9 Nisan 2008 Çarşamba

KAMUOYUNA DUYURU



MASONLAR YARGIDAN ELİNİ ÇEKSİN!

Masonluk, dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de faali­yet gösteren son derece karanlık, gizli ve etkili bir güç odağıdır. Han­gi ülkede yaşarsa yaşasın, hangi ırktan ya da dinden olursa olsun, her mason aynı fikir ve inançları paylaşır. Çünkü masonluk ulusal değil kü­resel bir teşkilattır. Türkiye’de sadece masonlar için yayınlanmakta olan Mason Dergisi’nin 81/4 sayısında yeralan “masonluk nizamları her mason için tek rehberdir" ilkesi, masonluğun bu özelliğini vurgulamaktadır. Gerçekten de örneğin bir Amerikan mason locası Al­man ya da Yunan bir mason locasının birebir aynısıdır. Dünyadaki locaların tamamı, masonluğun tek merkezden alınan kararlarını uygu­lamaya koyan şubeleri mahiyetindedir. Hiçbir loca merkezin onay ve talimatına uygun olmayan kararlar alamaz, ilke ve prensipler ortaya koyamaz. Kısaca dünya üzerinde tek bir mason teşkilatı vardır. Ülkeler­deki mason locaları da bu teşkilatın birer üyesidir. Merkezde alınacak bir karar dünyadaki tüm masonları bağlar.

Bir mason, masonluk dışında hiçbir ahlaki veya hukuki prensibi dikkate almaz. Aksini yaptığı takdirde masonluğa ihanet etmiş sayı­lır. Dolayısıyla bir yerde mason varsa orada masonik felsefenin izle­ri görülecektir. Bir insan hem masonlukta derece alıp hem de baş­ka bir hayat felsefesini uygulayamaz. İş çevresinde veya yetkili bu­lunduğu kurumda mutlaka masonluğun lehine faaliyet yapmak zo­rundadır.

Masonların devletin bazı kilit noktalarının ellerinde kalmasına büyük önem verdikleri bilinmektedir. Bu noktalara yapılacak atamalarda mason olmak ilk şart olmakta, bir masonun görevi sona erince onun yerine, “halef-birader sistemi” tabir edilen uygulama ile diğer bir mason gelmektedir.

Masonlar en kilit noktalardan olan yargıya da sızmışlardır. Mason­luğun yargı kademelerinde kendini göstermesi son derece endişe vericidir. Bu sızma, doğal olarak bazı kararların, anayasamıza, ka­nunlarımıza ve vicdani ilkelere göre verilmediğini göstermektedir. Çünkü yukarıda da izah ettiğimiz gibi bir masonun tek hareket nok­tası masonik prensiplerdir. Mason bir savcı veya mason bir yargıç, ne kanun dinler ne vicdan. Masonluk ne emrediyorsa onu yapar. Adaletsizlik, haksızlık veya hukuksuzluk bir masonu zerre kadar il­gilendirmez.

Atatürk’ün kapattırdığı ancak vefatından sonra türlü oyunlarla tekrar faaliyete başlayan mason locaları, Türk adalet mekanizmalarını çalışa­maz duruma getirmektedir. Localarda kılıçların önünde diz çökerek ye­min eden bir savcı veya yargıçtan adalet beklemek abesle iştigal olur. Özellikle masonluğun menfaat ve ideallerini ilgilendiren hayati konu­larda kararlar bizzat localarda şekillenmektedir.

Yargının üzerinde mason etkisi olduğu sürece yargıdan halkımızı tatmin edici kararların çıkması olasılığı yoktur. Türk vatanını ve Türk Milletini seven bir kimsenin kökü dışarda olan bir örgüte des­tek vermesi mümkün değildir. Yanılgı ve yanlış bilgilenme sonucu masonluğa girmiş ve kendini karanlık bir girdabın içinde bulmuş yargı mensuplarına çağrımız vakit geçirmeden istifa etmeleri ve masonluğun kendilerini kullanmalarına izin vermemeleridir. Kendi iradesiyle yargıdaki makamını terk etmeyenler ise devletimiz tara­fından azledilmelidir. Devlet ve yargı mekanizmalarına sızmış ma­sonlar bir bir tesbit edilmeli, ayırım yapmaksızın ayıklanmalıdır.

Masonluğun bu ülkenin menfaatine bir örgüt olmadığını herkes bilmek­tedir. Bunu bile bile bu örgüte üye olmak ciddi bir hatadır. Bu kimse­ler saptıkları yolun hile, yalan ve karanlıklarla dolu olduğunu anlamalı ve vakit kaybetmeden hatalarından dönmelidirler. Küçük menfaatler uğruna Türkiye üzerinde oyunlar oynayan bir örgüte üye olanlar bile­rek veya bilmeyerek bu ülkeye ciddi zarar vermektedirler.

Büyük Önder Atatürk masonluğu çok sert ifadelerle eleştirmiş ve kapatılma emrini vermiştir. Masonluğa geçit vermemek bize Ata­türk’ün bir mirasıdır. Pek çok konuda Atatürk’ün izinde gittiğini iddia edenlerin, onun kapattığı bir örgütün varlığından rahatsız ol­maması çelişkili bir durumdur.

Masonluğun tasfiyesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni dünya milletlerinin gıpta ile izleyeceği örnek ülke haline getirecek hayati bir atak olacaktır. Bundan sonra mason localarına üye olanlar devlet memurluğuna alınmamalıdır. Halen bu localara kayıtlı olanlar ise devlet memurluğundan çıkarılmalı, böylelikle masonlar tasfiye edilmelidir. Polis kayıtlarında bulunan mason memurlar listesi ve gizli mason üyeler de açıklanmalıdır. Ayrıca Türk localarının İngiliz ve Fransız mason localarıyla yaptıkları kriptolu gizli görüşmelere ait dosyalara el konulmalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde masonluğun devletimizin bü­tününe sızması en kilit yerleri tutması işten bile değildir. İş işten geç­meden konunun üzerine gidilmeli, göz göre göre devletimiz beynelmi­lel masonluğa teslim edilmemelidir.

