23 Haziran 2008 Pazartesi

MÜSLÜMANIN HER DAKİKA, HER SAAT BAŞI AKLINDAN GEÇİRMESİ GEREKEN BİLGİLER

"... Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O'nu tesbih et..." (Al-i İmran Suresi, 41)
"Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret..." (Araf Suresi, 205)
"... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur" (Ra'd Suresi, 28)

İman eden bir insan Allah'ın Kuran ile insanlara bildirdiği gerçeklere gönülden inanmış, tüm hayatını bu gerçekler doğrultusunda yaşamaya karar vermiş demektir. Allah'tan başka bir güç olmadığına, kaderin, hesap gününün, cennetin ve cehennemin hak olduğuna, dünya hayatının bir imtihan yeri olduğuna ve her insanın Kuran ahlakını en mükemmel şekilde yaşamakla sorumlu olduğuna kesin kanaat getirmiştir. Bu imanı sonucunda bir insan, tüm hayatı boyunca artık Kuran ile bildirilen tüm bu gerçeklerin şuurunda olarak bir yaşam sürer. Her anını bu bilgiler ışığında, Allah'ın en razı olacağı ahlakı göstererek geçirir.
Ancak yine de insanın, ‘nasıl olsa ben tüm bu gerçekleri biliyorum, tüm bunlara gönülden inanıyorum’ diyerek, bu konular üzerinde derinlemesine düşünmeyi bir kenara bırakmaması gerekir. İnsanın sabah uykudan uyandığı andan itibaren, gün boyunca hemen her saat, her dakika aklından tüm imanı gerçekleri tekrar tekrar geçirmesi ona çok daha üstün bir ahlak mükemmelliği kazandırır. Allah'a olan sevgisini, Allah korkusunu, herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilmesinden kaynaklanan tevekkülünü, kendisinin ise Allah'ın yarattığı ve O’nun hakimiyeti altında hareket eden aciz ve muhtaç bir varlık olduğunu ve aynı zamanda yalnızca Allah'ın yarattığı bir görüntüden ibaret olduğunu hemen her dakika yeniden düşünmelidir. Dünya hayatının çok kısa olup çok hızla tükendiğini, insanın hızla yaşlanmaya doğru sürüklendiğini, genç yaşlı demeden ölümün insan için an meselesi olduğunu, her olayın insanın denenmesi için yaratıldığını, asıl olarak Allah'ın rızasını ve sonsuza dek Rabbimiz'in sevgisini kazanabilmeyi, ahireti, Müslümanlarla orada sonsuz bir beraberlik içinde yaşamayı hedeflediğini kendine sık sık hatırlatmalıdır. Müslümanları neden sevdiğini, Allah'ın “Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever.” (Saff Suresi, 4) ayetiyle hatırlattığı gibi, tüm Müslümanların, adeta tek bir vücut gibi birbirlerinin parçası; en yakın dostları ve velisi olduğunu düşünmesi çok önemlidir.
Tüm bu gerçekleri bilmek ve bunlara inanmak kadar, bunları sık sık yeniden düşünmek, derinleştirmek ya da zikretmek de Müslümanın hem önemli bir sorumluluğu hem de kendisini daha güzel bir ahlaka ulaştıracak çok önemli bir vesiledir.

22 Haziran 2008 Pazar

Bombardıman Böceği


Bu böceğin savunma yöntemi diğer hayvanlara pek benzemez. Hayvan, düşman saldırısına uğradığı anda, vücudunun alt tarafında birbirinden ayrı iki bölmede depolanan iki kimyasal maddeyi (hidrojen peroksit ve hidrokinon) 'yakma odası' olarak adlandırılan özel bir bölmede birleştirir. Aynı anda bu 'yakma odası'nın duvarlarından salgılanan özel bir katalizör (peroksidaz) maddenin hızlandırıcı etkisiyle, karışım 100 oC'lik korkunç bir kimyasal silaha dönüştürür. Basınçla fışkırtılan bu çok sıcak kimyasal maddeyle haşlanan düşman ise, paniğe kapılarak avlanmaktan vazgeçer.

"Bu son derece karmaşık savunma mekanizması nasıl var olmuştur?" sorusuna cevap aradığımızda ise, böceğin bu mekanizmayı "kendi kendine" geliştirmesinin imkansız olduğunu görürüz.

Bir böcek, birbirine karıştığı anda patlayacak iki ayrı kimyasal maddenin formülünü nasıl oluşturabilir? Farz edelim oluşturdu, bunları nasıl kendi vücudunda salgılayıp biriktirebilir? Salgıladı diyelim, bunlar için kendi vücudunda iki ayrı 'bekleme' ve bir de 'yanma' odası nasıl meydana getirebilir? Tüm bunları 'başarsa' bile, iki maddenin reaksiyonunu hızlandıracak bir katalizör maddenin formülünü nasıl hesaplayıp bunlara ekleyebilir? Üstelik tüm bunların ardından bir de, kendi kendini yakmamak için, 'yanma odası'nın ve karışımı püskürttüğü borunun duvarlarını yanmaz bir alaşımla 'izole' etmelidir!

Böceğin 'yaptığı' bu işlemleri, kimyagerler dışında, insanlar dahi yapamazlar. Kimyagerler de bu işlemi kendi vücutlarının içinde değil, ancak laboratuvarda yapabilirler.

Böceğin böylesine üstün bir kimya uzmanı olduğunu ve kendi vücudunu, yapacağı reaksiyona göre dönüştürüp-düzenleyecek yeteneğe sahip bir mucizevi tasarımcı olduğunu kabul etmek elbette akıl dışıdır. Belli ki böcek, bu inanılmaz işlemleri, içeriğinin farkında olmadan, yalnızca bir refleks olarak yapmaktadır. Tabiatta böylesine üstün bir güce ve akla sahip bir varlık yoktur. İnsan da böyle bir canlıyı var edemez. Bırakın böylesine kompleks bir canlıyı var etmek, bilim adamları canlılığın en basit temeli olan proteini bile -ellerinde örneği olduğu halde-yapabilmiş değillerdir. Açıktır ki bu böceği, son derece üstün bir bilgiye ve güce sahip olan Allah yaratmıştır. 'Bombardıman böceği', yaratılmış milyarlarca canlı gibi, Rabbimizin sonsuz gücünün ve benzersiz yaratmasının bir örneğidir.

20 Haziran 2008 Cuma

Fransa Yaratılış Atlası'nın Şokunu Atlatamadı - 01.12.2007 Fransa/Science et Vie



Fransa'nın tanınmış bilim dergisi Science et Vie, Aralık 2007 sayısında 9 sayfa boyunca Harun Yahya'nın Yaratılış Atlası isimli eserinin, başta Fransa olmak üzere, dünya çapındaki etkisine yer verdi. Koyu bir evrim taraftarı olan dergide, Atlas'la ilgili yapılan yorumlar, evrim teorisinin mağlubiyetini ve evrimcilerin içinde bulundukları psikolojik yıkımı açıkça ortaya koymaktadır.

Yaratılış Atlası'nın Fransa'ya ulaşmasının üzerinden bir sene geçmesine rağmen; evrimcilerin, kitabın sarsıcı etkisinden duydukları şoku atlatamadıkları görülmektedir. Atlas'ın Fransız halkında oluşturduğu değişimin ve insanların zihinlerine kazınan gerçekleri silemeyeceklerinin, yeni yeni şuuruna varan Darwinistler, artık çaresiz, gücü kırılmış, şevkini yitirmiş bir üsluba bürünmüşlerdir. Harun Yahya'nın Yaratılış Atlası adlı bu eserinin, Darwinistler üzerinde oluşturduğu psikolojik çöküntüyü yansıtan yorumlardan bir kısmı şöyledir:

Etki 1:



FRANSA YARATILIŞÇILIKTAN GERÇEK ANLAMDA KORUNABİLMİŞ DURUMDA MI?

Darwinistler evrim teorisinin aldığı öldürücü darbe ve Yaratılış inancının hızla yayılışı karşısında bir şey yapamayacaklarının farkındadırlar. Hiçbir yasak, hiçbir tedbirin bu kaçınılmaz gidişatı engelleyemediğini gören evrimciler, Fransız halkını (kendilerince) koruyamadıklarını -yani gerçekleri öğrenmelerine engel olamadıklarını- çaresizlik içinde kabullenmektedirler.

Etki 2:



2007 yılı başında bütün okullara gönderilen ve evrim teorisini reddeden bir Atlas, soğuk duş etkisi yaptı.

Onlarca senedir Darwinist ve materyalist telkinin etkisi altındaki Fransa'da, Yaratılış Atlası'nın gelişi adeta "şok" etkisi yaratmıştır. Haberdeki "soğuk duş etkisi yaptı" ifadesi de yaşadıkları bu ani şaşkınlığın göstergesidir.

Etki 3:



Ocak 2007’de iki bin Yaratılış Atlası, ücretsiz olarak Fransız okullarına ve üniversitelerine gönderildi. Zehirli bir hediye.

Evrim teorisine karşı ikna edici delillerle, etkili bir çalışma yapılmamasından faydalanan Darwinistler, Fransa'da 1.5 asırdır kolayca propaganda yapma imkanı bulmuştu. Ancak Yaratılış Atlası evrim teorisinin sözde bilimsellik maskesini düşürmüş, bir aldatmaca olduğunu tüm delilleriyle ortaya koymuştur. "Zehir" ifadesi de Atlas'ın bu güçlü etkisini vurgulamaktadır. Yaratılış Atlası aslında "panzehir"dir; adeta ilacın vücuda dağılarak tedavi etmesi gibi, materyalist-Darwinist dayatma ile zehirlenen beyinler ilk defa doğruları görmekte ve sağlıklı bir muhakeme yapma imkanına kavuşmaktadırlar.

KADER NEDİR?

Kaderin anlamı Allah'ın geçmişten geleceğe kadar, yaşanmış ve yaşanacak olan tüm olayları tek bir an olarak bilmesidir. Bu, Allah'ın her varlık ve olay üzerindeki mutlak hakimiyetini ifade eder. İnsanlar yaşamlarındaki olayları ancak yaşadıkları zaman öğrenebilirler. Ama Allah tüm bunları, insanlar henüz karşılaşmadan önce de bilendir. Allah için geçmiş, şu an ve gelecek zaman birdir. Hepsi de Allah'ın ilmi ve kuşatması altındadır. Çünkü bunların hepsini yaratan O'dur.

"Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık." ayetiyle de bildirildiği gibi dünyadaki her varlığın bir kaderi vardır. (Kamer Suresi, 49) Evinizdeki eşyadan yolda gördüğünüz bir taş parçasına, kuru bir ota ya da meyva veren bir daldan tutun da bakkalda rafta duran kavanoza kadar evrendeki canlı cansız tüm varlıkların Allah katında belirlenmiş bir kaderleri vardır. Ve her eşya ya da her canlı varlık için yaratılan kader, sonsuz akıl sahibi Allah tarafından belirlenmiştir.

