason Dergisi’nin 81/4 sayısında yeralan “masonluk nizamları her mason için tek rehberdir" ilkesi, masonluğun bu özelliğini vurgulamaktadır. Gerçekten de örneğin bir Amerikan mason locası Al­man ya da Yunan bir mason locasının birebir aynısıdır. Dünyadaki locaların tamamı, masonluğun tek merkezden alınan kararlarını uygu­lamaya koyan şubeleri mahiyetindedir. Hiçbir loca merkezin onay ve talimatına uygun olmayan kararlar alamaz, ilke ve prensipler ortaya koyamaz. Kısaca dünya üzerinde tek bir mason teşkilatı vardır. Ülkeler­deki mason locaları da bu teşkilatın birer üyesidir. Merkezde alınacak bir karar dünyadaki tüm masonları bağlar.

Bir mason, masonluk dışında hiçbir ahlaki veya hukuki prensibi dikkate almaz. Aksini yaptığı takdirde masonluğa ihanet etmiş sayı­lır. Dolayısıyla bir yerde mason varsa orada masonik felsefenin izle­ri görülecektir. Bir insan hem masonlukta derece alıp hem de baş­ka bir hayat felsefesini uygulayamaz. İş çevresinde veya yetkili bu­lunduğu kurumda mutlaka masonluğun lehine faaliyet yapmak zo­rundadır.

Masonların devletin bazı kilit noktalarının ellerinde kalmasına büyük önem verdikleri bilinmektedir. Bu noktalara yapılacak atamalarda mason olmak ilk şart olmakta, bir masonun görevi sona erince onun yerine, “halef-birader sistemi” tabir edilen uygulama ile diğer bir mason gelmektedir.

Masonlar en kilit noktalardan olan yargıya da sızmışlardır. Mason­luğun yargı kademelerinde kendini göstermesi son derece endişe vericidir. Bu sızma, doğal olarak bazı kararların, anayasamıza, ka­nunlarımıza ve vicdani ilkelere göre verilmediğini göstermektedir. Çünkü yukarıda da izah ettiğimiz gibi bir masonun tek hareket nok­tası masonik prensiplerdir. Mason bir savcı veya mason bir yargıç, ne kanun dinler ne vicdan. Masonluk ne emrediyorsa onu yapar. Adaletsizlik, haksızlık veya hukuksuzluk bir masonu zerre kadar il­gilendirmez.

Atatürk’ün kapattırdığı ancak vefatından sonra türlü oyunlarla tekrar faaliyete başlayan mason locaları, Türk adalet mekanizmalarını çalışa­maz duruma getirmektedir. Localarda kılıçların önünde diz çökerek ye­min eden bir savcı veya yargıçtan adalet beklemek abesle iştigal olur. Özellikle masonluğun menfaat ve ideallerini ilgilendiren hayati konu­larda kararlar bizzat localarda şekillenmektedir.

Yargının üzerinde mason etkisi olduğu sürece yargıdan halkımızı tatmin edici kararların çıkması olasılığı yoktur. Türk vatanını ve Türk Milletini seven bir kimsenin kökü dışarda olan bir örgüte des­tek vermesi mümkün değildir. Yanılgı ve yanlış bilgilenme sonucu masonluğa girmiş ve kendini karanlık bir girdabın içinde bulmuş yargı mensuplarına çağrımız vakit geçirmeden istifa etmeleri ve masonluğun kendilerini kullanmalarına izin vermemeleridir. Kendi iradesiyle yargıdaki makamını terk etmeyenler ise devletimiz tara­fından azledilmelidir. Devlet ve yargı mekanizmalarına sızmış ma­sonlar bir bir tesbit edilmeli, ayırım yapmaksızın ayıklanmalıdır.