ÖNEMLİ BİR GERÇEK: YARGITAY DA HATA YAPABİLİR

Yargıtay'ın da hata yapabileceğinin önemli bir gerçek olduğunu, Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan açıklamıştır. Osman Arslan, Yargıtay'ın iş yükünün ağırlığını hatırlatmış ve 2005 yılında Yargıtay’ın 518 bin 881 karar verdiğini belirtmiştir. Günde 2500 davayı karara bağlayan bir kurumun hata yapmamasının mümkün olmadığını dile getirmiştir:

Osman Arslan: YargItay da hata yapabİlİr. Bir yılda mesai yapılan gün 200 kabul edilirse, demek ki günde YargItay'dan 2 bİn 500'den fazla karar çIkIyor. Bu Şartlarda hİç hata yapIlmamasI mümkün mü?

(http://www.yargitay.gov.tr/content/view/134/64/)

Günde 2500 karar alan Yargıtay üyeleri, vakit darlığından ve iş yoğunluğu sebebiyle önlerine gelen onlarca klasörden oluşan dava dosyalarına en fazla 5-10 dakikalık bir vakit ayırabilmektedirler. Bu durumda da onlarca klasörden oluşan delil ve belgeleri inceleme fırsatı bulamadan davayı hükme bağlamak durumunda kalmaktadırlar. Yargıtay Başkanı Erarslan Özkaya hiçbir hukuk devletinde Yargıtay’ın bu kadar ağır iş yükü altında olmadığına dikkat çekmiştir.

Eraslan Özkaya, “Aşırı iş yükünün davaların sağlıklı İncelenmesini tehlikeye düşürdüğünü” açıkça dile getirmiştir.

(www.memurlar.net/ haber/6058/)

Nitekim yapılan istatistikler son derece önemli bazı gerçekleri ortaya koymaktadır:

... Yerel mahkemelerin kararlarının temyiz incelemesini yapan YargItay ceza daİrelerİ de yanlIŞ kararlarIn altIna İmza atIyor.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 2003'TE KENDİ DAİRELERİNDEN GELEN DAVALARIN YÜZDE 57'SİNİ BOZMUŞTUR.

(“Yargı İki Davada Bir 'Pardon' Diyor”, Zaman Gazetesi, 19 Mayıs 2005)

T.C. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün 2004 yılı verilerine göre ise, YargItay Ceza Genel Kurulu, YargItay’In verdİĞİ kararlarIn % 61.7’sİnİ bozmuŞtur.

(www.adli-sicil.gov.tr/istatistik_2006/yargıtay/yargt4.htm)

Böyle bir durumda Yargıtay üyelerinin kararlarının kusursuz olacağını iddia etmek mümkün değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, kendi dairelerinin aldığı kararları, hatalı olduğu için bizzat kendisi bozmuştur. Ve bu hata oranının, % 61’lere varan çok yüksek bir rakam olduğu görülmektedir. Demek ki, “Yargıtay kayıtsız şartsız doğru söyler” diye bir kural yoktur. Aksine Yargıtay, gelen davaların yarısından fazlasında yanlış karar verebilmektedir. Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan, “Ülkemizde de adli yargıda hatalar vardır. Nicelik ve nitelik ters orantılıdır. Nicelik artıkça nitelik artmaz, düşer.” demiştir. Arslan, “Bir hakimin günde 10 dosyaya baktığı zaman başarı sağlayacağını” söylemiş, “aksinde ise performansın düşeceğini ve hatalı kararlar alınabileceğini” belirtmiştir.

(www.yargitay.gov.tr/content/ view/139/64/)

Yargıtay Onursal Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk ise, “Afrika dahil, dünyanın hiçbir yerinde Türkiye’deki kadar işi olan bir Yargıtay yok” sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.

Sayın Sami Selçuk’un bu konudaki çok önemli bir başka tespiti ise şöyledir:


Ama Türkiye'de ilk mahkeme yargıçlarına, Yargıtay yargıçları not veriyorlar. YargIçlar, savcIlar, İyİ not almak İçİn fakültede okuduklarInI bİr yana İtİyor. YargItay ne demİŞse ona göre karar verİyor. KİŞİlİĞİnİ, beyİnsel baĞImsIzlIĞInI yİtİrİyorlar. Gelişme de duruyor. Bu çok üzücü. BaŞka türlü yükselemİyor çünkü. Not sisteminin hemen bırakılması gerek.

(http://yenisafak.com.tr/roportaj/roportaj29.html)

Yerel mahkemelerin Yargıtay’dan bozularak dönen davalarda tüm bu gerçekleri göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekmektedir. “Yargıtay bir kararı bozduysa kesin doğrudur” diye düşünmeleri son derece hatalı olacaktır.

Özetle Yargıtay’ın 80-90 klasörlük davaları 10-15 dakikada neticeye bağlaması o kadar sıhhatli olmayabilir. Yargıtay’ın, bu kadar az bir zamanda davaları incelemesi hata payını çok yükseltmektedir. Örneğin bu kısıtlı zamanda “emniyet ifadelerinin avukat nezareti olmaksızın alındığı, sanıklara işkence ve şiddet uygulandığı dolayısıyla bu ifadelerin hukuki geçerliliği olamayacağı” gibi son derece önemli ayrıntılar gözden kaçabilmektedir.

Adeta hipnotize olmuşcasına, deliller ve araştırmalar ışığında daha önce edindikleri tüm kanaatleri bir kenara bırakarak Yargıtay’ın 5-10 dakikada verdiğini bildikleri bir kararı hiç sorgulamadan kabullenmek, hukuka ve adalet anlayışına da uygun değildir. Nitekim böyle bir yaklaşımın ne kadar yanlış olacağını, Yargıtay Başkanları bizzat kendileri hatırlatarak, yargı görevlilerinin dikkatini bu konuya çekmektedirler. Ve bu hatalı kararlara karşı uyanık olmaları konusunda onları uyarmaktadırlar.

