
KADİR ÇELİK'E CEVAP
Fox TV kanalında yayınlanan "Objektif" isimli haber programda, programın yapımcısı Kadir Çelik Bilim Araştırma Vakfı Fahri Başkanı Sayın Adnan Oktar ile yapılan bir röportaja yer verilmiştir.
Bu programın bir bölümünde Kadir Çelik'in Sayın Adnan Oktar'a sorduğu ve zaman zaman BAV mensuplarına da yöneltilen "o emniyet ifadelerini imzalamasaydınız, neden imzaladınız?" sorusu hakkında bazı noktaları açıklamakta yarar görüyoruz.
Bu programın bir bölümünde Kadir Çelik'in Sayın Adnan Oktar'a sorduğu ve zaman zaman BAV mensuplarına da yöneltilen "o emniyet ifadelerini imzalamasaydınız, neden imzaladınız?" sorusu hakkında bazı noktaları açıklamakta yarar görüyoruz.
"BEN OLSAM İMZALAMAZDIM" ( ! )
21.05.2008 tarihinde yayınlanan Objektif programında, Bilim Araştırma Vakfı davasında mahkeme tarafından verilen karar konu edilmiştir. Bu karar konu edilince, kaçınılmaz olarak o davanın hazırlık aşamasında yapılan işkenceler de konu edilmiştir. Bilindiği gibi 7 gün boyunca çok zor şartlar altında ve ağır baskılar yapılarak göz altında tutulan BAV mensuplarına bu sürenin sonunda bazı metinler sanki onların ifadeleriymiş gibi imzalatılmıştır. Gözaltındaki kişilerin iradeleri dışında, bilgisayar ortamında başkaları tarafından hazırlandığı ve sorgulanan kişilerin önüne hazır olarak getirildiği çok açık biçimde anlaşılan bu ifadeler ilgili kişilerin okumalarına bile izin verilmeden imzalatılmıştır. (Söz konusu polis ifadelerinin gözaltındaki kişilerin beyanları olmadığı ve başkaları tarafından hazırlandığını ve işkenceyle imzalatıldığını kanıtlayan delilleri www.bav-savunma.org sitesinde bulabilirsiniz) Maddi ve manevi çok çeşitli işkence yöntemleri uygulanarak imzalatılan söz konusu ifadeler göz altından çıkan kişiler tarafından hem savcılıkta hem de mahkemede reddedilmiştir. Ancak başta sayın Adnan Oktar olmak üzere bir çok BAV mensubu, bu polis ifadelerine dayanılarak açılan davada 8 yıl boyunca mağdur edilmiştir. Sonucunun böyle bir mağduriyete varacağı aşikar olan söz konusu ifadeleri tüm BAV mensuplarının bile bile imzalamış olması dahi, bu ifadelerin zor ve baskıyla imzalatıldığını göstermeye yeterlidir. Zira aklı başında bir insanın, işkenceye maruz kalması durumu hariç, kendisi aleyhindeki sayfalar dolusu izah yapıp bunu imzalaması mümkün değildir. Orada yapılan işkenceler, Kadir Çelik'in de, başkalarının da, aklı başında olan herkesin de, önüne koyulan metinleri kaçınılmaz olarak imzalamasını sağlayacak, hukuksuz uygulamalardır.