Masonluğun bu ülkenin menfaatine bir örgüt olmadığını herkes bilmek­tedir. Bunu bile bile bu örgüte üye olmak ciddi bir hatadır. Bu kimse­ler saptıkları yolun hile, yalan ve karanlıklarla dolu olduğunu anlamalı ve vakit kaybetmeden hatalarından dönmelidirler. Küçük menfaatler uğruna Türkiye üzerinde oyunlar oynayan bir örgüte üye olanlar bile­rek veya bilmeyerek bu ülkeye ciddi zarar vermektedirler.

Büyük Önder Atatürk masonluğu çok sert ifadelerle eleştirmiş ve kapatılma emrini vermiştir. Masonluğa geçit vermemek bize Ata­türk’ün bir mirasıdır. Pek çok konuda Atatürk’ün izinde gittiğini iddia edenlerin, onun kapattığı bir örgütün varlığından rahatsız ol­maması çelişkili bir durumdur.

Masonluğun tasfiyesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni dünya milletlerinin gıpta ile izleyeceği örnek ülke haline getirecek hayati bir atak olacaktır. Bundan sonra mason localarına üye olanlar devlet memurluğuna alınmamalıdır. Halen bu localara kayıtlı olanlar ise devlet memurluğundan çıkarılmalı, böylelikle masonlar tasfiye edilmelidir. Polis kayıtlarında bulunan mason memurlar listesi ve gizli mason üyeler de açıklanmalıdır. Ayrıca Türk localarının İngiliz ve Fransız mason localarıyla yaptıkları kriptolu gizli görüşmelere ait dosyalara el konulmalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde masonluğun devletimizin bü­tününe sızması en kilit yerleri tutması işten bile değildir. İş işten geç­meden konunun üzerine gidilmeli, göz göre göre devletimiz beynelmi­lel masonluğa teslim edilmemelidir.

ÖNEMLİ BİR GERÇEK: YARGITAY DA HATA YAPABİLİR

Yargıtay'ın da hata yapabileceğinin önemli bir gerçek olduğunu, Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan açıklamıştır. Osman Arslan, Yargıtay'ın iş yükünün ağırlığını hatırlatmış ve 2005 yılında Yargıtay’ın 518 bin 881 karar verdiğini belirtmiştir. Günde 2500 davayı karara bağlayan bir kurumun hata yapmamasının mümkün olmadığını dile getirmiştir:

Osman Arslan: YargItay da hata yapabİlİr. Bir yılda mesai yapılan gün 200 kabul edilirse, demek ki günde YargItay'dan 2 bİn 500'den fazla karar çIkIyor. Bu Şartlarda hİç hata yapIlmamasI mümkün mü?

(http://www.yargitay.gov.tr/content/view/134/64/)

Günde 2500 karar alan Yargıtay üyeleri, vakit darlığından ve iş yoğunluğu sebebiyle önlerine gelen onlarca klasörden oluşan dava dosyalarına en fazla 5-10 dakikalık bir vakit ayırabilmektedirler. Bu durumda da onlarca klasörden oluşan delil ve belgeleri inceleme fırsatı bulamadan davayı hükme bağlamak durumunda kalmaktadırlar. Yargıtay Başkanı Erarslan Özkaya hiçbir hukuk devletinde Yargıtay’ın bu kadar ağır iş yükü altında olmadığına dikkat çekmiştir.

Eraslan Özkaya, “Aşırı iş yükünün davaların sağlıklı İncelenmesini tehlikeye düşürdüğünü” açıkça dile getirmiştir.

(www.memurlar.net/ haber/6058/)

Nitekim yapılan istatistikler son derece önemli bazı gerçekleri ortaya koymaktadır:

... Yerel mahkemelerin kararlarının temyiz incelemesini yapan YargItay ceza daİrelerİ de yanlIŞ kararlarIn altIna İmza atIyor.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 2003'TE KENDİ DAİRELERİNDEN GELEN DAVALARIN YÜZDE 57'SİNİ BOZMUŞTUR.