İnsanın dolaylı ya da direk olarak muhatap olduğu herşey, gördüğü her olay, duyduğu her ses tümüyle kişinin dünya hayatındaki "blok" halindeki yaşamının bir parçasıdır. Evrende meydana gelen büyük ya da küçük hiçbir olay asla tesadüfi olarak gelişmez. Hiçbir çiçek tesadüfi olarak açmaz, ya da tesadüfi olarak solmaz. Ya da hiçbir insan tesadüfen doğup, tesadüfen ölmez. Hiçbir insan yanlışlıkla ya da kontrolsüz olarak hastalanmaz. Eğer bir iyilikle ya da bir kötülükle karşılaşıyorsa, bu hiçbir zaman için tesadüfi ya da şans eseri gerçekleşmez. Her biri de insanın yaratılışı ile birlikte Allah tarafından özel olarak belirlenmiş ve insanın hayatındaki yerini almıştır.

Allah, "Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır." (En'am Suresi, 59) ayetiyle, toprağın ya da okyanusların kilometrelerce derinliklerinde meydana gelen olaylardan tutun da tek bir yaprak tanesinin düşüşüne kadar evrende meydana gelen her hareketin belirlenmiş bir kader üzerine gerçekleştiğini bildirmiştir.

"Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır." (Hadid Suresi, 22) ayetiyle, karşılaşılan her olayın her detayın Allah tarafından özel bir hikmet ve akıl ile planlanmış olduğu bildirilmektedir.

Dünyadaki her varlığın kaderi sonsuz akıl ve bilgi sahibi olan Allah tarafından belirlenmektedir. Dolayısıyla her ayrıntı, olabilecek en mükemmel şekilde planlanmakta ve olabilecek en hikmetli şekilde yaratılmaktadır. Bu gerçeğin şuruna varan bir insan artık hayatın her anından; olumlu görünenler kadar aksilik gibi görünen anlardan da fazlasıyla hoşnut olacaktır. Çünkü Allah'ın salih kulları için kaderi en güzel şekilde yarattığını bilecektir. Allah'ın güzel gördüğü birşey için, insanın olumsuz bir zanna kapılmasının büyük bir gaflet olduğunu fark edecektir. Bu imani kavrayış, olaylara hayır gözüyle bakmasını ve olaylardaki hayır ve hikmetleri fark etmesini sağlayacaktır.

17 Haziran 2008 Salı

MEHDİYET MÜJDELENMESİ GEREKEN BİR KONUDUR

Geçtiğimiz Hicri yüzyılın müceddidi Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde, Hz. Mehdi’nin gelişi ve İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılması konusunda önemli açıklamalarda bulunmuştur.
Bediüzzaman'ın eserlerinde geniş yer verdiği bu açıklamalar tüm Müslümanlar için yol gösterici niteliktedir.
Ancak bazı çevreler, “Mehdiyet konusundan aleni şekilde bahsedilmesinin pek çok açıdan yanlış ve sakıncalı olacağı” şeklinde yanlış bir düşünceyi dile getirmektedirler.
Oysa ki “Mehdiyet meselesi gizlenmesi, örtbas edilmesi değil; aksine müjdelenmesi gereken bir konudur.”
Hz. Mehdi'nin gelişi bizzat Peygamberimiz (sav) tarafından müjdelenmiştir ve Peygamberimiz (sav)'in bu konuda mütevatir olarak kabul edilen çok sayıda hadisi vardır.
Peygamberimiz (sav) bu hadislerinden birinde Hz. Mehdi'nin gelişinin Müslümanlar için bir müjde konusu olduğunu bildirmiştir:
“Hz. Mehdİ İle müjdelenİn. O Kureyş’ten ve Ehl-i Beyt’imden bir kişidir.” (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Ahir zaman, s.13)





GELİN BİRLİK OLALIM








Dinler arasında oluşturulacak olan fikir alışverişi ve hatta işbirliği Hristiyanların, Müslümanların ve Yahudilerin adalet ve barış arayışlarının, insanlığa faydalı olma isteklerinin doğal bir sonucudur. Üç dinin mensuplarının arasındaki ilişki, sadece toplantılarla ve konferanslarla sınırlı kalmamalı, ortak değerleri savunan, aynı amaç için mücadele eden, ortak sorunlara köklü çözümler getirmeyi hedefleyen inançlı insanların birlikteliğine dönüşmelidir. Bu belgeselde aciliyeti vurgulanan bu birliktelik, Hz. İsa'nın yeryüzüne ikinci kez gelişini beklediğimiz bu dönemde dünyayı aydınlığa ve huzura kavuşturacak en önemli vesilelerden biri olacaktır.

ADNAN OKTAR'IN BOSNA TV RÖPORTAJI (Haziran 2008)







ADNAN OKTAR'IN ASIA RFA RADYOSU RÖPORTAJI (Haziran 2008)






BAV DAVASI’NDAKİ AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ İHLALLERİ



Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza koyan taraflardan biridir. Bilim Araştırma Vakfı Davası yargı sürecinde yaşanan ve aşağıda bazılarını saydığımız uygulama ve kararlarla yaklaşık 80 maddede AİHS açıkça ihlal edilmiştir. Bu ihlaller sırası geldikçe Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi huzuruna taşınacaktır. AİHM’si tarafından hükmedilecek tazminatlar bu haksız kararları veren yargı mensuplarına yükletilmektedir. Hukuku ve yasaları göz ardı ederek; kararları hakkında hiçbir sorumluluğu olmadığını düşünerek hareket edenlerin bu konuda isabetli hareket etmediklerini bilmeleri gerekir.


BAV Davası’ndaki AİHM ihlallerinden bir kısmının listesini sunuyoruz.




1- 1996 yılındaki telefon dinleme kararlarıyla başla­yan soruşturma-kovuşturma süreciden sonra 12 sene geçmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 8 seneyi geçen yargılamaları her halükar­da makul sürede yargılanma hakkının ihlali olarak kabul etmektedir (AİHS m. 6/1). Bu nedenle, da­vada sanıkların MAKUL SÜREDE YARGILANMA HAKLARI ihlal edilmiştir.

2- 2004/337 Esas sayılı ana davayla birleşen 2004/155 Esas sayılı davada hazırlık soruşturma­sı 4 yıl sürmüştür. Üstelik bu zaman zarfında, 4 ki­şinin ifadesinin alınması dışında hiçbir işlem yapıl­mamıştır. MAKUL SÜREDE YARGILANMA HAKKI bu sanıklar açısından da ihlal edilmiştir. (AİHS m. 6/1)

3- Dava dosyasındaki 1996 ve 1997 yıllarına ait te­lefon dinlemelerinin hiçbir hukuki dayanağı yoktur. Türkiye’de iletişime müdahaleye izin veren ilk yasa 1999 yılında çıkmıştır. 1999 yılından önce ise Türkiye’de iletişime müdahaleye izin veren herhan­gi bir yasa yoktur. Bu nedenle dava dosyasında bu­lunan ve üzerinde 1996, 1997 tarihleri bulunan tu­tanaklar, AİHM içtihatlarına göre ÖZEL HAYATIN İHLALİ (AİHS m. 8/1) niteliğindedir.

4- Dava dosyasındaki, 4422 sayılı kanuna göre yapı­lan telefon dinlemeleri de hukuka aykırıdır, çünkü DGM’nin görevsizlik kararıyla ve Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin kararıyla da ortaya çıktığı üzere, so­mut olayda 4422 sayılı kanunun uygulanmasına imkan sağlayacak bir durum olmamasına rağmen, sırf dinleme kararı verilebilmesi için 4422 sayılı ka­nundan yola çıkılmıştır. Bu nedenle dava dosyasın­daki 1999 tarihini taşıyan dinleme tutanakları da ÖZEL YAŞAMIN İHLALİ (AİHS m. 8/1) mahiyetinde­dir.

5- 12 Kasım 1999 ve devamındaki tarihlerde yapılan arama işlemleri sırasındaki zaptetme işlemlerinin tamamı usulsüzdür. Hiçbir kanıt değeri bulunma­yan ve davada sanık olmayan kişilere ait ilgisiz eş­yalar zapt edilmiştir. Bu eşyalar 2004 senesine ka­dar sahiplerine iade edilmemiştir. Bu haksız uygula­ma MÜLKİYET HAKKI’nın ihlalidir. (AIHS 1. Ek Pro­tokol, md 1)
6- 12 Kasım 1999 tarihinde gerçekleştirilen arama iş­lemlerinden bazıları Mahkeme kararına dayanmamak­tadır. Bu aramalarda KONUT DOKUNULMAZLIĞI HAK­KI ihlal edilmiştir. (AİHS m. 8/1)

7- Aramalar sırasında Emniyet güçleri BAV Fahri Baş­kanı Sayın Adnan Oktar’ın gözaltına alındığı eve gazetecilerle birlikte girmiştir. Bu davranış, SUÇ­SUZLUK KARİNESİNİN İHLALİ’dir. (AİHS m. 6/2)

8- AİHS’ne göre yakalama, ancak kişinin suç işlediği­ne ilişkin ciddi emarelerin bulunması halinde müm­kündür. Ancak, 12 Kasım 1999 tarihli polis ope­rasyonu sırasında arama yapılan evlerde bulunan herkes hiçbir ayırım yapılmaksızın gözaltına alın­mıştır. Bu durum KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİ­Ğİ’nin ihlalidir. (AİHS m. 5/3-c)

9- Operasyon sırasında ve sonrasında yakalanan kişi­lere yakalanma nedenleri bildirilmemiştir. Bu du­rum KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ’nin ihlalidir. (AİHS m. 5/2)

10- 2004/337 Esas sayılı ana davanın tüm sanıkları 12 Kasım 1999 – 18 Kasım 1999 tarihleri arasın­da gözaltında tutulmuştur. Bu 6 günlük gözaltı sü­resi AİHM içtihatlarında kabul edilen 4 günlük sınır süresinin üstündedir. Bu şekilde KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ (AİHS m. 5/3) ihlal edilmiştir.

11- AİHM, yakalanan kişilerin 48 saat içinde Hakim karşısına çıkarılmasını öngörmektedir. Oysaki, da­vanın sanıkları 6 günlük sürenin sonunda hakim karşısına çıkarılmışlardır. Bu 48 saatlik sürenin aşı­mı, KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın (AIHS m. 5/3) ihlalini oluşturmaktadır.

12- AİHM, gözaltındaki kişilerin 48 saatten daha uzun bir süre avukatlarıyla görüştürülmemelerini tecrit olarak isimlendirmekte ve bunu hem ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlali (AIHS m. 6/3-c) hem de KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAK­KI’nın ihlali (AIHS m. 5/3) olarak kabul etmekte­dir. Davanın Emniyet soruşturmasında ise gözaltın­daki kişiler ancak 4. (Dördüncü) günde avukatlarıy­la görüştürülmüşlerdir.