Bunu daha iyi anlamak için öncelikle, 7 gün süren göz altı sürecini ve İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürlüğü nezarethanelerini ve oradaki uygulamaları anlatmakta fayda var. 1999 - 2002 yılları arası, söz konusu emniyet biriminin bir konuda büyük bir "ün" yaptığı dönem olarak bilinir. Bu 'ün' gözaltına alınan suçlu - suçsuz sayısız kişinin çok ağır şartlar altında konuşmaya ve işlemediği suçları üstlenmeye zorlanması, bilgi edinmek adına çok ağır işkencelerin uygulanmasıyla edinilmiştir. Aynı dönemde BAV camiası dışında göz altına alınmış çok sayıda vatandaşımız, söz konusu uygulamalardan dolayı mağdur olmuş ve bu olaylar yargıya da intikal etmiştir. Bu kişilerin arasında dönemin polis hastanesi başhekimi olan Dr. Erdoğan Yağız da bulunmaktadır. Dr. Yağız, tanık olduğu işkence uygulamalarını "İşkenceye uğrayan emniyet doktorundan: İbret" ismiyle kaleme aldığı kitabında detaylarıyla anlatmaktadır. Jandarma İstihbaratı'nda grup komutanlığı yapan emekli Binbaşı Zahit Engin, Haftalık Dergisi'nde 4 Mart 2004'te yayınlanan röportajında, BAV mensuplarına işkence uygulatan Adil Serdar Saçan'ın yaptığı işkenceleri anlatırken "Ben bunların yaptığı işkence gibi işkence görmedim" İfadelerini kullanmış, BAV mensuplarına işkence yapan Adil Serdar Saçan ve ekibinin işkence uygulamalarından duyduğu şaşkınlığı ifade etmiştir. Söz konusu röportajda emekli binbaşı Engin, eski polis müdürü Adil Serdar Saçan'a ağır ithamlarda bulundu. Engin "Gözaltına alınanların hepsi az veya çok işkence gördü. Aralarında şirket sahipleri de vardı, çalışanları da. Ben bunların yaptığı işkence gibi işkence görmedim hayatımda. Adil'in iddiaları üzerine işkence yapıldı." dedi.
Nitekim 12 Kasım 1999 tarihinde aşırı kuvvet kullanılarak göz altına alınan BAV camiası mensuplarından 7 kişi, devletin resmi kurumlarından ağır biçimde işkenceye maruz kaldıklarına dair rapor almışlardır. Aynı dönemde göz altına alınmış başka bir çok suçsuz kişi de benzer uygulamalardan dolayı hem fiziksel hem de psikolojik zararlar görmüştür. Bu kişilerin de uğradıkları zararlar resmi raporlar ile sabittir.
Söz konusu uygulamaların kamu vicdanını ve kamu yöneticilerini rahatsız etmeye başlamasından sonra, dönemin DGM Başsavcısı Sayın Erdal Gökçen, İçişleri Bakanlığı'na resmi bir yazı ile başvurarak, BAV davasının da hazırlık soruşturmasını yürüten istanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şubesi'nin o dönemki Müdürü Adil Serdar Saçan'ın hukuka aykırı uygulamalarını çok sert bir dille ortaya koyarak Saçan'ın görevden alınmasını istemiştir. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir de benzer biçimde, Saçan'ın hukuka aykırı davranışlarını tek tek sayarak görevden alınmasını talep eden resmi bir evrak düzenlemiştir.
Bu gelişmeler neticesinde, BAV davasındaki sahte tutanakları düzenleyen ve işkence yöntemleriyle imzalatan polis memurları hakkında " işkence yapmak" suçundan 216'şar yıl hapis cezası istemiyle dava açılmıştır. Adil Serdar Saçan ve yardımcısı Ahmet İhtiyaroğlu söz konusu suçlardan dolayı İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu tarafından meslekten ihraç edilmiştir. Ahmet İhtiyaroğlu ayrıca hapis cezası da almıştır ve bu ceza kesinleşerek infaz edilmiştir.
İşte BAV camiası mensuplarını ve BAV Fahri Başkanı Sayın Adnan Oktar'ı 7 gün boyunca gözaltında tutan ekip, bu ekiptir. Günler boyunca ağır baskılara ve fena muamelelere tabi tutulan kişilerden, bu sürenin sonunda "kendi ifadeleriymiş gibi" önlerine getirilen kağıtları imzalamaları istenmiştir.
Şimdi bir an durup o ortamı gözümüzün önünde canlandırmaya çalışalım.