(“Yargı İki Davada Bir 'Pardon' Diyor”, Zaman Gazetesi, 19 Mayıs 2005)

T.C. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün 2004 yılı verilerine göre ise, YargItay Ceza Genel Kurulu, YargItay’In verdİĞİ kararlarIn % 61.7’sİnİ bozmuŞtur.

(www.adli-sicil.gov.tr/istatistik_2006/yargıtay/yargt4.htm)

Böyle bir durumda Yargıtay üyelerinin kararlarının kusursuz olacağını iddia etmek mümkün değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, kendi dairelerinin aldığı kararları, hatalı olduğu için bizzat kendisi bozmuştur. Ve bu hata oranının, % 61’lere varan çok yüksek bir rakam olduğu görülmektedir. Demek ki, “Yargıtay kayıtsız şartsız doğru söyler” diye bir kural yoktur. Aksine Yargıtay, gelen davaların yarısından fazlasında yanlış karar verebilmektedir. Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan, “Ülkemizde de adli yargıda hatalar vardır. Nicelik ve nitelik ters orantılıdır. Nicelik artıkça nitelik artmaz, düşer.” demiştir. Arslan, “Bir hakimin günde 10 dosyaya baktığı zaman başarı sağlayacağını” söylemiş, “aksinde ise performansın düşeceğini ve hatalı kararlar alınabileceğini” belirtmiştir.

(www.yargitay.gov.tr/content/ view/139/64/)

Yargıtay Onursal Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk ise, “Afrika dahil, dünyanın hiçbir yerinde Türkiye’deki kadar işi olan bir Yargıtay yok” sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.

Sayın Sami Selçuk’un bu konudaki çok önemli bir başka tespiti ise şöyledir:

Ama Türkiye'de ilk mahkeme yargıçlarına, Yargıtay yargıçları not veriyorlar. YargIçlar, savcIlar, İyİ not almak İçİn fakültede okuduklarInI bİr yana İtİyor. YargItay ne demİŞse ona göre karar verİyor. KİŞİlİĞİnİ, beyİnsel baĞImsIzlIĞInI yİtİrİyorlar. Gelişme de duruyor. Bu çok üzücü. BaŞka türlü yükselemİyor çünkü. Not sisteminin hemen bırakılması gerek.

(http://yenisafak.com.tr/roportaj/roportaj29.html)

Yerel mahkemelerin Yargıtay’dan bozularak dönen davalarda tüm bu gerçekleri göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekmektedir. “Yargıtay bir kararı bozduysa kesin doğrudur” diye düşünmeleri son derece hatalı olacaktır.

Özetle Yargıtay’ın 80-90 klasörlük davaları 10-15 dakikada neticeye bağlaması o kadar sıhhatli olmayabilir. Yargıtay’ın, bu kadar az bir zamanda davaları incelemesi hata payını çok yükseltmektedir. Örneğin bu kısıtlı zamanda “emniyet ifadelerinin avukat nezareti olmaksızın alındığı, sanıklara işkence ve şiddet uygulandığı dolayısıyla bu ifadelerin hukuki geçerliliği olamayacağı” gibi son derece önemli ayrıntılar gözden kaçabilmektedir.

Adeta hipnotize olmuşcasına, deliller ve araştırmalar ışığında daha önce edindikleri tüm kanaatleri bir kenara bırakarak Yargıtay’ın 5-10 dakikada verdiğini bildikleri bir kararı hiç sorgulamadan kabullenmek, hukuka ve adalet anlayışına da uygun değildir. Nitekim böyle bir yaklaşımın ne kadar yanlış olacağını, Yargıtay Başkanları bizzat kendileri hatırlatarak, yargı görevlilerinin dikkatini bu konuya çekmektedirler. Ve bu hatalı kararlara karşı uyanık olmaları konusunda onları uyarmaktadırlar.