13-Gözaltında Hakim güvencesini düzenleyen, (o dö­nemdeki) 1412 sayılı CMUK’un 128. maddesi 2002 yılına kadar DGM’lerde uygulanmamaktaydı. Davanın sanıkları da bu güvenceden yararlanama­mışlardır. Bu durum hem ADİL YARGI HAKKI’nın (AİHS m. 6) hem de ETKİLİ BAŞVURU HAKKI’nın (AİHS m. 13) ihlaline sebebiyet vermiştir.

14-Gözaltındaki kişilerin avukatlarıyla görüşmeleri es­nasında yanlarında polis memurları bulunmuştur. Oysaki AİHM içtihatlarına göre bu görüşmeler es­nasında sanıklar ile avukatlarının yalnız görüşmele­ri gerekmektedir. Davada bunun aksinin uygulan­mış olması, ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlalidir. (AİHS m. 6/3-c)

15-Ülkemizde sanıkların hazırlık evrakını incelemeleri­ne izin veren (o dönemdeki) 1412 sayılı CMUK’un 143. maddesinin DGM’lerde uygulanmaması nede­niyle, davanın sanıklarının ve avukatlarının hazırlık evrakını incelemelerine izin verilmemiştir. Bu du­rum, AİHM içtihatlarına göre, ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlalidir. (AİHS m. 6)

16-Gözaltına alınan kişiler gözaltı aşamasında basına elleri kelepçeli olarak teşhir edilmişlerdir. Bu uygu­lama, SUÇSUZLUK KARİNESİ’nin ihlalidir. (AHİS m. 6/2).

17-Soruşturmayı yapan Emniyet birimi, gözaltına alı­nanların isimlerini ve sahte Emniyet ifadelerini ya­sak olmasına rağmen basına sızdırmıştır. Bu uygu­lama da SUÇSUZLUK KARİNESİ’nin ihlalidir. (AHİS m. 6/2)

18-AİHM, toplu gözaltına almalarda susma hakkını kullanan hiç kimsenin olmamasını, onların hiçbirine susma hakkı tanınmadığının ispatı olarak kabul et­mektedir. Davanın dayandığı polis operasyonunda gözaltına alınan yaklaşık 100 kişinin hiç birinde “Susma hakkımı kullanmak istiyorum” seçeneği işa­retlenmemiştir. Bu durum, davanın sanıklarına sus­ma hakkının tanınmadığını göstermektedir ve sa­nıkların ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlal edildiği­ni ispatlamaktadır. (AİHS m. 6/1)

19-AİHM içtihatlarına göre gözaltı süresinin uzatıla­bilmesi için sanıkların savunmalarının dinlemesi ve kimlik tespiti yapılması gerekir. AİHM, gözaltı süre­lerinin evrak üstünden uzatılmasını “ihlal” olarak kabul etmektedir. Davada gözaltı süresi uzatımı iş­lemleri tamamen evrak üstünden yapılmıştır. DGM bu süreyi uzatırken hiçbir savunma almamış, hiçbir sanığı dinlememiştir. Gözaltı süresi uzatım kararı sadece polis fezlekesindeki bilgilere dayalı olarak verilmiştir. Bu durum ADİL YARGILANMA HAK­KI’nın ihlalidir. (AİHS m. 6/1)

20-İstanbul Organize Suçlar Şubesi’nin 1998-2002 dönemi işkence uygulamalarıyla maruftur. Şube müdürü, müdür yardımcısı ve diğer bazı görevliler işkence suçu nedeniyle polislik görevinden ihraç edilmişlerdir. Ayrıca bu birimin müdür yardımcısı işkence suçu nedeniyle hüküm giymiş ve cezası in­faz edilmeye başlanmıştır. Bu birim, BAV Dava­sı’nın sanıklarına da sistematik işkence uygulamış­tır. Bunu gizlemek için de şubeye müdafilerin gir­mesine izin vermemiştir. Nitekim AİHM, emniyet ifadelerinin avukat huzurunda alınmamasını işken­ce kanıtı olarak kabul etmektedir. Bu nedenle, sağ­lık raporları, tanık anlatımları ve hâlihazırda süren işkence davalarıyla da sabit olduğu üzere, davada İŞKENCE YASAĞI ihlal edilmiştir. (AİHS m. 3)

21-Davanın soruşturma aşamasında, hiçbir gerçekliği bulunmayan (sahte) emniyet ifadeleri düzenli ola­rak basına sızdırılmıştır. Bu haksız ve hukuka aykı­rı uygulama, SUÇSUZLUK KARİNESİ’nin ihlalidir. (AİHS m. 6/2)

22-AİHM, idarecilerin, bir soruşturma veya kovuştur­ma sırasında sanıkları suçlayıcı beyanlarda bulun­malarını suçsuzluk karinesinin ihlali olarak nitele­mektedir. Davanın Emniyet soruşturması aşamasın­da, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, İçişleri Baka­nı Sadettin Tantan, İstanbul Emniyet Müdürü Ha­san Özdemir ve diğer bazı idareciler, davanın sa­nıkları hakkında haksız suçlamalarda bulunmuşlar­dır. Hatta Sadettin Tantan, sanıkları PKK’ya ben­zetmeye çalışmıştır. Daha henüz sanık sıfatı bile almamış kişilere yönelik bu YARGISIZ İNFAZLAR sa­nıkların SUÇSUZLUK KARİNESİ’ni ihlal etmiştir. (AİHS m. 6/2)

23-İdareciler ve görevliler, sanıkların şeref, şöhret, ahlak anlayışı yaşam tarzı ve kişiliklerini kamuoyu­na yanlış aktarmışlardır. Bu suretle ÖZEL YAŞAM HAKKI haksız olarak ihlal edilmiştir. (AİHS m. 8/1)

24-Tutuklu sanıklar 4.5 ay yargılanmadan cezaevin­de bekletilmişlerdir. Bu durum iç hukukta CMUK m. 222 ve DGM Usul Yasası m. 20/3’ün ihlali olduğu gibi AİHS’ne göre KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın ihlalidir. (AİHS m. 5/3)

25-Tutuklamaya ilişkin kararlar yeterli gerekçeden mahrumdur. Hep aynı, tamamen benzer ifadelerle, matbu, kalıplaşmış ifadeler kullanılmıştır. AİHM iç­tihatlarına göre bunlar “gerekçesiz karar”dır. Ge­rekçesi böyle genel ve matbu ifadelerle yazılmış tutuklama kararları KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİ­Ğİ HAKKI’nın ihlalidir. (AHİS m. 5/2 ve m. 3)

26-AİHM tutuklama uygulamasını sadece 3 durumda kabul etmektedir. Bunların hiçbiri bu davada mev­cut değildir. Geçerli olmayan nedenlere dayanarak yapılan tutuklama KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİ­Ğİ HAKKI’nın ihlalidir. (AHİS m. 5/2 ve m. 3)

27-Tutuklama kararına karşı müdafilerce yapılan iti­raz İstanbul 6. DGM Heyeti tarafından “infial” ge­rekçe gösterilerek reddedilmiştir. AİHM’in tutukla­ma kriterleri arasında “infial” yoktur. AİHM “infial” gerekçesiyle yapılan tutuklamaları KİŞİ ÖZGÜRLÜ­ĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın ihlali olarak kabul et­mektedir. (AHİS m. 5/2 ve m. 3)

28-Tutuklu sanıkların tutukluluk süresi boyunca mü­dafiler her ay itiraz dilekçesi vermişlerdir. Bu itiraz dilekçelerinin tamamı DGM’ce evrak üstünden ince­lenerek karara bağlanmıştır. Tutukluluk denetimi­nin eksik yapıldığını belgeleyen bu durum KİŞİ ÖZ­GÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın ihlalidir. (AHİS m. 5/2 ve m. 3)

29-Tutukluluk sürelerinin uzatımında, buna karar ve­ren mahkemenin her defasında doyurucu nedenler öne sürmesi gerekir. Oysaki bu davada tutukluluk uzatımı son derece genel ve soyut ifadelerle ger­çekleştirilmiştir. AİHM bunu KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın ihlali olarak kabul etmekte­dir. (AHİS m. 5/2 ve m. 3)

30-BAV Fahri Başkanı Adnan Oktar 9 ay, Halil Hilmi Müftüoğlu 7 ay tutuklu kalmışlardır. Bu süreler, AİHM kriterlerine göre makul sürelerin üstündedir ve bu nedenle de KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın ihlali (AHİS m. 5/3) teşkil etmektedir.

31-Davanın 7 Nisan 2000 tarihli duruşmasında iddia makamının tüm sanıkların tahliyelerini talep etme­si üzerine, fena muamele neticesinde çekilen gö­rüntüler bazı basın gruplarına dağıtılmıştır. Bu ba­sın grupları da sanıkların güya kendilerini suçladık­ları bu düzmece görüntüleri “Sorgu Görüntüleri” adı altında yayınlamıştır. Böylece sanıkların SUÇ­SUZLUK KARİNESİ çok ağır şekilde ihlal edilmiştir. (AİHS m. 6)

32-DGM Savcılığı bu görüntüleri yayınlayanlar hakkın­da suç duyurusunda bulunulmasını istemiştir. Ama İstanbul 1. DGM bu haklı talebi reddetmiş ve mil­yonlarca kişinin gözleri önünde gerçekleşen bu ağır ihlale karşı sessiz kalmıştır. Yapılan yayınların ve bu yayınların içeriğinin haksız ve hukuka aykırı olduğunu belgeleme imkanını ortadan kaldıran bu durum sanıkların SUÇSUZLUK KARİNESİ’ni bir kere daha ihlal etmiştir. (AİHS m. 6)

33- Hukuk sistemimizde sanıkların suçsuzluk karinele­rini koruyacak yeterli önlemler yoktur. Bu konuda caydırıcı bir yasa ve yaptırım da yoktur. Pozitif so­rumluluk ilkesi gereği, bunu engelleyecek tedbirle­rin ve yolların bulunması kurumların görevidir. Bun­ların olmayışı ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlali nedenidir.