BAV camiası mensuplarına ait 48 eve, gece yarısı saat 03:00 civarında baskınlar düzenlenmiş... Kapılar kırılarak içeri girilmiş, uyuyan insanlar yataklarından kaldırılarak yerlere yatırılmış... Bahçedeki bekçi köpekleri vurularak öldürülmüş... Neyle suçlandıklarını bilmeyen, tüm yaşamları boyunca böyle bir durumla karşılaşmamış saygın insanlar göz altına alınmış...
7 günlük gözaltı süresince bu kişilerin doğru düzgün uyumasına bile izin verilmemiş... El bileklerinden kelepçeli olarak beton zemini olan bir koridorda yere oturtulmuş, arkadaşlarının tek tek alınarak koridorun sonundaki odaya götürülmesini, sonra da odadan gelen çığlık seslerini dinlemişler... Yanlarından geçen bazı memurlar, eğer kendilerine söylenenleri harfiyen yerine getirmezlerse başlarına çok kötü şeyler gelebileceğini söyleyerek onları tehdit etmiş...
Böyle geçen 7 günün ardından önlerine "bunlar sizin ifadeleriniz" denilerek kağıtlar konulmuş... Okumalarına izin verilmemiş ...
Böyle bir ortamda kim olsa, o kağıtları hiç düşünmeden imzalardı. Sakat kalma hatta hayatını kaybetme tehdidi altındayken ucuz kahramanlık yapmayı kimse göze almaz. Kadir Çelik de alamaz. Ancak Sayın Çelik muhtemelen bu ortam ve yaşananlar hakkında tam bilgisi olmadığı için çok kolayca "ben olsam imzalamazdım" diyebilmektedir.
Sayın Adnan Oktar hazırlanan ifadeyi imzalatmak için odaya alındığında kendisine "ayağınla yer arasında ne kadar mesafe varsa, yaşamınla ölümün arasında da o kadar mesafe var. Dikkatli ol!" denildiğini açıklamıştır. Böyle bir durumda elbette en insani refleks, hayatta kalabilmek için en akılcı şekilde hareket etmek ve muhataplarını yatıştıracak şeyleri yapmaktır.
Ülkemizde de bir dönem sıklıkla rastlanan gasp vakalarını hatırlayalım. Kimsenin yardımınıza gelemeyeceği bir yerde karşınıza çıkan bir tinerci ya da bir suçlu, elinde bir silahla çantanızı cüzdanınızı isterse, ne yaparsınız? "Dur bir deneyeyim, kahramanlık yapayım" demezsiniz. Önce elinizdekini verip oradan kurtulmaya, sonra da poliste şikayetçi olarak emniyet kuvvetlerinin o hırsızı yakalamasına vesile olmaya çalışırsınız. Öncelikle tabii ki canınızı kurtarmayı tercih edersiniz.
Polis teşkilatındaki dürüst, vatanperver memurları tenzih ederiz, ancak suçluluğu kanıtlanmış bazı polis memurlarının neden olduğu bu tehlikeli ortamda da, benzer biçimde, yapacak başka bir şey bulunmamaktadır. Üstelik söz konusu metinlerin imzalandığı ortamda Sayın Adnan Oktar sadece kendi hayatını ve sağlığını değil, orada kendisiyle birlikte gözaltına alınmış olan genç delikanlıların ve genç hanımların durumlarını dikkate almıştır. O an itibariyle bu kişilerin hepsinin sorumluluğu manevi olarak Sayın Adnan Oktar'ın üzerindedir. Böyle bir konumda son derece dikkatli davranmak gerektiği açıktır. Sayın Adnan Oktar hem kendi hayatını ve hem de gözaltındaki diğer kişilerin hayatını ve sağlığını düşünerek kendilerini suçlu çıkarmak için motive olmuş polis memurlarını yatıştırarak hem kendisinin hem de orada bulunan diğer kişilerin can güvenliğini korumak için önüne getirilen metinleri imzalamıştır. Ayrıca bunu yaparken daha sonra hem savcılıkta hem de mahkemede bu metinleri reddedeceğini, bunların kendisine zor ve baskıyla imzalatıldığını açıklayacağını ve böylece kabul etmediği bu ifadelere itibar edilmeyeceğini düşünmüştür.