Yargıtay’ın hatasını ortaya çıkarttıkları takdirde, Doç. Dr. Sami Selçuk’un belirttiği gibi, Yargıtay’ın gözünde olumsuz puan alacaklarını ve bu durumun terfi etmelerine olumsuz etki edeceğini düşünen hakimler, göz göre göre hukuktan ve adaletten taviz vermiş olacaklarını unutmamalıdırlar. Yargıtay’ın gözünde itibar elde etmek adına, onlarca masum insanın hayatını tehlikeye atmayı göze almamalıdırlar. Böyle yanlış temellere oturan bir yargı sisteminin bir gün kişilerin kendi karşılarına da çıkabileceği açık bir gerçektir. Yanlış inançlarla, yanlış telkinlerle süregelen bu hipnozun bozulması, hakimler, savcılar dahil tüm insanların faydasına olacaktır.

Bilim Araştırma Vakfı Başkanı

Sedat AltanMasonluk, dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de faali­yet gösteren son derece karanlık, gizli ve etkili bir güç odağıdır. Han­gi ülkede yaşarsa yaşasın, hangi ırktan ya da dinden olursa olsun, her mason aynı fikir ve inançları paylaşır. Çünkü masonluk ulusal değil kü­resel bir teşkilattır. Türkiye’de sadece masonlar için yayınlanmakta olan Mason Dergisi’nin 81/4 sayısında yeralan “masonluk nizamları her mason için tek rehberdir" ilkesi, masonluğun bu özelliğini vurgulamaktadır. Gerçekten de örneğin bir Amerikan mason locası Al­man ya da Yunan bir mason locasının birebir aynısıdır. Dünyadaki locaların tamamı, masonluğun tek merkezden alınan kararlarını uygu­lamaya koyan şubeleri mahiyetindedir. Hiçbir loca merkezin onay ve talimatına uygun olmayan kararlar alamaz, ilke ve prensipler ortaya koyamaz. Kısaca dünya üzerinde tek bir mason teşkilatı vardır. Ülkeler­deki mason locaları da bu teşkilatın birer üyesidir. Merkezde alınacak bir karar dünyadaki tüm masonları bağlar.

Bir mason, masonluk dışında hiçbir ahlaki veya hukuki prensibi dikkate almaz. Aksini yaptığı takdirde masonluğa ihanet etmiş sayı­lır. Dolayısıyla bir yerde mason varsa orada masonik felsefenin izle­ri görülecektir. Bir insan hem masonlukta derece alıp hem de baş­ka bir hayat felsefesini uygulayamaz. İş çevresinde veya yetkili bu­lunduğu kurumda mutlaka masonluğun lehine faaliyet yapmak zo­rundadır.

Masonların devletin bazı kilit noktalarının ellerinde kalmasına büyük önem verdikleri bilinmektedir. Bu noktalara yapılacak atamalarda mason olmak ilk şart olmakta, bir masonun görevi sona erince onun yerine, “halef-birader sistemi” tabir edilen uygulama ile diğer bir mason gelmektedir.

Masonlar en kilit noktalardan olan yargıya da sızmışlardır. Mason­luğun yargı kademelerinde kendini göstermesi son derece endişe vericidir. Bu sızma, doğal olarak bazı kararların, anayasamıza, ka­nunlarımıza ve vicdani ilkelere göre verilmediğini göstermektedir. Çünkü yukarıda da izah ettiğimiz gibi bir masonun tek hareket nok­tası masonik prensiplerdir. Mason bir savcı veya mason bir yargıç, ne kanun dinler ne vicdan. Masonluk ne emrediyorsa onu yapar. Adaletsizlik, haksızlık veya hukuksuzluk bir masonu zerre kadar il­gilendirmez.

Atatürk’ün kapattırdığı ancak vefatından sonra türlü oyunlarla tekrar faaliyete başlayan mason locaları, Türk adalet mekanizmalarını çalışa­maz duruma getirmektedir. Localarda kılıçların önünde diz çökerek ye­min eden bir savcı veya yargıçtan adalet beklemek abesle iştigal olur. Özellikle masonluğun menfaat ve ideallerini ilgilendiren hayati konu­larda kararlar bizzat localarda şekillenmektedir.

Yargının üzerinde mason etkisi olduğu sürece yargıdan halkımızı tatmin edici kararların çıkması olasılığı yoktur. Türk vatanını ve Türk Milletini seven bir kimsenin kökü dışarda olan bir örgüte des­tek vermesi mümkün değildir. Yanılgı ve yanlış bilgilenme sonucu masonluğa girmiş ve kendini karanlık bir girdabın içinde bulmuş yargı mensuplarına çağrımız vakit geçirmeden istifa etmeleri ve masonluğun kendilerini kullanmalarına izin vermemeleridir. Kendi iradesiyle yargıdaki makamını terk etmeyenler ise devletimiz tara­fından azledilmelidir. Devlet ve yargı mekanizmalarına sızmış ma­sonlar bir bir tesbit edilmeli, ayırım yapmaksızın ayıklanmalıdır.

Masonluğun bu ülkenin menfaatine bir örgüt olmadığını herkes bilmek­tedir. Bunu bile bile bu örgüte üye olmak ciddi bir hatadır. Bu kimse­ler saptıkları yolun hile, yalan ve karanlıklarla dolu olduğunu anlamalı ve vakit kaybetmeden hatalarından dönmelidirler. Küçük menfaatler uğruna Türkiye üzerinde oyunlar oynayan bir örgüte üye olanlar bile­rek veya bilmeyerek bu ülkeye ciddi zarar vermektedirler.

Büyük Önder Atatürk masonluğu çok sert ifadelerle eleştirmiş ve kapatılma emrini vermiştir. Masonluğa geçit vermemek bize Ata­türk’ün bir mirasıdır. Pek çok konuda Atatürk’ün izinde gittiğini iddia edenlerin, onun kapattığı bir örgütün varlığından rahatsız ol­maması çelişkili bir durumdur.