Yargıtay’ın hatasını ortaya çıkarttıkları takdirde, Doç. Dr. Sami Selçuk’un belirttiği gibi, Yargıtay’ın gözünde olumsuz puan alacaklarını ve bu durumun terfi etmelerine olumsuz etki edeceğini düşünen hakimler, göz göre göre hukuktan ve adaletten taviz vermiş olacaklarını unutmamalıdırlar. Yargıtay’ın gözünde itibar elde etmek adına, onlarca masum insanın hayatını tehlikeye atmayı göze almamalıdırlar. Böyle yanlış temellere oturan bir yargı sisteminin bir gün kişilerin kendi karşılarına da çıkabileceği açık bir gerçektir. Yanlış inançlarla, yanlış telkinlerle süregelen bu hipnozun bozulması, hakimler, savcılar dahil tüm insanların faydasına olacaktır.


Bilim Araştırma Vakfı Başkanı

Sedat Altan

12 Şubat 2008 Salı

Yeter Artık! Bu Kadar Yalana Kimse İnanmaz

Bu ilanın wordunu ya da pdf'ni harunyahya.net sitesinden indirebilirsiniz. Ayrıca ilanın büyük halini görmek için ilanın üstüne tıklayabilir ya da farklı kaydet diyerek bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Türk Milleti'ni Kandırmaya Yönelik Evrimci Faaliyetler Zavallıca Çabalardan İbarettir: Yeter Artık! Bu Kadar Yalana Kimse İnanmaz



O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

Evrimcilerin klasik yöntemi "hayali veya sahte deliller üretmek"tir. Geçmişte yaşamış ve soyları tükenmiş olan bir maymun türü veya bir balık veya bir kuş türü evrim delili olarak kamuoyuna sunulur.

"Atamız tarla faresi", "Atamız mikrop", "Kayıp halka tamamlandı" benzeri haberler tamamen uydurmadır. Son aylarda basında yer alan ve evrime delil olduğu iddia edilen fosiller yeni birer evrimci aldatmacasından ibarettir.

Evrimcilerin delil diye öne sürdükleri fosiller ciddi incelemelere tabi tutulduklarında, bunların evrimle hiçbir ilgilerinin olmadığı hemen anlaşılmaktadır. Defalarca tekrarlanan bu duruma rağmen evrimciler pişkinliği elden bırakmamaktadır.^

Evrimcilerin, iddialarını desteklemek için bulmaları gereken "ara fosillerdir". Yani bulunacak fosiller eksik, yarım, işlevini tam göremeyen organlara sahip olan canlılara ait olmalıdır. Oysa -son bulunan fosiller de dahil olmak üzere- tüm fosiller, eksiksiz ve kusursuz canlılara aittir. Bugüne kadar bulunmuş olan 100 milyona yakın fosilin tamamı Yaratılış Gerçeğini göstermekte, içlerinde bir tane bile evrimcilerin hayallerini besleyecek fosil bulunmamaktadır.

Evrimcilerin sansasyonel şekilde gündeme getirdikleri her yeni sözde delil, kısa zaman içinde geçersizliği anlaşılarak örtbas edilmektedir. Ancak evrimciler, foyaları meydana çıkar çıkmaz bu sefer başka bir fosili delil gibi sunmakta, bu sonu gelmez bir döngü olarak sürüp gitmektedir.

Evrimcilere tavsiyemiz artık inadı bırakmaları, zorlama izahları, bilim dışı senaryoları, sahte deliller imal etmeyi terk etmeleri ve evrim teorisinin çöktüğünü kabul etmeleridir.

Dinsiz olmayı modernlik zanneden, aşağılık kompleksi içinde olan, yarı cahil, saplantılı, sabit fikirli insanlar, dünyadaki bilimsel gelişmelerden habersiz eski katılıklarını sürdürmektedirler.

Komünizm, faşizm, materyalizm, masonizm ve bunları doğuran Darwinizm çoktan çöktüğü halde; cahil, kapalı, eğitimsiz, kitaptan, bilgiden korkan bir kısım insanlar birbirlerini teselli etmeye çalışarak batıl, ölü fikirlerini inatla ayakta tutmaya çalışmaktadırlar.