34-Sanıkların tahliyeleri yönünde mütalaa veren iki ayrı Cumhuriyet Savcısı (Selamettin Celep ve Me­te Göktürk) hakkında mesnetsiz bahanelerle idari soruşturmalar açılmış ve bu soruşturmaları müte­akiben bu savcılar görevlerinden alınmışlardır. Da­vaya bakan yargı mensupları üzerindeki baskının ne derece şiddetli olduğunu gösteren bu durum ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlalidir. (AİHS m. 6)

35-Sanıklardan Tarkan Yavaş ve Altuğ Berker savcı­lık tarafından serbest bırakıldıktan sonra, bir TV programında Emniyet soruşturmasını eleştirdikleri için polis tarafından tekrar gözaltına alınmışlardır. Bu haksız gözaltı ADİL YARGI HAKKI’nın ihlalidir. (AİHS m. 6)

36-Bu soruşturmayı yürüten savcı, bu iki kişinin sa­vunmalarını almadan, hatta yüzlerini bile görme­den tutuklama kararı istemiştir. Bu tutum, KİŞİ ÖZ­GÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI’nın ihlalidir. (AHİS 5/3)

37-AİHM kriterlerine göre bir iddianamenin sanıklara isnat edilen fiili açıkça göstermesi gerekir. Hangi eylemin kim tarafından nerede, ne zaman, hangi delillere dayalı olarak ika edildiği açıkça yer almalı­dır. Ancak bu davanın dayanağı olan iddianame­de, hiçbir suç tefriki yapılmamıştır. Kimin neyle suçlandığı belli değildir. Öyle ki birçok sanığın ismi sadece baştaki listede yer almakta, iddianamenin başka hiçbir yerinde geçmemektedir. AİHM böyle bir durumu SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİ’nin ihlali olarak kabul etmektedir. (AIHS 6/1 ve 3)

38-Mahkeme, kişide, tarafsız olduğuna ilişkin izlenim bırakmalıdır. Davanın sanıklarının İstanbul 1 nolu DGM’de yapılan 7 Nisan 2000 ve 2 Haziran 2000 tarihli sorgularında Mahkeme Başkanı tüm sanıkla­ra “örgüte üye misiniz?” sorusunu sormuştur. Orta­da bir örgütün varlığını peşinen önyargılı biçimde kabul eden Mahkemenin bu davranışı güven duygu­sunu zedelemiştir. Yine aynı mahkemenin hakimleri­nin duruşmalar sırasında müdafilere hitaben sarf ettikleri “konuşmazsanız hatırım kalır…” ve “ben sizin müvekkillerinize bunlar ne biçim adam diyor muyum?...” gibi hukuka aykırı sözler, bu güven duygusunu tamamen yok etmiştir. İstanbul 1. DGM Heyeti’nin bu tutumu sanıkların hem SUÇSUZ­LUK KARİNESİ’ni hem de ADİL YARGILANMA HAK­KI’nı ihlal etmiştir. (AİHS m. 6/2)

39-CMUK 222, tutuklu işlerde zaruret olsa bile duruş­maya 1 aydan fazla ara verilemeyeceğini belirt­mektedir. Oysaki DGM ilk tensip zaptında 2.5 ay sonrasına duruşma vermiştir. İkinci duruşma ise 2 ay sonraya talik edilmiştir. Sanıkların yargılanma­dan aylarca gereksiz yere tutuklu kalmalarına ne­den olan bu durum hem YASALLIK İLKESİ’nin (AİHS m. 6/1) hem de KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜ­VENLİĞİ HAKKI’nın ihlalidir. (AHİS m. 5/3)

40-Davanın DGM’deki duruşmalarında Hakimlerin mü­zakerelerine savcılar da iştirak etmişlerdir. CMUK 382. (CMK 227) maddenin açık ihlali olan bu hak­sız uygulama hem YASALLIK İLKESİ’nin (AİHS m. 6/1) hem de SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİ’nin ihlali­ni teşkil etmektedir. (AİHS m. 6/1)

41-CMUK 212. madde savunmaya, tanıklarını ilk du­ruşmada bulundurma hakkını vermektedir. Ancak İstanbul 3. DGM bu maddeye dayanarak tanıkları­nı duruşmaya davet ettirmek isteyen savunmaya bu hakkı kullandırmamıştır. Açık bir madde ihlali olan bu durum AİHM Hukuku’na göre YASALLIK İL­KESİ’nin ihlalidir. (AİHS m. 6/1)

42-Davanın 11 Ocak 2000 – 12 Eylül 2003 tarihleri arasındaki bölümü İstanbul DGM’nde gerçekleşmiş­tir. Dört seneye yaklaşan bu süre zarfında DGM, 61 savunma tanığından hiç birini dinlememiştir. DGM, iddia makamının tüm tanıklarını dinlerken sa­vunmanın hiçbir tanığını dinlememiştir. Bu durum ADİL YARGILANMA HAKKI’nın (AİHS 6/3-d) ve Sİ­LAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİ’nin (AİHS m. 6/1) ihlali­ni oluşturmaktadır.

43-İddia Makamı’nın talep ve beyanları bizzat savcı tarafından kelimesi kelimesine duruşma zaptına ge­çirilirken, savunmanın talep ve beyanları Başkan ta­rafından özetlenerek zapta geçirilmiştir. Bu, Sİ­LAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİ’nin (AİHS m. 6/1) ihlali­dir.

44-Duruşma salonundaki oturma düzeni de aynı ihlali içermektedir. Savcının müdafilerden daha yüksek­te ve hakimlerle aynı seviyede (hatta bazen yan yana) oturması SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ İLKESİ’nin (AİHS m. 6/1) ihlalidir.

45-DGM Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianame­de isnat edilen eylemlerle uzaktan yakından ilgisi bulunmadığı halde, sanıkların dini yaşamlarını ve dini inançlarını hedef alan mesnetsiz anlatımlara id­dianamede sayfalarca yer verilmiştir. Bu dunum, DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ’nün ihlalidir. (AİHS m. 9)

46-DGM’deki duruşmalarda ara-kararların yazımı aşa­masına gelindiğinde Mahkeme salonlarını tama­men boşalttırmışlardır. Duruşmaların bu bölümleri sanıklar ve müdafileri bulunmaksızın gerçekleştiril­miştir. Duruşmanın bu kısmına sanıkların ve müda­filerin sokulmaması ALENİYET İLKESİ’nin (AIHS m. 6/1) ve DURUŞMAYA KATILMA HAKKI’nın (AIHS 6/1) ihlalidir.

47-Davaya bakan ikinci mahkeme olan İstanbul 3 no­lu DGM savunma dilekçelerini almakta son derece isteksiz davranmıştır. Mahkeme başkanı, dilekçe getiren müdafilere, dilekçeleri okumadığını itiraf etmiş ve dilekçe getirmemelerini söylemiştir. Bunla­rın her biri ADİL YARGILANMA HAKKI’nın çok ağır ihlalleridir. (AİHS m. 6)

48-Bu mahkeme başkanı dosyadaki bazı evraklardan suret isteyen müdafilerin bu taleplerini sürekli ola­rak reddetmiştir. Baro temsilcisinin raporuyla da tevsik olan bu durum ADİL YARGILANMA HAK­KI’nın çok ağır ihlalidir. (AİHS m. 6)

49-Savunma haklarının kısıtlı olduğu bir yargı merci olan DGM’lerin görev alanını belirleyen suç kriterle­ri AİHM tarafından kabul edilmemektedir. DGM’nin görev alanının, hukuk haricindeki kriterlere göre belirlenmesi, devletin güvenliğini tehdit etmesi ihti­mali bulunmayan suçların DGM kapsamında olması nedeniyle, AİHM, DGM’leri yoğun insan hakları ihla­linin yaşandığı mahkemeler olarak nitelemektedir. Davanın 3 sene 9 aylık bölümü DGM’de görülmüş­tür. Bu gerçek davada sırf bu yönden bile ADİL YARGILANMA HAKKI’nın (AİHS m. 6) ihlal edildiği­ni göstermektedir. Üstelik iç hukuk açısından bile ortada sanıkların DGM’de yargılanmasını gerektire­cek bir yön bulunmadığı göz önünde bulunduruldu­ğunda ise ihlalin boyutlarının çok daha büyük oldu­ğu ortaya çıkmaktadır.

50-Davanın sanıklarının 4422 sayılı yasayla uzaktan yakından ilgileri bulunmadığı halde sırf davayı DGM’de görerek, sanıklarının savunma haklarını ye­terince kullanamamaları sonucunu doğuracak şekil­de soruşturma ve kovuşturma 4422 sayılı yasaya dayandırılmıştır. Bu suretle 4422 sayılı yasanın özel yargılama usulleri devreye sokularak sanıkla­rın savunma hakları, özel yaşamları, mülkiyet hak­ları, konut dokunulmazlıkları haksız olarak ihlal edilmiştir. Bu uygulama ADİL YARGILANMA HAK­KI’nın (AİHS m. 6) ihlalidir.

51-İddianamenin sevk maddesi olan 4422 sayılı yasa­nın suçun tanımını içeren 1. maddesi anlamayı im­kansız kılacak derecede karışıktır. 106 kelimeden oluşan tek bir cümlelik bu uzun tanımda tam 18 kere “veya” ve “ve” bağlaçları kullanılmıştır. Han­gi bağlacın hangi kelime guruplarını bağladığını an­lamak imkansızdır ve bir vatandaşın bu yasada ne­yin yasaklandığını, neyin yasaklanmadığını anlama­sı mümkün değildir. Bu belirsizlik, ADİL YARGILAN­MA HAKKI’nın (AİHS m. 6) ihlalidir.

52-İddianamenin sevk maddesi olan 4422 sayılı yasa­daki kavramlar, (4723 sayılı yasanın gerekçesin­de de açıkça ifade edildiği üzere) olağanüstü muğ­laktır. Bir davada sanıkların yargılandıkları ceza maddesinin kavramlarının muğlak olması AİHM içti­hatlarına göre ADİL YARGILANMA HAKKI’nı ihlal eden bir durumdur. (AİHS m. 6)

53-4616 sayılı yasanın uygulanmaması, mahkemele­rin, hakkında mahkumiyet ya da beraat kararı vere­meyecekleri gereksiz iddialarla (Ebru Şimşek ve Fa­tih Altaylı’nın iddiaları gibi) senelerce zaman kay­betmesine neden olmuştur. Bu da MAKUL SÜREDE YARGILANMA HAKKI’nı ihlal etmiştir. (AİHS m. 6)

54-AİHM içtihatlarına göre reddi hakim talebi tali bir ceza davasıdır. Bir hakim, bir davanın hem objesi hem de sujesi olamayacağı için reddi hakim talep­lerini başka hakimlerin karara bağlaması gerekir. Reddi hakim talebini bizzat reddedilen hakimin kendisinin karara bağlaması ciddi bir AİHS ihlalidir. Oysaki davanın 07 Haziran 2002 tarihli celsesinde davaya bakan DGM hakimleri aleyhine vaki olan reddi hakim taleplerini 21 Haziran 2002 tarihli cel­sede yine aynı hakimler karara bağlamıştır (red ta­lebini reddetmişlerdir). Bu durum, ADİL YARGILAN­MA HAKKI’nın ihlalidir. (AİHS m. 6)

55-Operasyon sırasında (dava dışı, 3.kişi) Fatma Ceyda Ertüzün’e ait evde arama kararı olmaksızın arama yapılmış ve hakim kararı olmaksızın zaptet­me işlemi yapılmıştır. Üstelik bu işlem hiçbir haki­me de tasdik ettirilmemiştir. Bu durum MÜLKİYET HAKKI’nın ihlalidir. (AIHS 1. Ek Protokol, md 1)

56-Ceyda Ertüzün hakkında takipsizlik kararı verildiği halde ona ve ailesine ait ziynet eşyaları kendilerine iade edilmemiştir. Üstelik eşyaları zaptedilen bu ki­şilerin davaya müdahale hakları da 28 Mart 2003 tarihine kadar engellenmiştir. Ceyda Ertüzün, sanı­ğı olmadığı bir davada el konan eşyalarını ancak 2004 yılında geri alabilmiştir. Dört yıl süren bu haksız mağduriyet hem MÜLKİYET HAKKI’nın (AIHS 1. Ek Protokol, md 1) hem de ADİL YARGI­LANMA HAKKI’nın ağır ihlalidir. (AİHS m. 6/1)

57-Davanın başladığı İstanbul 1. DGM heyeti dava de­vam ederken değişmiştir. Davanın son olarak görül­düğü İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti de iki duruşma (24 Eylül 2004 ve 9 Aralık 2004) yaptıktan sonra değişmiş ve sondaki 3 duruşma­nın (17 Mart 2005, 23 Mart 2005, 13 Ekim 2005) her birine başka heyetler çıkmıştır. Nihai karara imza atacak olan hakimlerin hiç biri davanın ne başında ne ortasında hatta ne de sonunda bu­lunmamış olacaklardır. Davanın safahatında delil­lerle doğrudan temas etmemiş olan yargıçların ka­rar verecek olmaları açık bir ADİL YARGILANMA HAKKI ihlalidir. (AİHS m. 6)

58-İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi, duruşma salonu­nun küçük olmasını gerekçe göstererek, salona ta­raflar dışında hiç kimseyi almamıştır. Bu uygulama DURUŞMANIN ALENİYETİ İLKESİ’ni (AİHS m. 6/1) ihlal etmiştir.