Masonluğun tasfiyesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni dünya milletlerinin gıpta ile izleyeceği örnek ülke haline getirecek hayati bir atak olacaktır. Bundan sonra mason localarına üye olanlar devlet memurluğuna alınmamalıdır. Halen bu localara kayıtlı olanlar ise devlet memurluğundan çıkarılmalı, böylelikle masonlar tasfiye edilmelidir. Polis kayıtlarında bulunan mason memurlar listesi ve gizli mason üyeler de açıklanmalıdır. Ayrıca Türk localarının İngiliz ve Fransız mason localarıyla yaptıkları kriptolu gizli görüşmelere ait dosyalara el konulmalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde masonluğun devletimizin bü­tününe sızması en kilit yerleri tutması işten bile değildir. İş işten geç­meden konunun üzerine gidilmeli, göz göre göre devletimiz beynelmi­lel masonluğa teslim edilmemelidir.

ÖNEMLİ BİR GERÇEK: YARGITAY DA HATA YAPABİLİR

Yargıtay'ın da hata yapabileceğinin önemli bir gerçek olduğunu, Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan açıklamıştır. Osman Arslan, Yargıtay'ın iş yükünün ağırlığını hatırlatmış ve 2005 yılında Yargıtay’ın 518 bin 881 karar verdiğini belirtmiştir. Günde 2500 davayı karara bağlayan bir kurumun hata yapmamasının mümkün olmadığını dile getirmiştir:

Osman Arslan: YargItay da hata yapabİlİr. Bir yılda mesai yapılan gün 200 kabul edilirse, demek ki günde YargItay'dan 2 bİn 500'den fazla karar çIkIyor. Bu Şartlarda hİç hata yapIlmamasI mümkün mü?

(http://www.yargitay.gov.tr/content/view/134/64/)

Günde 2500 karar alan Yargıtay üyeleri, vakit darlığından ve iş yoğunluğu sebebiyle önlerine gelen onlarca klasörden oluşan dava dosyalarına en fazla 5-10 dakikalık bir vakit ayırabilmektedirler. Bu durumda da onlarca klasörden oluşan delil ve belgeleri inceleme fırsatı bulamadan davayı hükme bağlamak durumunda kalmaktadırlar. Yargıtay Başkanı Erarslan Özkaya hiçbir hukuk devletinde Yargıtay’ın bu kadar ağır iş yükü altında olmadığına dikkat çekmiştir.

Eraslan Özkaya, “Aşırı iş yükünün davaların sağlıklı İncelenmesini tehlikeye düşürdüğünü” açıkça dile getirmiştir.

(www.memurlar.net/ haber/6058/)

Nitekim yapılan istatistikler son derece önemli bazı gerçekleri ortaya koymaktadır:

... Yerel mahkemelerin kararlarının temyiz incelemesini yapan YargItay ceza daİrelerİ de yanlIŞ kararlarIn altIna İmza atIyor.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 2003'TE KENDİ DAİRELERİNDEN GELEN DAVALARIN YÜZDE 57'SİNİ BOZMUŞTUR.

(“Yargı İki Davada Bir 'Pardon' Diyor”, Zaman Gazetesi, 19 Mayıs 2005)

T.C. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün 2004 yılı verilerine göre ise, YargItay Ceza Genel Kurulu, YargItay’In verdİĞİ kararlarIn % 61.7’sİnİ bozmuŞtur.

(www.adli-sicil.gov.tr/istatistik_2006/yargıtay/yargt4.htm)

Böyle bir durumda Yargıtay üyelerinin kararlarının kusursuz olacağını iddia etmek mümkün değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, kendi dairelerinin aldığı kararları, hatalı olduğu için bizzat kendisi bozmuştur. Ve bu hata oranının, % 61’lere varan çok yüksek bir rakam olduğu görülmektedir. Demek ki, “Yargıtay kayıtsız şartsız doğru söyler” diye bir kural yoktur. Aksine Yargıtay, gelen davaların yarısından fazlasında yanlış karar verebilmektedir. Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan, “Ülkemizde de adli yargıda hatalar vardır. Nicelik ve nitelik ters orantılıdır. Nicelik artıkça nitelik artmaz, düşer.” demiştir. Arslan, “Bir hakimin günde 10 dosyaya baktığı zaman başarı sağlayacağını” söylemiş, “aksinde ise performansın düşeceğini ve hatalı kararlar alınabileceğini” belirtmiştir.

(www.yargitay.gov.tr/content/ view/139/64/)

Yargıtay Onursal Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk ise, “Afrika dahil, dünyanın hiçbir yerinde Türkiye’deki kadar işi olan bir Yargıtay yok” sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.

Sayın Sami Selçuk’un bu konudaki çok önemli bir başka tespiti ise şöyledir:

Ama Türkiye'de ilk mahkeme yargıçlarına, Yargıtay yargıçları not veriyorlar. YargIçlar, savcIlar, İyİ not almak İçİn fakültede okuduklarInI bİr yana İtİyor. YargItay ne demİŞse ona göre karar verİyor. KİŞİlİĞİnİ, beyİnsel baĞImsIzlIĞInI yİtİrİyorlar. Gelişme de duruyor. Bu çok üzücü. BaŞka türlü yükselemİyor çünkü. Not sisteminin hemen bırakılması gerek.

(http://yenisafak.com.tr/roportaj/roportaj29.html)

Yerel mahkemelerin Yargıtay’dan bozularak dönen davalarda tüm bu gerçekleri göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekmektedir. “Yargıtay bir kararı bozduysa kesin doğrudur” diye düşünmeleri son derece hatalı olacaktır.

Özetle Yargıtay’ın 80-90 klasörlük davaları 10-15 dakikada neticeye bağlaması o kadar sıhhatli olmayabilir. Yargıtay’ın, bu kadar az bir zamanda davaları incelemesi hata payını çok yükseltmektedir. Örneğin bu kısıtlı zamanda “emniyet ifadelerinin avukat nezareti olmaksızın alındığı, sanıklara işkence ve şiddet uygulandığı dolayısıyla bu ifadelerin hukuki geçerliliği olamayacağı” gibi son derece önemli ayrıntılar gözden kaçabilmektedir.