Son Zamanlarda Evrimcilerce Gündeme Getirilen Fosiller, Gerçekte Evrim Teorisini Yalanlamaktadır

Son aylarda basında yer alan ve evrime delil olduğu iddia edilen fosiller yeni birer evrimci aldatmacasından ibarettir.

Bunlardan Tiktaalik roseae ve Gogonasus isimli iki fosil, denizlerden karaya geçiş için delil olarak tanıtılmıştır. Ancak her iki fosil de tam eksiksiz ve mükemmel canlılara aittir. Tiktaalik roseae, bugün de pek çok örneği yaşamakta olan mozaik canlılardan biridir. Gogonasus ise, halen yaşamakta olan Coelacanth gibi yüzgeçlerinde kemiklere sahip olan bir balıktır. Bunlar ara fosil değil, nesli tükenmiş normal canlılardır ve evrim iddiaları ile hiçbir ilgisi yoktur.

Aynı şekilde gündeme getirilen "Dört Ayaklı Yunus" haberleri de uydurmadır. Bu yunusun, kuyruk bölümüne yakın iki yüzgece sahip olması, bu canlının bugüne kadar rastlanmamış bir yunus çeşidi olduğunu göstermektedir ve evrimle bir ilgisi yoktur.

Yine son zamanlarda gündeme gelen ve "Lucy'nin Kızı' adı verilen yeni fosilin de insan ile hiçbir ilgisi yoktur. Kolları, bütün goril ve şempanzelerde olduğu gibi bacaklara oranla uzundur. Daha önce yapılmış 5 ayrı bilimsel çalışma, bu fosilin dahil edildiği A. Aferensis'in insanlar gibi yürüdüğü iddiasını çürütmüştür.

Klasik Evrimci Oyunları ve Timsahın Atası Aldatmacası

Fosil kayıtlarına göre timsahlar, milyonlarca yıldır değişmeyen bir beden yapısına sahip canlılardır. Timsahlar bu yönleriyle evrim teorisinin iddialarının geçersizliğine dair çok net bir delil oluşturmaktadırlar. Buna rağmen evrimciler bulunan her yeni timsah veya timsah benzeri canlı fosilini evrim teorisinin bilimdışı iddialarını destekleyen bir delil gibi kamuoyuna sunmakta, açık bir aldatmaca faaliyeti yürütmektedirler.

Son günlerde yeni bir fosil üzerinde aynı oyun tekrarlanmaktadır. Bir kısım basın kuruluşlarınca yine aynı klasik başlık ve üsluplarla duyurulan bu fosil Brezilyalı paleontologlarca 2004 yılında bulunmuş ve Montealtosuchus arrudacamposi ismi verilmiştir.

Yaşı 80 milyon yıl olarak tahmin edilen bu fosil, eski timsah türleriyle günümüz türleri arasında bir "geçiş formu"(!), bir "kayıp halka"(!) olarak lanse edilmektedir. Oysa timsahlar hakkındaki bilimsel gerçekler evrimcilerin nasıl bir sahtekarlık içinde olduklarını ortaya koymaktadır.

Aşağıda timsahların evrim teorisinin geçersizliğine delil canlılar olduğuna dair bazı temel bilgiler verilmiştir:

Timsahlar, Evrimin Büyük Bir Yalan Olduğunu Ortaya Koyan "Yaşayan Fosiller"dendir...

Yaşayan fosil kavramı, en eski fosil örnekleriyle günümüzde yaşamakta olan canlı örnekleri arasında anatomik açıdan herhangi bir farklılık bulunmayan, bir diğer deyişle evrimin geçersizliğini ortaya koyan canlıları ifade etmektedir. Timsahlar, yaşayan fosillerin en iyi bilinen örneklerinden biridir. Örneğin İngiliz bilim dergisi New Scientist'da 1999 yılında yayımlanan bir makalede, 140 milyon yıllık timsah örnekleriyle günümüz timsahlarının temelde aynı yapıda, değişmeden kaldığı açıklanmıştır.