59-Anayasamızın 144. maddesi, hakimleri denetle­me yetkisini Adalet Bakanlığı’na vermektedir. Ada­let Bakanlığı’nın doğrudan emriyle hakimler hakkın­da soruşturma başlatılabildiği hepimizin malumu­dur. Hakimlerin, yürütme organının soruşturma baskısı altında kalması manasına gelen bu durum hakim bağımsızlığını ihlal etmektedir. Sanıkların, hakimlere karşı güvenlerini zedeleyen bu kuşku ne­deniyle davadaki sanıkların da ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlal edildiği tartışmasızdır. (AİHS m. 6)

60-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi 9 Mayıs 2008’de verdiği kararda müdafisiz alınan ve daha sonra Savcılık ve Mahkeme huzurunda kabul edile­meyen Emniyet ifadelerini geçerli sayılmış ve karar geçerli olmayan Emniyet ifadelerine göre verilmiş­tir. Aynı mahkeme 6 sanıklı olan paralel davada bu ifadeleri geçersiz saymış ve beraat vermiştir. Bu durumda ADİL YARGILANMA HAKKI’nın ihlal edildiği tartışmasızdır. (AİHS madde 6)

61- Dosyada geçersiz Emniyet ifadeleri dışında başka hiçbir delil yokken 2 yıl olan ceza miktarı gerekçe­siz şekilde 1 yıl arttırılmış ve 3 yıl ceza verilmiş­tir. Bu durum ADİL YARGILANMA HAKKI’nı ihlal et­miştir. (AİHS madde 6)

62-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin dava dosya­sı ile ilgili verdiği kararı Yargıtay 8. Ceza Dairesi geçersiz Emniyet ifadelerine dayanarak bozup geri gönderdikten sonra sanıkların 4 tanesinden boz­maya karşı hiçbir beyanları alınmamış, ayrıca sa­nıkların hiçbirinden savunmaları da alınmamıştır. Bu durum SAVUNMA HAKKININ tamamen iptal edil­mesidir. (AİHS madde 6)

63- Davanın Yargıtay 8. Ceza Dairesi’ndeki aşamasın­da görev alan hakimler hakkında yapılan red istem­leri yine aynı hakimlerce reddedilmiştir. Bu karara itiraz yolu da kapalıdır. Bu durum ETKİLİ BAŞVU­RU HAKKI’nın bir ihlalidir. (AİHS madde 13)

64-Sanıklar tarafından Yargıtay 8. Ceza Dairesi ha­kimlerine karşı açılan tazminat davaları “Yargıtay hakimlerine dava açılamaz” gerekçesiyle reddedil­miştir. Bu uygulama ETKİLİ BAŞVURU HAKKI’nın bir ihlalidir. (AİHS madde 13)

65-Yargıtay 8. Ceza Dairesi, dava hakkındaki ilanını imzalamadan 4 gün önce basına sızdırmış, bu şe­kilde sanıklar aleyhinde suçlayıcı yayınlar yapılma­sına yol açmışlardır. Bu uygulama SUÇSUZLUK KA­RİNESİ’nin ihlalidir. (AİHS madde 6)

66-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi Yargıtay 8. Ce­za Dairesi’nin bozma ilamını talimat gibi almış ve sanıklara hiçbir savunma hakkı vermeden direk haklarında karar almıştır. Bu olayda da ADİL YAR­GILANMA HAKKI’nın ihlal edildiği tartışmasızdır. (AİHS madde 6)

67-Yargılananlar tarafından Adalet Bakanlığı vb. ma­kamlara dilekçeler sunulması ve dosyadaki (Savcı­lık mütalaası gibi) bazı aleni belgelerin yayınlanma­sı mahkeme tarafından yargıya baskı olarak yo­rumlanmış ve bu gerekçe ile verilen cezada indirim yapılmamıştır. Bu uygulama ADİL YARGILAMA HAKKININ ihlalidir. (AİHS madde 6)

68-Bir kısım sanıklar ile İstanbul 2. Ağır Ceza Mahke­mesi heyet başkanı ve heyet üyesi arasında tazmi­nat davaları açılmış olup karşılıklı husumet oluş­muştur. Bu husumet sebebi ile sanıklar ilgili kanu­nun kendilerine tanıdığı reddi hakim taleplerinde bulunmuşlar, yine bu talep heyet tarafından red edilmiştir. Bu olay ADİL YARGILANMA HAKKI ihlali­dir. (AİHS madde 6)

69-Bir takım sanıkların yeni tayin ettikleri ve daha ve­kaletnamelerini karar celsesinde sunmuş avukatları vardır. Bu avukatlar İstanbul 2. Ağır Ceza Mahke­mesi’ndeki bu davaya yeni dahil olduklarından ba­hisle savunma yapmak için süre istemişler ve en doğal hakları olan bu süre kendilerine verilmemiş­tir. Bu olay SAVUNMA HAKKI VE ADİL YARGILAN­MA HAKKI ihlalidir. (AİHS madde 6)

70-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi sanıkların savun­ma yapmalarına izin vermemiştir. Savunma hazırla­mak için istedikleri süreyi reddetmiştir. Bu da SA­VUNMA HAKKI VE ADİL YARGILANMA HAKKI ihlali­dir. (AİHS madde 6)

71-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi savunma delille­rinin ve savunma tanıklarının tamamını reddetmiş­tir. Bu durum SAVUNMA HAKKI VE ADİL YARGI­LANMA HAKKI ihlalidir. (AİHS madde 6)

72-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi sanıkları iddiana­mede “Suç Tarihi” olarak gösterilen zamanda yü­rürlükte bulunmayan bir yasaya göre (5237 Sayılı TCK’nın 220. Maddesi) cezalandırmıştır. Bu uygu­lama CEZALARIN YASALLIĞI İLKESİ (LEGACY PRIN­CIPLE)’NE aykırıdır. (AİHS Madde 7)

73-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi sanıkları iddiana­mede gösterilen maddeden ayrı bir kanun maddesi­ne göre cezalandırmış, üstelik bunu yaparken iç hukukun ek savunma hakkı tanınmasını emreden CMK 226. Maddesine aykırı şekilde ek savunma hakkı vermemiştir. Bu uygulama HUKUKİLİK İLKE­Sİ’NE aykırıdır. (AİHS madde 6)

74-Yapılan hukuka aykırılıklar sebebi ile bir kısım sa­nıklar vekilleri istifa etmişlerdir. Fakat İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi sanıklara müdafi atamak için süre vermemiş ve barodan yeni avukat tayin etmemiş ve müdafisiz kalan sanıklar hakkında aynı celsede hemen karar vermiştir. Bu eylem sanıkların SAVUNMA HAKLARININ ve ADİL YARGI HAKLARI­NIN ihlalidir. (AİHS madde 6)

75-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, yargıçlar hak­kında verilen reddi hakim talepleri hakkında karar vermemiştir. Bu uygulama hem iç hukuk kuralları­nın ihlali nedeniyle HUKUKİLİK İLKESİNE, hem de savunma hakkını kısıtladığı için ADİL YARGI İLKE­Sİ’ne aykırıdır. (AİHS madde 6)

76-İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi BAV Fahri Baş­kanı Sayın Adnan Oktar için süresiz olarak YURTDI­ŞINA ÇIKIŞ YASAĞI kararı almıştır. Bu durum ÖZ­GÜRLÜK VE GÜVENLİK HAKLARINA aykırıdır. (AİHS Madde 5)

77-BAV Davasına ek olarak 1987 yılında Sayın Ad­nan Oktar’ın akıl hastanesine kapatılmasını ve 1990 yılında Sayın Adnan Oktar’a yapılan kokain komplosunun da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından araştırılması gerekmektedir. Her iki olay da açık olarak ADİL YARGI HAKKI ihlalidir.


Yukarıda sayılan ve dava dosyasının ayrıntılı bir incelemesiyle hemen ortaya çıkacak diğer insan hakkı ihlalleri, Bilim Araştırma Vakfı Davası’nda Anayasamız’ın 90. maddesi gereği iç hukukun bir parçası olan AİHS’nin birçok defa ve çok ağır şekilde ihlal edildiğini göstermektedir. Ülkemizdeki yargılamalarda meydana gelen AİHS ihlallerinin AİHM’e önüne götürülmesi, devletimizin tüm vatandaşlarımıza tanıdığı ve kullanımını önerdiği bir hak olmakla birlikte, hukuki ihlallerle dolu bir dava dosyasının uluslararası yargı makamları önüne gitmesinin ülkemiz açısından pek çok yönden mahsurlu olacağı da aşikârdır. Haksız yere hapis yatanların daha sonra ülkemiz aleyhine AİHM’de açtıkları davalar sebebi ile ülkemiz pek çok defa yüklü tazminatlar ödemeye mahkûm edilmiştir. Yargılamayı adil ve insan haklarına uygun yapmak yargıçların görevi olduğundan bu gibi durumlarda hâkimlerimizin verecekleri kararların mutlaka AİHS’yi ihlal etmeyecek kararlar olması gerekmektedir.Kamuoyuna saygı ile duyururuz.