Adeta hipnotize olmuşcasına, deliller ve araştırmalar ışığında daha önce edindikleri tüm kanaatleri bir kenara bırakarak Yargıtay’ın 5-10 dakikada verdiğini bildikleri bir kararı hiç sorgulamadan kabullenmek, hukuka ve adalet anlayışına da uygun değildir. Nitekim böyle bir yaklaşımın ne kadar yanlış olacağını, Yargıtay Başkanları bizzat kendileri hatırlatarak, yargı görevlilerinin dikkatini bu konuya çekmektedirler. Ve bu hatalı kararlara karşı uyanık olmaları konusunda onları uyarmaktadırlar.

Yargıtay’ın hatasını ortaya çıkarttıkları takdirde, Doç. Dr. Sami Selçuk’un belirttiği gibi, Yargıtay’ın gözünde olumsuz puan alacaklarını ve bu durumun terfi etmelerine olumsuz etki edeceğini düşünen hakimler, göz göre göre hukuktan ve adaletten taviz vermiş olacaklarını unutmamalıdırlar. Yargıtay’ın gözünde itibar elde etmek adına, onlarca masum insanın hayatını tehlikeye atmayı göze almamalıdırlar. Böyle yanlış temellere oturan bir yargı sisteminin bir gün kişilerin kendi karşılarına da çıkabileceği açık bir gerçektir. Yanlış inançlarla, yanlış telkinlerle süregelen bu hipnozun bozulması, hakimler, savcılar dahil tüm insanların faydasına olacaktır.


Bilim Araştırma Vakfı Başkanı

Sedat Altan

8 Nisan 2008 Salı

MUHARREF TEVRAT'IN İÇİNDE GİZLENEN HAK KİTAP

Muharref Tevrat'ın İçindeki Güzel ve Hikmetli Açıklamaları,
İmanın Nuru ile Görmek


Tevrat, Allah'ın Hz. Musa'ya vahyettiği mübarek bir kitaptır. Allah, bir Kuran ayetinde Tevrat'ın "nur" olarak indirildiğini bildirmektedir:

Gerçek şu ki, Biz Tevrat'ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi)... (Maide Suresi, 44)

En'am Suresi'nde ise Hz. Musa'ya indirilen kitabın, "hidayet ve rahmet" olduğu şöyle bildirilmektedir:

Sonra Biz Musa'ya iyilik yapanların üzerinde (nimetimizi) tamamlamak herşeyi ayrı ayrı açıklamak ve bir hidayet ve rahmet olarak Kitabı verdik. Umulur ki, Rablerine kavuşacaklarına inanırlar. (En'am Suresi, 154)

Ayrıca Kuran'da Musa'ya vahyedilen kitabın, insanlara "yol gösterici" kılındığı (Secde Suresi, 23); "bir rehber ve bir rahmet" olduğu (Ahkaf Suresi, 12); onları "karanlıklardan nura çıkarması" için indirildiği (İbrahim Suresi, 5); "Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve bir rahmet" olduğu (A'raf Suresi, 154) ve bu kitapta "herşeyden bir öğüt ve herşeyin yeterli bir açıklaması" olduğu (A'raf Suresi, 145) bildirilmektedir.

Günümüzdeki Tevrat, Kuran ayetleri ve Peygamber Efendimiz (sav)'in hadisleri ile birlikte incelendiğinde, içinde hak dine ait pek çok konunun korunduğu, birçok güzel ve hikmetli açıklamalar içerdiği görülür. Allah'ın birliği, Allah korkusu, Allah sevgisi, Allah'a itaat ve teslimiyet, şükür ve dua, iman çoşkusu ve sevinci, yeniden diriliş, kıyamet günü gibi inanç esaslarının, muharref Tevrat'ın içinde, dağınık da olsa yer aldığı görülmektedir. Ayrıca günümüzdeki Tevrat'ta adalet, şefkat, merhamet, alçakgönüllülük gibi ahlaki değerlerle birlikte, hırsızlık yapmamak, zinadan sakınmak, hile yapmamak, faizle para kullanmamak, domuz eti yememek gibi hak dine ait pek çok hükümle de karşılaşılmaktadır.

Ancak Tevrat, yine Kuran'da bildirildiği üzere, sonradan tahrif edilmiş ve içine insan sözleri katılarak, hak kitap olma özelliğini kaybetmiştir. Bu nedenle bugün elimizdeki Tevrat, "muharref (tahrif edilmiş) Tevrat"tır. Tevrat'ın değişikliğe, bozulmaya uğradığı, Kuran'da şu ayetlerle bildirilmektedir:

Kimi Yahudiler, kelimeleri 'konuldukları yerlerden' saptırırlar ve dillerini eğip bükerek ve dine bir kin ve hınç besleyerek: "Dinledik ve karşı geldik. İşit, -işitmez olası- ve 'Raina' bizi güt, bize bak" derler. Eğer onlar: "İşittik ve itaat ettik, sen de işit ve 'Bizi gözet' deselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar. (Nisa Suresi, 46)

Siz (Müslümanlar,) onların size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor, (iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı. (Bakara Suresi, 75)


Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. (Sık sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 13)

Ey peygamber, kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla "İnandık" diyenlerle Yahudilerden küfür içinde çaba harcayanlar seni üzmesin. Onlar, yalana kulak tutanlar, sana gelmeyen diğer topluluk adına kulak tutanlar (haber toplayanlar)dır. Onlar, kelimeleri yerlerine konulduktan sonra saptırırlar, "Size bu verilirse onu alın, o verilmezse ondan kaçının" derler. Allah, kimin fitne(ye düşme)sini isterse, artık onun için sen Allah'tan hiçbir şeye malik olamazsın. İşte onlar, Allah'ın kalplerini arıtmak istemedikleridir. Dünyada onlar için bir aşağılanma, ahirette onlar için büyük bir azap vardır. Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında hükmedersen adaletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adaletle hüküm yürütenleri sever. (Madie Suresi, 41-42)

Al-i İmran Suresi'nde ise, Allah "Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?" (Al-i İmran Suresi, 71) diye buyurmaktadır. Bir başka Kuran ayetinde Yüce Rabbimiz, İsrailoğulları'nı Tevrat'la ilgili şöyle uyarmaktadır:

"... Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır." (Maide Suresi, 44)