Elde 140 milyon yıllık timsah fosilleri bulunmasına rağmen 80 milyon yıllık bir fosili timsahın atası olarak göstermeye çalışmak evrimcilerin tutarsızlığı ve mantık açmazını göstermesi açısından çarpıcı bir örnek oluşturmuştur.

Yeni açıklanan fosilden daha yaşlı olan 100 milyon yıllık gerçek timsah fosilleri, günümüz timsahlarıyla tıpa tıp aynıdır. (Geniş bilgi için Harun Yahya, Yaratılış Atlası, 1. Cilt s. 544 bakınız.)

Kayıp Halka Kavramı Bilim Dışıdır

Basında sık sık yer alan "kayıp halka" kavramı, evrimci iddilara göre türler arasında yaşamış olması gereken hayali canlıları ifade etmektedir. Aslında canlılar aleminde hiçbir karşılığı olmayan tamamen hayali ve teorik olan bu kavram Darwin'in teorisinin çöküşünün anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Çünkü artık ciddi paleontologlar canlı grupları arasındaki fosil boşluklarının doldurulamayacağından, herhangi bir canlı grubunun sözde evriminin bulunan tek bir fosille (halkayla) doldurulamayacağından emin hale gelmiş, kayıp halka kavramının bilimin sınırları dışında kaldığını itiraf eder olmuşlardır. Dünyanın en prestijli bilim dergilerinden Nature'ın editörü ve aynı zamanda bir paleontolog olan Henry Gee, 1999 basımı In Search of Deep Time isimli kitabında şunları yazmıştır:

"Gazeteciler ve manşet yazarlarının, ataları bulma arayışları ve kayıp bağların keşfiyle ilgili olarak dört bir yanda sürdürdüğü gevezelikle karşılaştırdığımızda şunu öğrenmek şaşırtıcı gelebilir: Birçok profesyonel paleontolog, canlılığın tarihini senaryo ve hikayelere dayanarak incelememektedirler ve evrimsel tarihin hikaye anlatım şeklini, bilimdışı olması yüzünden otuz seneden fazla bir süre önce terk etmişlerdir." (In Search of Deep Time, Beyond the Fossil Record to a New Hıstory of Life", Henry Gee, The Free Press, A Division fo Simon & Schuster, Inc., 1999, s.5)

ABD'nin en önde gelen paleontologları arasında yer alan Harvard Üniversitesi'nden Niles Eldredge ve Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden Ian Tattersall'un şu sözleri, basındaki kayıp halka masallarının ne denli gerçekçilikten uzak olduğunu gözler önüne sermektedir:

"Canlıların evrimsel tarihlerinin bir keşif meselesi olduğu düşüncesi, bir efsanedir. Eğer öyle olsaydı, ne kadar çok hominid fosili bulursak, insanın evrimi hikayesinin de o kadar açık hale gelmesi gerekirdi. Oysa eğer bir şey olduysa, bunun tam tersi olmuştur." (Niles Eldredge, Ian Tattersall, The Myths of Human Evolution, ss.126-127)

Fosil Kayıtları Bütünde Evrimi Yalanlamaktadır, Aldatıcı Zorlama Yorumlar Bunu Değiştiremez

Açıktır ki, evrim teorisi ve fosiller konusunda yapılacak objektif bir değerlendirme, birkaç fosili değil, ele geçirilen tüm fosillerin ortaya koyduğu tabloyu dikkate almayı gerektirmektedir. Paleontoloji'nin yüzyılı aşkın sürdürdüğü çalışmaların genel sonucuna ve bu sonuçlardan yola çıkarak uzman paleontologların Darwinizm hakkında yaptıkları değerlendirmeye bakmak gerekir. Bu yapıldığında, canlıların fosil kayıtlarında kademeli bir gelişim göstermediklerini, bunun yerine ani ve kusursuz beden yapılarıyla ortaya çıkarak milyonlarca yıllık varlıkları boyunca hiçbir evrimsel değişim göstermedikleri görülmektedir. Ünlü İngiliz paleontolog Derek W. Ager, Darwinizm aleyhindeki bu gerçeği şu sözlerle itiraf etmektedir:

"Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz."