(Sedat Altan -Bilim Araştırma Vakfı Başkanı)

11 Haziran 2008 Çarşamba

Çağımızın En Büyük Mucizesi: Evrim Aldatmacasına İnanmak


Yeryüzünde yaşayan milyonlarca canlı türünün her birinin birbirinden mucizevi özellikleri, birbirine hiç benzemeyen davranış şekilleri, birbirinden kusursuz fiziksel yapıları vardır. Bu canlıların herbiri benzersiz incelikler ve güzelliklerle yaratılmıştır. Bitkiler, hayvanlar ve en başta da insan, dış görünümlerinden gözle görülmeyen hücrelerine kadar büyük bir bilgi ve sanatla var edilmiştir. Bugün canlıların her detayını araştıran, bu detaylardaki mucizevi yönleri keşfeden, tüm bunların nasıl meydana geldiği sorusuna cevap arayan çok sayıda bilim dalı ve bu bilim dallarında görev yapan onbinlerce bilim adamı vardır.

Bu bilim adamlarının bir kısmı, inceledikleri yapılardaki mucizevi yönleri ve bunların meydana getirilmesindeki aklı keşfettikçe, bunlara hayranlık duymakta ve tüm bunların sonsuz bir akıl ve bilgi ile yaratıldığına tanık olmaktadırlar. Ancak bir kısmı da, şaşırtıcı bir şekilde, tüm bu mucizevi özellikleri var edenin şuursuz tesadüfler olduğunu iddia etmektedir.

Söz konusu bilim adamları, evrim teorisine inananlardır. Bu kişilere göre canlıları meydana getiren proteinler, hücreler ve organlar, sadece tesadüflerin ardarda sıralanmasıyla var olmuşlardır. Yıllarca eğitim görmüş, uzun araştırmalar yapmış, gözle görülmeyen tek bir hücredeki tek bir organelin mucizevi işlevleri üzerine kitaplar yazmış insanlar, hayret verici bir şekilde, bu olağanüstü yapıları kör tesadüflerin meydana getirdiğini savunabilmektedirler.

Anlı şanlı profesörlerin inandıkları tesadüfler zinciri o kadar akıl almazdır ki, içinde bulundukları durum, dışarıdan bakanları hayretler içinde bırakmaktadır. Bu profesörlere göre, önce birçok tesadüf meydana gelerek basit kimyasal maddelerin içinden - gerçekte tesadüfen oluşması "rastgele saçılan harflerin kusursuz bir şiir oluşturmaları" kadar imkansız olan2 - bir protein oluşturmuşlardır. Sonra başka tesadüfler başka proteinleri meydana getirerek, yine tesadüfen bu proteinleri biraraya toplamış ve onları uygun şekilde organize etmişlerdir. Sadece proteinler değil, DNA, RNA, enzimler, hormonlar, hücre organelleri gibi her biri son derece kompleks olan hücre içi yapılar, hep tesadüfen ve yanyana oluşmuştur. Bu milyonlarca tesadüf sonucunda ise, ilk hücre meydana gelmiştir. Kör tesadüflerin marifeti olan mucizeler burada son bulmamış, bu hücre tesadüflerin yardımı ile çoğalmaya başlamıştır. Söz konusu iddiaya göre bir başka tesadüf, hücreleri organize etmiştir ve bundan ilk canlıyı meydana getirmiştir.

Bir canlıdaki tek bir gözün oluşması için dahi milyonlarca meydana gelmesi imkansız olayın birarada gerçekleşmesi gerekmektedir. İşte burada da tesadüf denen kör süreç devreye girmiş; önce, yine tesadüfen oluşan kafatasında en uygun yerlere en uygun büyüklükte iki delik açmış ve sonra buraya tesadüfen gelen hücreler, yine tesadüfen gözü inşa etmeye başlamışlardır. Görüldüğü gibi, tesadüfler, sonuçta ne elde etmek istediklerini bilerek hareket etmişlerdir. Daha en baştan, "görmek, işitmek, nefes almak" ne demektir bilen, yeryüzünde hiçbir örneği olmadığı halde bunlardan haberdar olan "tesadüf", büyük bir bilinç ve akıl göstererek, son derece ileri görüşlü davranarak, canlılığı adım adım inşa etmiştir.

İşte, insanların büyük saygı duyarak isimlerini andığı, fikirlerini benimsediği bu profesörler, bilim adamları, araştırmacılar, bu denli akıl dışı bir senaryoya körü körüne bağlanmışlardır. Halen de çocuksu bir inatla, bu masallarına inanmayanları dışlamakta, onları bilimsel olmamakla ve bağnazlıkla suçlamaktadırlar. Kuşkusuz bunun, Ortaçağ'da dünyanın düz olmadığını iddia edenleri yargılayarak cezalandıran, tutucu, yobaz ve cahil anlayıştan hiçbir farkı yoktur.

Üstelik bu insanlar içinde Allah'a iman ettiğini, Müslüman olduğunu söyleyenler de vardır. Bu insanlar "tüm canlılığı Allah yarattı" demeyi bilimsel bulmamakta, bunun yerine "milyonlarca mucizenin tesadüf denen şuursuz bir süreçle oluştuğunu" söylemenin bilimsellik olduğuna inanabilmektedirler.

Bu insanların karşısına taştan, tahtadan yontulmuş bir put konsa ve "bakın bu odayı ve içindekileri bu put meydana getirdi" dense, bunun son derece saçma olduğunu söyleyecek ve buna asla inanmayacaklardır. Ama buna rağmen "bakın bu dünyayı ve içindeki birbirinden harika milyonlarca canlıyı tesadüf denen şuursuz süreç büyük bir planlama yaparak, zaman içinde oluşturdu" şeklinde ifade edilen bir hurafeyi, en büyük bilimsel açıklama olarak halka duyurmaktadırlar.

Kısacası bu insanlar, tesadüfleri ilah olarak kabul etmekte, tesadüflerin tüm evrendeki hassas sistemleri ve canlıları yaratabilecek kadar akıllı, bilinçli ve güçlü olduğunu iddia etmektedirler. Onlara, tüm canlıları yaratanın, sonsuz Akıl sahibi olan Allah olduğu açıklandığında, bu gerçeğin kabul edilemez olduğunu söyleyen evrimci profesörler, şuursuz, akılsız, güçsüz ve iradesiz milyarlarca tesadüfün yaratıcı gücü olduğunu kabul edebilmektedirler.

Eğitimli, zeki ve bilgili insanların, toplu olarak, tarihin en saçma, en akıl ve mantık dışı iddiasına böyle büyülenmişcesine inanıyor olmaları, gerçekte çok büyük bir mucizedir. Allah, bir mucize olarak nasıl hücre gibi olağanüstü bir organizasyona ve özelliklere sahip bir varlığı yaratıyorsa, bu insanları da yine bir başka mucize olarak, çok açık gerçekleri göremeyecek kadar kör ve kavrama yeteneğinden yoksun olarak yaratmaktadır. Evrimciler, Allah'ın bir mucizesi olarak, küçük çocukların dahi çok kolay görebildikleri gerçekleri, kendilerine defalarca anlatılmış olmasına rağmen anlayıp kavrayamamaktadırlar.

Bu kitabı okuduğunuzda bu mucizeye siz de tanık olacaksınız. Ve siz de göreceksiniz ki; Darwinizm, bilimsel deliller karşısında tamamen çökmüş bir teori olmasının yanısıra, akıl ve mantıkla da hiçbir şekilde bağdaşmayan, kendisini savunanları son derece küçük duruma düşüren büyük bir aldanıştır.


Adnan Oktar İçin Ne Dediler.Com




ADNAN OKTAR İÇİN NE DEDİLER ?

MUSTAFA SUNGUR AĞABEY


Nur talebesi muhterem ağabeylerden olan ve Bediüzzaman Said Nursi’nin “mutlak vekilim” diyerek Risale-i Nur’ları emanet ettiği büyük dava adamı Mustafa Sungur Ağabey, 30 Ocak 2007 günü İstanbul’da bir sohbetinde, İslam ahlakının Rusya dahil birçok ülkede hızla yayıldığını vurgulayarak, iman hizmetinde Adnan Oktar’ın eserlerinin büyük etkisi olduğunu ifade etmiş ve bu eserlerle ilgili şu övücü yorumu yapmıştır:

"Daha önce biz biraz geri duruyorduk, risalelerden başka kitaplarla ilgilenmiyorduk. Fakat neşriyat (yayınlar) aleminde Harun Yahya (Adnan Oktar)’nın eserlerinin elmas hükmünde olduğunu gördük maşaAllah."




B- VAKİT GAZETESİ, 23.05.2007

MÜSTESNA BİR EFENDİ ADAM


Sonradan Adnan Oktar Hoca Efendi ve talebeleriyle çok karşılaştık, çok görüştük. Onlarda Vatan, Millet, Din ve Devlet sevgisinden başka bir şey görmedik.

Hemen hepsi namaz kılıyorlardı. “Bacılarımız” dedikleri, kimi sanatçı, kimi aktris, kimi manken, kimi ilmi kariyere mensup kız kardeşlerimizin hepsi de namaz kılıyorlardı.

Özellikle gençlerde en küçük bir itikadi hataya rastlamadım. Kendilerinde ihlas, samimiyet, vefa, sadakat, fedakarlık ve insanlıktan başka bir şey görmedim. Hepsi de sonuna kadar samimi Atatürkçülerdi.



C- VAKİT GAZETESİ, 25.02.2003


… Adnan Hoca’dan bahsediyormuş. O dünyada eşi az bulunan, emsalsiz, kibar, efendi, inançlı, ihlaslı, bilgili ve hakikat dışı safsata bilgileri silip atmakta kararlı Adnan Oktar Hoca’dan…

Sayın Oktar “şeyhlik iddiası”nda bulunmak şöyle dursun… Kendisine “Hoca” denildiği zaman bile yüzü kızaran son derece edep sahibi bir mümindir.

… İnanıyorum ki, ilerinin tarihçileri Sayın Adnan Oktar’ı “Evrim teorisini İflas Ettiren Bilgin” diye yazacaklar.




DR. EBUBEKİR SİFİL

MİLLİ GAZETE, 30.07.2005


Muhterem Harun Yahya (Adnan Oktar hoca)'nın inisiyatifinde yürütülen çalışmalar gittikçe geniş bir yelpazeye dağılarak genişliyor.

… Gerek basılı yayınlardaki görsellikle, gerekse CD'lerin görsel imkânlarıyla desteklenen anlatım tekniği bu yayınlara gerçekten ayrı bir karakter veriyor. Öte yandan basılı ve görsel yayınlarının belli başlı dünya dillerine çevrilmesi ve faaliyetlerinin internet siteleriyle yaygınlaştırılması, dile getirdikleri doğruların bütün dünyaya iletilmesi anlamına geldiğinden, gerçekten gıpta edilecek bir başarıyı işaret ediyor. Bir süre önce internette Pakistan'dan "klasik" tabir edilen bir eğitim kurumunun sitesinin "linkler" bölümünde mezkûr (sözü edilen) sitelerden birinin adına rastladığımda önce şaşırdığımı, sonra "helal olsun" dediğimi hatırlıyorum…




Zekİ Ceyhan

A - Milli Gazete 04.09.2003

İyi ki Harun Yahya var!