Dolayısıyla Kadir Çelik ve onun gibi düşünecek kişiler "ben olsaydım imzalamazdım" demeden önce söz konusu ortamı, yaşanılanları ve insanların başına gelebilecek olayları bir kere daha düşünmelidir. O ortamda söz konusu metinlerin imzalanmasından başka bir yol yoktur. Sayın Adnan Oktar da BAV mensupları da içinde bulundukları şartlarda en akılcı olan şeyi yapmışlardır.
Burada dikkat çekici olan bir başka nokta da, ortada işkence uygulamaları dururken, bunları bir kenara bırakıp, ısrarla işkence mağduru olan kişileri suçlu gibi göstermek gayretidir. Oysa herkesin ve özellikle de kamuoyunu aydınlatmak konumunda olan bir medya mensubunun üzerine düşen, işkenceyi hiçbir şekilde mazur görmemektir. Bu konumdaki kişiler her şart altında işkence uygulamalarını eleştirmeli, bunları reddetmelidir. Bu hususta herkes, dünya görüşü ne olursa olsun hem fikir olmalı ve bu gibi kanunsuz / hukuksuz uygulamalara tolerans gösterdiği anlamına gelecek açıklamalardan kaçınmalıdır.
Bunu daha iyi anlamak için öncelikle, 7 gün süren göz altı sürecini ve İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürlüğü nezarethanelerini ve oradaki uygulamaları anlatmakta fayda var. 1999 - 2002 yılları arası, söz konusu emniyet biriminin bir konuda büyük bir "ün" yaptığı dönem olarak bilinir. Bu 'ün' gözaltına alınan suçlu - suçsuz sayısız kişinin çok ağır şartlar altında konuşmaya ve işlemediği suçları üstlenmeye zorlanması, bilgi edinmek adına çok ağır işkencelerin uygulanmasıyla edinilmiştir. Aynı dönemde BAV camiası dışında göz altına alınmış çok sayıda vatandaşımız, söz konusu uygulamalardan dolayı mağdur olmuş ve bu olaylar yargıya da intikal etmiştir. Bu kişilerin arasında dönemin polis hastanesi başhekimi olan Dr. Erdoğan Yağız da bulunmaktadır. Dr. Yağız, tanık olduğu işkence uygulamalarını "İşkenceye uğrayan emniyet doktorundan: İbret" ismiyle kaleme aldığı kitabında detaylarıyla anlatmaktadır. Jandarma İstihbaratı'nda grup komutanlığı yapan emekli Binbaşı Zahit Engin, Haftalık Dergisi'nde 4 Mart 2004'te yayınlanan röportajında, BAV mensuplarına işkence uygulatan Adil Serdar Saçan'ın yaptığı işkenceleri anlatırken "Ben bunların yaptığı işkence gibi işkence görmedim" İfadelerini kullanmış, BAV mensuplarına işkence yapan Adil Serdar Saçan ve ekibinin işkence uygulamalarından duyduğu şaşkınlığı ifade etmiştir. Söz konusu röportajda emekli binbaşı Engin, eski polis müdürü Adil Serdar Saçan'a ağır ithamlarda bulundu. Engin "Gözaltına alınanların hepsi az veya çok işkence gördü. Aralarında şirket sahipleri de vardı, çalışanları da. Ben bunların yaptığı işkence gibi işkence görmedim hayatımda. Adil'in iddiaları üzerine işkence yapıldı." dedi.