Ayetlerde de haber verildiği gibi, Tevrat'ta hak olduğuna hüsnü zan ettiğimiz kısımların yanı sıra, çok önemli bozulmalar da mevcuttur. Ahiret inancı dinin bir gereği olduğu halde, bu inanca ait izahların çoğu çıkarılmış; hatta bunu reddeden ifadeler konmuş (Vaiz, 9:5-6; Vaiz, 1:4); Peygamberlere ilişkin iftira mahiyetinde ifadeler eklenmiş (Hoşea, 12:3; Yaratılış, 32:28; Yeremya, 23:14; Yasa'nın Tekrarı, 18:20, 22); hepsinden ötesi her türlü eksiklikten münezzeh Yüce Rabbimiz'in Zatına yönelik sapkın anlatımlara (Yaratılış, 2:2; Mısır'dan Çıkış, 34:14; Yaratılış, 5:1, Yeşaya, 51:9; Mezmurlar, 74:23; Yeşaya, 63:9; Yeremya, 31:9; 2. Krallar, 17:17-18) ve buna benzer batıl inanış ve açıklamalara yer verilmiştir (Allah'ı tenzih ediriz). Tevrat'ın indirildiği İsrailoğulları kavmi arasında, Hz. Musa'nın önderliğindeyken bile, Allah'ın hükümlerine uymayan, Hz. Musa'ya başkaldıranlar olmuştur. Bazı İsrailoğulları'nın bu isyankarlıkları hem Kuran'da hem de Tevrat'ta detaylı olarak anlatılmaktadır. Kuran ayetlerinde şöyle bildirilmektedir:

De ki: "Ey Kitap Ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin ve daha önce sapmış, birçoğunu saptırmış ve dümdüz yoldan kaymış bir topluluğun heva (istek ve tutku)larına uymayın." İsrailoğulları'ndan inkar edenlere, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanet edilmiştir. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir. Yapmakta oldukları münker(çirkin iş)lerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötü idi! Onlardan çoğunun inkara sapanlarla dostluklar kurduklarını görürsün. Kendileri için nefislerinin takdim ettiği şey ne kötüdür. Allah onlara gazablandı ve onlar azapta ebedi kalacaklardır. Eğer Allah'a, peygambere ve ona indirilene iman etselerdi, onları dostlar edinmezlerdi. Fakat onlardan çoğu fasık olanlardır. (Maide Suresi, 77-81)

En'am Suresi'nin 91. ayetinde ise Rabbimiz, İsrailoğulları'nın Hz. Musa'ya indirilen kitabın çoğunu göz ardı ettiklerini şöyle bildirmektedir:

Onlar: "Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir" demekle Allah'ı kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kâğıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir." De ki: "Allah." Sonra onları bırak içine 'daldıkları saçma uğraşılarında' oyalanıp-dursunlar. (En'am Suresi, 91)



Allah'ın hikmeti olarak Tevrat'ta da, Hz. Musa'nın kavmi için kendisinin ardından Tevrat hükümlerini bozacaklarını düşündüğü ve kitabı korumaya alma ihtiyacı hissettiği anlatılmaktadır:

Musa Yasa'nın sözlerini eksiksiz olarak kitaba yazmayı bitirince, Rab'bin Antlaşma Sandığı'nı taşıyan Levililer'e şu buyruğu verdi: "Bu Yasa Kitabı'nı alın, Allah'ınız Rab'bin Antlaşma Sandığı'nın yanına koyun. Orada size karşı bir tanık olarak kalsın. Çünkü sizin başkaldıran, dikbaşlı kişiler olduğunuzu biliyorum. Bugün ben sağken, aranızdayken bile Rab'be karşı geliyorsunuz; ölümümden sonra daha ne kadar çok başkaldıracaksınız. Oymaklarınızın bütün ileri gelenlerini, görevlilerinizi bana getirin. Bu sözleri onlara duyuracağım. Yeri göğü onlara karşı tanık tutacağım. Ölümümden sonra büsbütün yozlaşacağınızı, size buyurduğum yoldan sapacağınızı biliyorum. Son günlerde kötülüklerle karşılaşacaksınız. Çünkü Rab'bin gözünde kötü olanı yapacak ve yaptıklarınızla O'nu öfkelendireceksiniz." (Yasanın Tekrarı; 31:24-29)

Hemen belirtmek gerekir ki, söz konusu kimseler Hz. Musa'nın tebliğ ettiği hak dini kabul etmemiş, bu nedenle dejenere etmeye yeltenmiş samimiyetsiz ve menfaatperest kişilerdir. Bunun yanında kuşkusuz samimi şekilde Allah'a inanan ve Rabbimiz'e kulluk etmeye çalışan pek çok dindar Yahudi, haham ve diğer din adamları da tarih boyunca Yahudilik içinde var olmuştur. Allah Kuran'da bu samimi, güzel ahlaklı Yahudileri şöyle haber vermektedir:

Şüphesiz, Kitap Ehlinden, Allah'a; size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah'a derin saygı gösterenler olarak- inananlar vardır. Onlar Allah'ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri Katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi, 199)

Tevrat'ın bozulan bu kısımları, şeytanın müdahelesinin, etkisinin hissedildiği bölümlerdir. Bunlar temizlendiğinde, geriye şeytani müdahaleye uğramamış kısımlar kalmaktadır. Bu da, Muharref Tevrat'taki değiştirilmiş, sonradan eklenmiş bölümler dikkatlice ayrıldığında, gerçek Tevrat'a ulaşılacağı anlamına gelir. (En doğrusunu Allah bilir.) Bu ayrılmış kısımlar, okunduğunda kalbe şifa olan, ruha nur ve ferahlık veren sözlerdir. Maide Suresi'nin 44. ayetinde bildirildiği gibi "hidayet ve nur" olan kısımlardır. Okumakta olduğunuz bu kitapta yer alan Tevrat izahları da, sadece Kuran ayetlerine ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine uygun kısımlardır, hikmetli güzel öğütlerdir.

7 Nisan 2008 Pazartesi

Ateizmin Bitişi.Com




Dinsizliğin Sahte Felsefeleri: Hümanizm ve Perde Arkası


"Hümanizm" kavramı çoğu insanın aklında, yanlış bir düşünce olarak olumlu mesajlar çağrıştırır. Ancak felsefi anlamda hümanizm, bu sözde olumlu düşüncelerin hiçbirini içermeyen bir felsefedir.