Evrimci paleontolog Mark Czarnecki de aynı gerçeği açıklıkla ortaya koymuş bir başka isimdir:

Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel, her zaman için fosil kayıtları olmuştur... Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin Tanrı tarafından yaratıldığını savunan argümana destek sağlamıştır."

Fosil kayıtlarının bu paelontologlarca ifade edilen ve evrimi reddettiğini itiraf eden bu genel değerlendirmesi, açıktır ki basının tek bir timsah fosili üzerinden giriştiği çaresiz propaganda oyunlarıyla değişmeyecektir.

Evrimciler, Soyu Tükenmiş Türleri Kullanarak Halkı Aldatmaya Çalışmaktadırlar

Günümüzde yaşayan bütün canlı türlerin sayısı, doğa tarihi boyunca yaşamış tür sayısının sadece %1'idir. %99'u ortadan kalkmış olan canlı türleri, hem çok geniş bir çeşitlilik sergilemekte, hem de bizim etrafımızdaki canlılara göre şaşırtıcı farklılıklar ortaya koyabilmeleriyle evrimci propagandanın malzemesi olarak kullanılmaktadır. Örneğin timsahların çok eski örnekleri hem çeşitlilikleri, hem yaşam alanları, hem beslenme tarzları hem de ebatları açısından şaşırtıcı özellikler ortaya koymaktadır.

Günümüzde sadece 23 timsah "türü" yaşamaktayken, 200 milyon yıl ila 65 milyon yıl arası dönemde, 150 timsah "genusu" (genus: biyolojik sınıflandırmada türden bir üstte yer alan kategori) yaşamaktaydı. Üstelik bu timsahlardan kimisi karada, kimisi tatlı suda, kimisi okyanusta yaşamaktaydı. Eskiden yaşamış timsahların ebat olarak da bazılarıyla günümüzdekiler arasında önemli farklılıklar bulunmaktaydı. Hatta bilimadamları, otobüs büyüklüğünde ve küçük bir balina ağırlığında olan soyu tükenmiş timsahlar ele geçirmişlerdir. Bunlardan biri olan Sarcosuchus Imperator'un uzunluğu 12 metreye, ağırlığı ise 8 tona ulaşıyordu.

Son evrim propagandasında, Montealtosuchus arrudacamposi, uzun bacaklarla rekonstrüksiyon resimlerde tasvir edilmekte, günümüz timsahlarının atası tuhaf ve başka bir canlıymış izlenimi verilmektedir. Oysa yukarıda verilen bilgilerde görüldüğü gibi, soyu tükenmiş timsahlar son derece geniş bir çeşitlilik göstermektedirler. Bu çeşitlilik ile türü tükenmiş canlılar hakkında bilgi sahibi olmayan kamuoyunun gözünü boyamaya ve evrim iddialarına inandırmaya çalışan evrimciler, bu tavırlarıyla açık bir sahtekarlık yapmaktadırlar.

Tesadüfü Reddeden Sistemler

Timsahlar sahip oldukları sistemlerle evrime en güzel cevabı veren, yaratılış harikası canlılardır. Hem karada hem suda yaşamalarını ve hareket etmelerini sağlayan özgün anatomik yapılara sahiptirler. Keratin pullarının altına yerleştirilmiş olan kalın kemik levhalar, bir zırh gibi vücutlarını örter. İnce ve uzun beden yapıları suda hareket etmelerini kolaylaştırır. Bacaklarını sudayken bedenlerine yapıştırabilir, böylelikle suyun direncini azaltabilirler. Bu bacaklar aynı zamanda karada koşmalarını sağlayabilecek özelliktedir. Parmakları arasındaki ağlar, yüzerken yönlerini doğrultmalarına yardımcı olur.