Nitekim 12 Kasım 1999 tarihinde aşırı kuvvet kullanılarak göz altına alınan BAV camiası mensuplarından 7 kişi, devletin resmi kurumlarından ağır biçimde işkenceye maruz kaldıklarına dair rapor almışlardır. Aynı dönemde göz altına alınmış başka bir çok suçsuz kişi de benzer uygulamalardan dolayı hem fiziksel hem de psikolojik zararlar görmüştür. Bu kişilerin de uğradıkları zararlar resmi raporlar ile sabittir.
Söz konusu uygulamaların kamu vicdanını ve kamu yöneticilerini rahatsız etmeye başlamasından sonra, dönemin DGM Başsavcısı Sayın Erdal Gökçen, İçişleri Bakanlığı'na resmi bir yazı ile başvurarak, BAV davasının da hazırlık soruşturmasını yürüten istanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şubesi'nin o dönemki Müdürü Adil Serdar Saçan'ın hukuka aykırı uygulamalarını çok sert bir dille ortaya koyarak Saçan'ın görevden alınmasını istemiştir. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir de benzer biçimde, Saçan'ın hukuka aykırı davranışlarını tek tek sayarak görevden alınmasını talep eden resmi bir evrak düzenlemiştir.
Bu gelişmeler neticesinde, BAV davasındaki sahte tutanakları düzenleyen ve işkence yöntemleriyle imzalatan polis memurları hakkında " işkence yapmak" suçundan 216'şar yıl hapis cezası istemiyle dava açılmıştır. Adil Serdar Saçan ve yardımcısı Ahmet İhtiyaroğlu söz konusu suçlardan dolayı İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu tarafından meslekten ihraç edilmiştir. Ahmet İhtiyaroğlu ayrıca hapis cezası da almıştır ve bu ceza kesinleşerek infaz edilmiştir.
İşte BAV camiası mensuplarını ve BAV Fahri Başkanı Sayın Adnan Oktar'ı 7 gün boyunca gözaltında tutan ekip, bu ekiptir. Günler boyunca ağır baskılara ve fena muamelelere tabi tutulan kişilerden, bu sürenin sonunda "kendi ifadeleriymiş gibi" önlerine getirilen kağıtları imzalamaları istenmiştir.
Şimdi bir an durup o ortamı gözümüzün önünde canlandırmaya çalışalım.
BAV camiası mensuplarına ait 48 eve, gece yarısı saat 03:00 civarında baskınlar düzenlenmiş... Kapılar kırılarak içeri girilmiş, uyuyan insanlar yataklarından kaldırılarak yerlere yatırılmış... Bahçedeki bekçi köpekleri vurularak öldürülmüş... Neyle suçlandıklarını bilmeyen, tüm yaşamları boyunca böyle bir durumla karşılaşmamış saygın insanlar göz altına alınmış...
7 günlük gözaltı süresince bu kişilerin doğru düzgün uyumasına bile izin verilmemiş... El bileklerinden kelepçeli olarak beton zemini olan bir koridorda yere oturtulmuş, arkadaşlarının tek tek alınarak koridorun sonundaki odaya götürülmesini, sonra da odadan gelen çığlık seslerini dinlemişler... Yanlarından geçen bazı memurlar, eğer kendilerine söylenenleri harfiyen yerine getirmezlerse başlarına çok kötü şeyler gelebileceğini söyleyerek onları tehdit etmiş...
Böyle geçen 7 günün ardından önlerine "bunlar sizin ifadeleriniz" denilerek kağıtlar konulmuş... Okumalarına izin verilmemiş ...
Böyle bir ortamda kim olsa, o kağıtları hiç düşünmeden imzalardı. Sakat kalma hatta hayatını kaybetme tehdidi altındayken ucuz kahramanlık yapmayı kimse göze almaz. Kadir Çelik de alamaz. Ancak Sayın Çelik muhtemelen bu ortam ve yaşananlar hakkında tam bilgisi olmadığı için çok kolayca "ben olsam imzalamazdım" diyebilmektedir.