Çoğu insan, "hümanizm"i yanlış bilir ve tanır. Bu yanlış düşüncenin başında hümanizmin, "insan sevgisi", "barış", "kardeşlik" gibi değerleri kapsadığını sanmak vardır. Oysa hümanizm bu ifadelerin arkasına sığınılan son derece tehlikeli bir felsefedir. Hümanizm, "insanlık" kavramını, insanların yegane amaç ve odak noktası haline getiren bir yanılgıdır. Bir başka deyişle, insanı, Yaratıcımız olan Yüce Allah'a iman etmemeye, sadece kendi varlığı ve benliği ile ilgilenmeye çağırır (Allah'ı tenzih ederiz). Hümanizmin bu anlamı, özellikle de kelimenin Batı dillerindeki kullanımında belirgindir. Hümanizmin İngilizce'deki sözlük anlamı şu şekildedir:

En iyi değerler, karakterler ve davranışların doğaüstü bir otoritede değil de, insanlarda olduğuna inanan düşünce sistemi. (Encarta® World English Dictionary)

Hümanizmin en açık tarifini ise, bu felsefeye inananlar yapmıştır. Günümüzün önde gelen hümanist sözcülerinden biri olan Corliss Lamont, The Philosophy of Humanism (Hümanizm Felsefesi) adlı kitabında şöyle yazar:

Hümanizm, tüm gerçekliğin bizzat doğanın kendisinden ibaret olduğuna inanır, evrenin temel materyali, zihin değil madde-enerjidir... (Lamont, The Philosophy of Humanism 1977, s. 116)

Görüldüğü gibi, hümanizmin temeli doğrudan ateizme dayanmaktadır.

Ateizmin Diğer Bir Tanımı: Hümanizm

Günümüzde hümanizm, ateizmin diğer bir ismi durumundadır. Bu gerçek, hümanistler tarafından da açıkça kabul edilir. Geçtiğimiz yüzyılda hümanistler tarafından yayınlanan iki önemli "manifesto" yani beyanname vardır. Birinci manifesto 1933 yılında yayınlanmış, dönemin bazı ünlü isimleri tarafından imzalanmıştır. 40 yıl sonra, 1973'te yayınlanan II. Hümanist Manifesto ise, birincisini teyid etmiş, ancak aradan geçen zamanın gelişmelerine göre bazı ilaveler içermiştir.

Bu manifestolar incelendiğinde, her ikisinde de en temel görüşün; evrenin ve insanın yaratılmadığı, kendi başına var olduğu, insanın kendisinden başka hiçbir varlığa karşı sorumlu olmadığı gibi, bilinen ateist dogma ve propagandalar olduğu görülür (Allah'ı tenzih ederiz). Bu beyannamelerde yer alan maddeler, materyalizm, Darwinizm, ateizm ve agnostisizm gibi isimler altında ortaya çıkan ortak bir sapkın felsefenin ifadeleridir. 1. Hümanist Manifesto'nun birkaç maddesini kısaca değerlendirecek olursak;

Bu maddelerde; insanın, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, yani yaratılmadan var olduğu yalanı öne sürülmektedir. İnsan ruhunun varlığı reddedilmekte, insanın maddeden ibaret olduğu iddia edilmektedir. "Kültürel evrim" iddiası öne sürülmekte ve insanın "fıtratının" (yaratılıştan gelen özelliklerinin) varlığı reddedilmektedir.

Dikkat edilirse bu iddialar, hak dinlere düşman olan çevrelerin hemen her zaman kullandıkları basmakalıp söylemlerin bir toplamı niteliğindedir. Bunun nedeni, hümanizmin, insanları din ahlakından uzaklaştırmanın temel çatısını oluşturmasıdır. Çünkü hümanizm, ateistlerin tarih boyunca en bilinen çıkış noktası olan "insanın kendini başıboş ve sorumsuz sanması" aldanışının bir ifadesidir. Allah bu konuda Kuran'da şöyle buyurur:

İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.'

Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı.

(Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir? (Kıyamet Suresi, 36-40)

Allah insana "kendi başına ve sorumsuz" olmadığını bildirmekte ve bunun hemen ardından ona kendi yaratılışını hatırlatmaktadır. Çünkü insan, kendisini Allah'ın yaratmış olduğunu kavradığında, "başıboş" olmadığını, Allah'a karşı sorumlu olduğunu da anlayacaktır.

40 Yıl Aradan Sonra Gelen İkinci Fiyasko: II. Hümanist Manifesto

1933 yılında yayınlanan I. Hümanist Manifesto'nun vaatlerinin boş çıkmasının üzerine, aradan 40 yıl geçtikten sonra, hümanistler ikinci bir metin kaleme aldılar. II. Hümanist Manifesto olarak bilinen bu metnin başlangıcında, hümanist vaatlerin boşa çıkmış olmasına bir açıklama getirilmeye çalışılıyordu. Bu açıklama son derece zayıf kalmasına rağmen, yine de hümanistlerin felsefelerine bağlılıkta direndikleri dikkat çekiyordu.

Manifesto'nun en belirgin özelliği ise, 1933 yılındaki ilk manifestonun din aleyhtarı çizgisini aynen korumasıydı.