Harun Yahya harıl harıl eserler vermeye devam ediyor. Bu eserlerinden biri “İslam Birliğine Çağrı” ismini taşıyor.

İçinde yaşadığımız olumsuz şartlarda Harun Yahya’nın bu gayretli çalışmaları bize adeta ilaç gibi geldi ve bir solukta bu önemli eserin büyük bir bölümünü okuduk.

... Harun Yahya ile ilgili bir üçüncü eser ise Harun Yahya’nın eserleri hakkında “Dünyadan Yankılar”…

Bu çalışmaya baktığımız zaman kimileri farkında olmasa da dünyada bir Harun Yahya fırtınası estiğini görüyoruz.

Bazen bir sporcu ile adımızı duyurmaya çalıştığımız dünyada büyük bir Harun Yahya hayranlığının yaşanması doğrusu bizi çok mutlu etti.





B- MİLLİ GAZETE, 31.01.2004

HARUN YAHYA UYARIYOR


Harun Yahya hiç boş durmuyor, tabir caizse gece gündüz çalışıyor. Ve insanımızı uyarıyor.

Hiç şüphesiz Harun Yahya’yı bizden iyi tanıyorsunuz. Eserlerinin çoğunu da muhakkak okumuşsunuzdur.

Bizim yapmak isteğimiz size Harun Yahya methiyesi yapmak değil. Zaten O’nun böyle bir methe ihtiyacı yok.

Bu gayretli çalışmalarından dolayı Harun Yahya’ya hem teşekkür ediyor hem de başarılarının devamı için duacı oluyoruz.

Çoğu insanın ufacık dünya çıkarları için değişim türküleri söylemeye başladığı bir ortamda Harun Yahya’nın tavizsiz dimdik duruşu bize umut veriyor.

Geleceğe bakışımızı değiştiriyor.






SUAT GÜN

ÖNCE VATAN GAZETESİ, 20.06.2005

BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI’NIN GELECEK BİN YILA HİTAP EDEN ÇALIŞMALARI


Sn. Adnan Oktar Bey'in 25 yıllık çalışmalarını ifade eden reklam ve tanıtım çalışmalarını bazı gazetelerde gördüm. Yaptıkları bazı CD'leri televizyonlardan izledim. Bazı kitapları ve çalışmaları yakinen inceledim. Gerçekten her türlü övgünün üstünde muazzam bir çalışma yapıldığını gördüm. Bu çalışmaların milletimizin ruhunda gerekli titreşimleri yaparak milletimizi uykudan uyandıracağı, yeniden insanlığa liderlik edecek yeni bir rol almak üzere ayağa kaldıracağı kesindir.




AYŞE SU AR

AKİT GAZETESİ, 16.06.2001


… Sayın Harun Yahya’nın tüm kitaplarının internet sitelerinden ücretsiz olarak okunma olanağının sunulması, Bilim Araştırma Vakfı üyelerinin bu konudaki hassasiyetlerini, samimiyetlerini ve kararlılığını bir kez daha kanıtlarken, aynı zamanda sadece Allah rızası ile çıktıkları bu yolda insanoğlunun aradığı barış ve huzuru yok eden engelleri ortadan kaldırmak için canları ve malları ile mücadele ettiklerini göstermektedir.




BÜLENT ALAN

MİLLİ GAZETE, 05.10.2003

HARUN YAHYA VE ESERLERİ

Birkaç kitap ve cd ile bu hizmeti başlattıklarında doğrusu ben bile bu kadar kapsamlı bir hizmete dönüşeceğine ihtimal vermiyordum.

Belgeseller, tarihi olayların iç yüzü ve hepsinden önemlisi Masonların dünya hakimiyetini kurma gayretlerinin bütün ayrıntılarını kamuoyu onların eserlerinden keşfetti.

… Adnan Hoca’yı tanımıyorum kendisiyle hiç görüşmedim de ama ortaya koydukları eserler her türlü takdiri hak eden kalite ve anlayıştadır. Bu şuur ve bilinç yarınki Türkiye’nin kurulmasında önemli bir mihenk taşıdır. Kendilerini tebrik ediyorum. Allah hizmetlerini daim kılsın. Yaptıkları her çalışma bir yerlerde yankı bulmakta, birçok gerçeği aydınlatmaktadır.




AFET ILGAZ

MİLLİ GAZETE, 13.06.2003


… Harun Yahya’nın bütün kitaplarını evinizde bulundurmalı ve okumalısınız. Hayatı, çeşitli yönleriyle tanıtan ve sıkmayan bilimsel bir ciddiyeti olan bu kitapları seveceksiniz.




METİN HASIRCI

VAKİT GAZETESİ, 27.10.2004

İFTAR BEREKETİNDE DOSTLUKLAR


Harun Yahya ve zerafet timsali değerli arkadaşlarının davet buyurdukları iftarda… Harun Yahya Hoca’nın nezaket itikat dolu misalleri gönlümüzde makes buldu.




HÜSEYİN ÖZTÜRK

VAKİT GAZETESİ, 10.08.2003

A- HARUN YAHYA’DAN SEVENLERİNE SELAM


Harun Yahya, çilenin her rengini, her derdini yaşamış bir insan. Çileyi böylesine bertaraf edip, onu yaşanabilir hale getirmek ve hayattan zevk alabilmek ise hiç kolay değil.


Harun Yahya bu işi nasıl beceriyor kendisine imreniyorum. Onun çektiklerini, hakkında yazılan çizilenleri, konuşulanları, iftiraları normal bir insanın kaldırması mümkün değil.

Bırakın kaldırmasını, dayanmasını, hayatta kalması mümkün değil. Başkası olsa, hem kendisine hem dünyaya, hem insanlara küser ve bitkisel hayata girer.

Önceki gün Harun Yahya’yı ziyaret ettim, birlikte çay içtik. Sohbetimiz boyunca kendisinde gördüğüm cevvallik, geleceğe umutla bakması, çalışmayı nefes alıp vermekle yarıştırmak istemesi ve asla hiçbir konuda umudunu yitirmemesi bende derin izler bıraktı.

… Harun Yahya ve çalışma arkadaşlarının hizmet anlayışında asla hiçbir şikayete yer yok. Hayata devam ettikleri gemilerini hep; “barış, sevgi, hoşgörü ve iyilik limanlarına” bağlamışlar. “Yaratılanı hoşgör, Yaratandan ötürü” felsefesi, sokaktaki hayat için doktrinleri olmuş.



B- VAKİT GAZETESİ, 28.07.2004

Geçtiğimiz günlerde bir dost meclisinde Harun Yahya ile birlikte olduk, yine her zamanki gibi dinamikliği ve ruhunun gençliği üzerindeydi.

Günlük meseleler üzerinde sohbet ettik. İslam ülkelerinin mevcut durumlarından konuştuk, siyaset, sosyal hayat, kültür ve medeniyet üzerine fikir alışverişinde bulunduk.

Harun Yahya’nın en büyük özelliği, dinlemesini çok sevmesi, kim ne konuşursa konuşsun, herkesi sonuna kadar dinliyor söyleyeceği bir söz varsa, kısa ve öz düşüncesini ifade ediyor, yoksa “Allah razı olsun” deyip geçiyor.




ABDURRAHİM KARAKOÇ

A- VAKİT GAZETESİ, 17.02.2004

İtham yok, iftira yok, afaki laf ebeliği yok. Ayetler, hadisler ile söylüyor Harun Yahya söyleyeceklerini.

Said Nursi Hazretleri, zihinlerdeki şüphe ve tereddütleri izale ederek (yok ederek), insanların hakiki imana dönüşleri için bir ömür feda etmişti. Çok insanı hatadan hakikate çevirmeyi başarmıştı. Bıraktığı eserler hizmete devam etmektedir. Allah (cc) ondan razı olsun.

Harun Yahya ve genç muhibleri ise insanlık alemini siyonizmin inkarcı bataklığına sürükleyen sözde ilim adamlarına alternatif tezler sunarak halkımızı aydınlatmaya çalışıyorlar.



B- VAKİT GAZETESİ, 08.03.2007




Allah (cc), Adnan Oktar (Harun Yahya) ve arkadaşlarından razı olsun..

Mücadeleleri Allah indinde kabul görecektir.. Eserlerinin 57 dile çevrildiğini söylersem, yaptıkları hizmet çok daha iyi anlaşılır..




NUSRET ÇİÇEK

VAKİT GAZETESİ

BİR HARF ÖĞRETENE KÖLE OLURKEN BİN HARF ÖĞRETENE DÜŞMAN MI OLALIM?


... Bu hizmet yarışına katılanlardan hangisini saysak ki?…

ADNAN HOCA DA BUNLARDAN BİR TANESİ…


Yapmış olduğu ilmi çalışmalar tek kelime ile şaheser ama, kimileri bu ışık kümelerinden rahatsız olunca, geçmişte başına gelmeyenler kalmadı. Uyuşturucu kullanmak suçlamasından tutun da akıl hastalığına kadar bir dizi iftira, baskı, tehditler…

SANATKARIN AYNASI ESERLERİDİR…

Adnan, her şeyi ile bir hizmet adamı. Atasının maymun olduğunu söyleyen ateist bir bayana “Yaratılış Atlasını” verdiğimde önce kızdı, okuduğunda Darwinizm'i yeniden düşüneceğini söyleyince anladım ki bu tip ilmi çalışmaların manevi meyvesi Adnan Hoca gibilerin hesabına yazılıyor…

Sesi soluğu şan ve şöhret namına çıkmayan daha nice halk ve Hak aşıkları…

Başta Bediüzzaman olmak üzere onların tezgahlarında insanlık dokunmasaydı, şimdilerde bu ülkede kim bilir hangi atmosfer kuşağında kaybolup gidecektik. Ne var ki, İslam öğretisi bir harf öğretenin kölesi olmayı teşvik ederken, zamanımızda bin harf öğretenlere deli gömleği giydirilerek sürülüyor, dövülüyor, sövülüyor… İşte burası üzücü ve hem de düşündürücü.






NAHİT MENTEŞE

ESKİ BAKAN VE MİLLETVEKİLİ


Bilim Araştırma Vakfı ve Milli Değerleri Koruma Vakfı’nın ülke meseleleri ile ilgili birçok konferansına katıldım, bazılarında konuşma da yaptım. Bunlardan biri, Lefkoşa’ya ülkemizden uçak kaldırarak, ileri gelen aydınlarımızı, siyaset adamlarımızı, yazar, gazeteci, asker ve sivil toplum kuruluşu liderlerini Kıbrıs milli davasına destek vermek amacıyla bu vakıflarımızın götürdüğü konferanstır. KKTC’nin sayın 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş Beyefendinin de yaklaşık bir saatlik bir konuşma yaparak bizi kardeşçe kucakladığı bu konferansta ben de bir konuşma yapmış ve bu Kıbrıs konferanslarının Ankara ayağına da izleyici olarak katılmıştım.