Sayın Adnan Oktar hazırlanan ifadeyi imzalatmak için odaya alındığında kendisine "ayağınla yer arasında ne kadar mesafe varsa, yaşamınla ölümün arasında da o kadar mesafe var. Dikkatli ol!" denildiğini açıklamıştır. Böyle bir durumda elbette en insani refleks, hayatta kalabilmek için en akılcı şekilde hareket etmek ve muhataplarını yatıştıracak şeyleri yapmaktır.
Ülkemizde de bir dönem sıklıkla rastlanan gasp vakalarını hatırlayalım. Kimsenin yardımınıza gelemeyeceği bir yerde karşınıza çıkan bir tinerci ya da bir suçlu, elinde bir silahla çantanızı cüzdanınızı isterse, ne yaparsınız? "Dur bir deneyeyim, kahramanlık yapayım" demezsiniz. Önce elinizdekini verip oradan kurtulmaya, sonra da poliste şikayetçi olarak emniyet kuvvetlerinin o hırsızı yakalamasına vesile olmaya çalışırsınız. Öncelikle tabii ki canınızı kurtarmayı tercih edersiniz.
Polis teşkilatındaki dürüst, vatanperver memurları tenzih ederiz, ancak suçluluğu kanıtlanmış bazı polis memurlarının neden olduğu bu tehlikeli ortamda da, benzer biçimde, yapacak başka bir şey bulunmamaktadır. Üstelik söz konusu metinlerin imzalandığı ortamda Sayın Adnan Oktar sadece kendi hayatını ve sağlığını değil, orada kendisiyle birlikte gözaltına alınmış olan genç delikanlıların ve genç hanımların durumlarını dikkate almıştır. O an itibariyle bu kişilerin hepsinin sorumluluğu manevi olarak Sayın Adnan Oktar'ın üzerindedir. Böyle bir konumda son derece dikkatli davranmak gerektiği açıktır. Sayın Adnan Oktar hem kendi hayatını ve hem de gözaltındaki diğer kişilerin hayatını ve sağlığını düşünerek kendilerini suçlu çıkarmak için motive olmuş polis memurlarını yatıştırarak hem kendisinin hem de orada bulunan diğer kişilerin can güvenliğini korumak için önüne getirilen metinleri imzalamıştır. Ayrıca bunu yaparken daha sonra hem savcılıkta hem de mahkemede bu metinleri reddedeceğini, bunların kendisine zor ve baskıyla imzalatıldığını açıklayacağını ve böylece kabul etmediği bu ifadelere itibar edilmeyeceğini düşünmüştür.
Dolayısıyla Kadir Çelik ve onun gibi düşünecek kişiler "ben olsaydım imzalamazdım" demeden önce söz konusu ortamı, yaşanılanları ve insanların başına gelebilecek olayları bir kere daha düşünmelidir. O ortamda söz konusu metinlerin imzalanmasından başka bir yol yoktur. Sayın Adnan Oktar da BAV mensupları da içinde bulundukları şartlarda en akılcı olan şeyi yapmışlardır.
Burada dikkat çekici olan bir başka nokta da, ortada işkence uygulamaları dururken, bunları bir kenara bırakıp, ısrarla işkence mağduru olan kişileri suçlu gibi göstermek gayretidir. Oysa herkesin ve özellikle de kamuoyunu aydınlatmak konumunda olan bir medya mensubunun üzerine düşen, işkenceyi hiçbir şekilde mazur görmemektir. Bu konumdaki kişiler her şart altında işkence uygulamalarını eleştirmeli, bunları reddetmelidir. Bu hususta herkes, dünya görüşü ne olursa olsun hem fikir olmalı ve bu gibi kanunsuz / hukuksuz uygulamalara tolerans gösterdiği anlamına gelecek açıklamalardan kaçınmalıdır.