Din ahlakını anlamak için derin bir akıl ve kavrayış gerekir. Bunların başlangıç noktası ise, ön yargıdan uzak ve samimi olmaktır. Hümanizm ise, ilk baştan din ahlakına karşı çıkan insanların, bu ön yargılarını sözde bilimsel gibi gösterebilme çabasından başka bir şey değildir. Hümanistlerin, İlahi dinler hakkındaki tarifleri ise, aslında yeni bir fikir değil, binlerce yıldır inkarcılar tarafından ileri sürülen bir iddianın tekrarıdır. Allah Kuran'da bu inkarcı düşünceyi şöyle bildirir:

Sizin ilahınız tek bir İlahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkarcıdır ve onlar müstekbir (büyüklenmekte) olanlardır. Şüphesiz Allah, onların saklı tuttuklarını ve açığa vurduklarını bilir; gerçekten O, müstekbirleri sevmez. Onlara "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Eskilerin masalları" dediler. (Nahl Suresi, 22-24)

Ayetlerde, inkarcıların din ahlakını benimsememelerinin gerçek nedeninin kalplerindeki büyüklenme hissi (kibir) olduğu haber verilmektedir. "Hümanizm" adı verilen felsefe ise, ayette tarif edilen bu inkarcı düşüncenin sadece bu çağa ait bir tanımıdır. Bir başka deyişle hümanizm, bu felsefenin bağlılarının iddia ettiği gibi "yeni" bir düşünce değil, tarihin eski dönemlerinden beri inkarcıların "dünya görüşü" olmuş olan bir yanılgıdır.

Dünya Çapında Yapılan Hümanizm Propagandası

Hümanizm, ateizm telkini yapan, akli ve bilimsel dayanağı olmayan, çökmüş bir vaaddir. Ama bunların ortaya çıkmasına rağmen, Hümanistler felsefelerinden vazgeçmemişler, dahası bunu kitle propagandası yöntemleriyle tüm dünyaya yaymaya çalışmışlardır. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, bilim, felsefe, müzik, edebiyat, resim, sinema gibi alanlarda yoğun bir hümanist propaganda dikkati çeker. Hümanist ideologların ürettikleri içi boş ama süslü mesajlar, kitlelere ısrarla empoze edilmiştir. Beatles'ın solisti John Lennon'ın ünlü "Imagine" (Hayal Et) adlı şarkısının sözleri, bu konuda dikkat çekici bir örnektir.

Hümanizmin Temel Yanılgıları

Hümanizm, insanın "tesadüfen" olduğu iddiasını, felsefesinin temel doktrini haline getirmiştir. I. Hümanist Manifesto'nun ilk iki maddesi, doğrudan bu doktrini ifade eder. Hümanistler, bu iddialarında bilimin kendilerini desteklediği iddiasındadırlar.

Oysa yanılmaktadırlar. I. Hümanist Manifesto'nun yayınlanmasından bu yana, bu felsefenin hümanistlerce "bilimsel gerçek" gibi gösterilen iki dayanağı -yani sonsuzdan beri var olan evren fikri ve evrim teorisi- doğrudan bilim tarafından çürütülmüştür:

Sonsuzdan beri var olan (yani yaratılmamış) evren fikri, I. Hümanist Manifesto'nun yazıldığı yıllarda başlayan bir dizi astronomik ve fiziksel bulgu ile çürümüştür. Evrenin genişlemesi, kozmik fon radyasyonu, hidrojen-helyum oranının hesaplanması gibi gelişmeler, evrenin bir başlangıcı olduğunu ve yaklaşık 15-17 milyar yıl önce "Büyük Patlama" (Big Bang) adı verilen dev bir patlama ile yoktan var edildiğini göstermiştir. Big Bang teorisi, hümanist ve materyalist felsefelerin bağlıları tarafından uzun süre kabul edilmese de, sonuçta onları da ikna edecek şekilde galip gelmiştir. Günümüzde, ortaya çıkan bilimsel kanıtlar nedeniyle, bilim dünyası "evrenin yaratılışı" anlamına gelen Big Bang'i kabul etmektedir ve bu bile, hümanistler için büyük yıkım olmuştur. Önceleri ateist olan fakat geçtiğimiz senelerde Allah'ın varlığına inandığını belirten Anthony Flew'un ifadesiyle, "Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını." (Henry Margenau, Roy Abraham Vargesse, Cosmos, Bios, Theos. La Salle IL, Open Court Publishing, 1992, s. 241) (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı, 2006)

I. Hümanist Manifesto'nun en büyük sözde bilimsel dayanağı konumundaki evrim teorisi de yine Manifesto'nun kaleme alınmasından sonraki yıllardan itibaren tamamen çürütülmüştür. Hayatın kökeni hakkında 1930'larda Oparin ve Haldane gibi ateist (ve aynı zamanda hümanist) evrimciler tarafından ortaya atılan senaryoların hiçbir bilimsel niteliği olmadığı, canlılığın bu senaryolarda ileri sürüldüğü gibi cansız maddeden kendi kendine doğamayacağı bugün anlaşılmış durumdadır. Fosil kayıtları, canlıların bir evrim süreci içinde oluşmadıklarını, farklı yapılarıyla yeryüzünde aniden belirdiklerini göstermektedir ve bu gerçek 70'li yıllardan bu yana bizzat evrimci paleontologlar tarafından açıkça itiraf edilmektedir. Modern biyoloji, canlıların evrim teorisinin öne sürdüğü gibi doğa kanunlarının ve rastlantıların ürünü olmadıklarını, her organizmada yaratılışı kanıtlayan delillerin bulunduğunu göstermektedir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, 2005)

I. Hümanist Manifesto'nun insanlığı çatışmaya sürükleyen etkenin dini inanç olduğu şeklindeki çarpık iddiası da, tarihsel tecrübelerle çürümüştür. Hümanistler, dini inançlar ortadan kaldırıldığında insanlığın mutluluk ve huzur bulacağını öne sürmüşler, oysa bunun tam tersi yaşanmıştır. Nitekim I. Hümanist Manifesto'nun yayınlanmasından 6 yıl sonra patlak veren II. Dünya Savaşı, tamamen din-dışı bir ideoloji olan faşizmin insanlığa getirdiği felaketlerin belgesidir. Hümanist bir ideoloji olan komünizm, önce Sovyetler Birliği'nde, ardından da Çin, Kamboçya, Vietnam, Kuzey Kore, Küba ve çeşitli Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde insanlığa eşi benzeri görülmemiş bir vahşet yaşatmış, toplam 120 milyon insanın hayatına mal olmuştur. Batı tipi hümanizmin (kapitalist sistemlerin) de kendi toplumlarına ve dünyanın diğer bölgelerine barış ve mutluluk getiremediği açıktır.

Ateizme Cevap.Org


Ateizmin Çöküşü.Com