Son derece özel bir çene ve diş sistemleri vardır. Çeneleri büyük bir basınçla kapanır (iki santimetrekareye 1 ton basınç uygulayabilirler). Timsahlar, bir beyaz köpek balığından altı, bir rottweiler cinsi köpekten onbeş kez daha güçlü ısırabilirler. Gözler, bu güçlü ısırışlarda zarar görmemesi için çene üstünde çok sağlam çukurlarda hareketsiz olarak yerleştirilmişlerdir. Avlanmak için mükemmel sistemlere sahip olan timsahlar, avlanmadan da uzun süre yaşamalarını sağlayan bir yağlama sistemine sahiptirler.

Dalış anında burun delikleri ve kulakları özel kapakçıklarla kapanır ve iç organlara su gitmesi engellenir. Timsah avını ısırdığında da gırtlak kasılarak su yutması engellenmiş olur. Kanlarındaki özel biyokimyasal sistemler sayesinde, nefesini tutan bir timsah, karbondioksiti kanında bikarbonat iyonları şeklinde çözünerek biriktirir. Bu iyonlar, kanda oksijen taşımayla görevli olan hemoglobin molekülüne bağlanır ve böylelikle dokulara daha fazla oksijen sağlanmış olur. Timsahların kanları, güçlü antibiyotik özellikler de gösterir.

Daha pek çok özellikleriyle timsahlar -bütün canlılar gibi- evrim teorisini yalanlamakta ve Yaratılış Gerçeği'nin bir delili olarak halen hayatlarını sürdürmektedirler.


Sonuç


Bir kısım basın-yayın organları, milyonlarca yıldır hiçbir değişime uğramamış, ilk ortaya çıktıklarından beri timsah olarak kalmış olan ve bedenlerinde sayısız fizyolojik sistem barındıran bu canlıların tesadüfi ve amaçsız bir süreçte ortaya çıktığını iddia etmekte, tamamen akıl ve bilim dışı bir tutum sergilemektedirler. Yukarıda saydığımız gerçekler karşısında bu hayali spekülasyonların hiçbir bilimsel dayanağının olmadığı, sözkonusu yayınların kamuoyunu yanlış bilgilendirmeye yönelik olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu basın kuruluşlarına bu bilimdışı propagandanın artık Türkiye'de bir tutunurluğunun kalmadığını hatırlatıyor, halkımızın Harun Yahya'nın eserleriyle evrim yalanına karşı artık bilinçlenmiş olduğunu görmelerini tavsiye ediyor, Darwinizm propagandasına artık bir son vermeleri çağrısında bulunuyoruz.

Yazarın kitaplarının 9.000 sayfa ve 10.000 resimlik bölümü Evrim Teorisinin çöküşünü konu almaktadır.
Adnan Oktar'ın, Harun Yahya müstear ismiyle kaleme aldığı eserlerin sayısı yaklaşık 250'dir. Bu kitaplar 48.000 sayfa ve 35.500 resimden oluşmaktadır. Adnan Oktar'ın, Harun Yahya müstear ismi ile kaleme aldığı kitapları ve bunlardan yararlanılarak hazırlanan belgeselleri, harunyahya.org, harunyahya.net ve harunyahya.com adreslerinden ücretsiz olarak okuyabilir veya Global Yayıncılık'ın (0212) 444 444 1 no'lu telefonundan temin edebilirsiniz.

----------

Bu tam sayfa ilan
9 Şubat 2008 tarihinde Milli Gazete
9 Şubat 2008 tarihinde Yeni Şafak
10 Şubat 2008 tarihinde Vakit
11 Şubat 2008 tarihinde Önce Vatan
gazetelerinde yayınlanmıştır.