Adı geçen vakıflarımız memleketimizin birer değeridir. Ülkemizin özellikle dış politika konularını ele alarak devletimizin yüksek menfaatleri doğrultusunda bunları işleyen bu vakıflarımızın, yetişen nesillerimize de birer örnek olduğunu düşünüyorum. Dinamik, fedakar, gönüllü gençlerden oluşan bu vakıfların çalışmaları devletimizin, ülkemizin ve insanımızın değerini yükselten, milli çıkarlarımızı gözeten çok olumlu gayretlerdir. Bir sivil toplum kuruluşu olarak devletimizin yürüttüğü politikalara destek veren, açılım yapan, aydınlatıcı ve yön verici çalışmalardır. Bu oluşumu kuran ve yürütenlerin çalışmaları takdire şayan hizmetlerdir.




PROF. DR. SALİH TUĞ

MARMARA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ ÖĞRETİM E. ÜYESİ

… Harun Yahya imzasıyla telif edildiği görülen yazılı yayınların İslami kültür ve genelde çeşitli dini veya bilimsel konular hakkında bilgi edinmek isteyen her yaştaki insanlara faydalar sağlayacağı açıktır.




PROF. DR. CEMAL ANADOL

Azerbaycan’da üç üniversitede asli profesörüm akademisyenim… Sizi geçen gün bir televizyon programında takip ettim. Size karşı bir takım insanların bütün kötü düşüncelerini mükemmel şekilde sildiniz attınız, sizi tebrik ederim. Yalnızca Türk insanı için değil, aynı zamanda tüm insanlık için gurur verici bir kişisiniz.





DR. NAZİRE ABBASLI



… Bu gün yalnızca Azerbaycan’da değil tüm Rusya’da ve Türk Cumhuriyetlerinin hepsinde Adnan Oktar’ı biliyorlar. O’nu bir bilim adam olarak tanıyorlar. Bu da tabi gurur verici bir şeydir.




AHMET YÜTER

GAZETECİ-YAZAR, SUR DERGİSİ

İşte farklı bir hizmet anlayışıyla yola çıkan muhterem HARUN YAHYA beyefendi ve arkadaşlarının hizmet açılımlarında bilebildiğim, görebildiğim kadarıyla ben böylesine bir ışıklı, iştiyaklı gayret fedakarlıkları sarahatle müşahede edebilmekteyim.

… Bu güzel insan ve arkadaşları Asr-ı Saadet ikliminin günümüzdeki “ENTELEKTÜEL VECHESİ...”

İnsanı ve inancını yaşatma adına zahmete talip olup, rahmete sahip olabilene ne mutlu!






RAHİM ER

GAZETECİ-YAZAR, TÜRKİYE GAZETESİ

Hem Adnan Oktar Bey’i ve hem de onun etrafında toplanmış gönüldaşlarını tebrik ediyoruz. Adnan Bey, yıllarca çile çekti, hapislere düştü vazgeçmedi, korkmadı, caymadı, yılmadı. Gönüldaşları ise her türlü iftiraya rağmen Fahri Başkanları'na karşı sevgi ve bağlılıklarında sağlam durdular. Birlik ve beraberliklerini devam ettirdiler.




SAMİ ÖZEY

GAZETECİ-YAZAR, VAKİT GAZETESİ

ADNAN OKTAR... HEM DİNDAR, HEM CENTİLMEN...

Harun Yahya müstear ismiyle yazan Adnan 0ktar hocayı tanımayanınız var mıdır bilmiyorum, ama ben yakinen tanırım hocayı. Eserlerini takip ederim ve de onlardan bilgilenirim. İnsanlarla olan diyaloğunda, sevecendir, samimidir Adnan 0ktar. Vakurdur ve ceddi 0smanlı gibi dik duruşludur.

… Yazdığı eserlerle kimbilir kimlerin imanla şereflenmesine vesile oluyor, kimlerin doğruyu görmesine sebep oluyor Adnan 0ktar! Eserleri, Türkiye’de olduğu gibi dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde de büyük ilgi görmekte.

Değerli dostlarım; özünde Allah (cc)’ın rızasını kazanmak olan bu gayretin sonunda ise milyonlarca insan hidayeti buluyor.. … Allahsızlığı, kitapsızlığı, yaşam biçimi yapmış bazı kişiler, iftira üstüne iftira attılar, başta Adnan 0ktar’a ve bu gençlere.

… Allah (cc) yollarını açık etsin. Allah (cc) onlarla beraber olsun...

Aşağıda Sayın Adnan Oktar’ın Türk ve yabancı basın mensupları ile yapmış olduğu çeşitli röportaj ve basın toplantılarından bazı alıntılar bulunmaktadır. Adnan Oktar’ın hayatı, mücadelesi, fikirleri ve güncel olayları nasıl değerlendirdiği ile ilgili daha kapsamlı bilgi edinmek isteyenler, kendisinin çok çeşitli konulardaki geniş açıklamalarının yer aldığı röportaj ve basın toplantılarını ister görüntülü ister yazılı olarak www.harunyahya.org sitesinde bulabilirler.

BÖCEKLERİN UÇUŞUNDAKİ TASARIM MUCİZESİ

Uçmadan bahsedildiğinde aklımıza çoğu zaman kuşlar gelir. Oysa yeryüzünde uçan canlılar sadece kuşlar değildir. Birçok böcek türü kuşlarınkinden de üstün uçuş becerilerine sahiptir. Kral kelebeği Kuzey Amerika'dan Orta Amerika'nın içlerine kadar uçabilir. 4 Sinekler ve yusufçuklar ise havada asılı durabilirler.

Evrimciler böceklerin 300 milyon yıl önce uçmaya başladıklarını iddia eder. Buna karşın uçmaya başlayan ilk böceğin nasıl kanatlandığı, nasıl havalandığı, havada nasıl kaldığı gibi temel sorulara verdikleri hiçbir tutarlı cevap yoktur.

Evrimciler, sadece gövdedeki bazı deri tabakalarının evrim geçirerek kanada dönüşmüş olabileceğini öne sürerler. Söz konusu iddianın cılızlığını bildiklerinden olsa gerek, bunu doğrulayabilecek fosil örneklerinin yetersiz olduğunu belirtmeyi de ihmal etmezler. 5

Oysa sinek kanatlarındaki kusursuz tasarım, her türlü "tesadüf" iddiasını geçersiz bırakmaktadır. İngiliz biyolog Robin Wootton, "Sinek Kanatlarının Mekanik Tasarımı" başlıklı bir makalede şöyle yazar:

"Sinek kanatlarının işleyişini öğrendikçe, sahip oldukları tasarımın ne denli hassas ve kusursuz olduğunu daha iyi anlıyoruz... Son derece elastik özelliklere sahip parçalar, havanın en iyi biçimde kullanılabilmesi için, gerekli kuvvetler karşısında gerekli esnekliği gösterecek biçimde hassasiyetle bir araya getirilmişlerdir. Sinek kanatlarıyla boy ölçüşebilecek teknolojik bir yapı yok gibidir." 6

Öte yandan, sineklerin hayali evrimine delil oluşturabilecek tek bir fosil bile yoktur. Ünlü Fransız zoolog Pierre Paul Grassé "böceklerin kökeni konusunda tam bir karanlık içindeyiz" 7 derken bunu itiraf eder. Şimdi evrimcileri karanlık içinde bırakan bu canlıların bazı ilginç örneklerini birlikte inceleyelim.

9 Haziran 2008 Pazartesi

"Bir insanın gerçek zenginliği, onun bu dünyada yaptığı iyiliklerdir."

Hz. Muhammed (sav)


"Duadan bıkkınlık göstermeyiniz. Çünkü dua ile beraber olan hiç kimse helak olmamıştır."

Hz. Muhammed (sav)

5 Haziran 2008 Perşembe

Kadir Çelik Cevap.Com



KADİR ÇELİK'E CEVAP

Fox TV kanalında yayınlanan "Objektif" isimli haber programda, programın yapımcısı Kadir Çelik Bilim Araştırma Vakfı Fahri Başkanı Sayın Adnan Oktar ile yapılan bir röportaja yer verilmiştir.

Bu programın bir bölümünde Kadir Çelik'in Sayın Adnan Oktar'a sorduğu ve zaman zaman BAV mensuplarına da yöneltilen "o emniyet ifadelerini imzalamasaydınız, neden imzaladınız?" sorusu hakkında bazı noktaları açıklamakta yarar görüyoruz.

"BEN OLSAM İMZALAMAZDIM" ( ! )

21.05.2008 tarihinde yayınlanan Objektif programında, Bilim Araştırma Vakfı davasında mahkeme tarafından verilen karar konu edilmiştir. Bu karar konu edilince, kaçınılmaz olarak o davanın hazırlık aşamasında yapılan işkenceler de konu edilmiştir. Bilindiği gibi 7 gün boyunca çok zor şartlar altında ve ağır baskılar yapılarak göz altında tutulan BAV mensuplarına bu sürenin sonunda bazı metinler sanki onların ifadeleriymiş gibi imzalatılmıştır. Gözaltındaki kişilerin iradeleri dışında, bilgisayar ortamında başkaları tarafından hazırlandığı ve sorgulanan kişilerin önüne hazır olarak getirildiği çok açık biçimde anlaşılan bu ifadeler ilgili kişilerin okumalarına bile izin verilmeden imzalatılmıştır. (Söz konusu polis ifadelerinin gözaltındaki kişilerin beyanları olmadığı ve başkaları tarafından hazırlandığını ve işkenceyle imzalatıldığını kanıtlayan delilleri www.bav-savunma.org sitesinde bulabilirsiniz) Maddi ve manevi çok çeşitli işkence yöntemleri uygulanarak imzalatılan söz konusu ifadeler göz altından çıkan kişiler tarafından hem savcılıkta hem de mahkemede reddedilmiştir. Ancak başta sayın Adnan Oktar olmak üzere bir çok BAV mensubu, bu polis ifadelerine dayanılarak açılan davada 8 yıl boyunca mağdur edilmiştir. Sonucunun böyle bir mağduriyete varacağı aşikar olan söz konusu ifadeleri tüm BAV mensuplarının bile bile imzalamış olması dahi, bu ifadelerin zor ve baskıyla imzalatıldığını göstermeye yeterlidir. Zira aklı başında bir insanın, işkenceye maruz kalması durumu hariç, kendisi aleyhindeki sayfalar dolusu izah yapıp bunu imzalaması mümkün değildir. Orada yapılan işkenceler, Kadir Çelik'in de, başkalarının da, aklı başında olan herkesin de, önüne koyulan metinleri kaçınılmaz olarak imzalamasını sağlayacak, hukuksuz uygulamalardır.

Bunu daha iyi anlamak için öncelikle, 7 gün süren göz altı sürecini ve İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürlüğü nezarethanelerini ve oradaki uygulamaları anlatmakta fayda var. 1999 - 2002 yılları arası, söz konusu emniyet biriminin bir konuda büyük bir "ün" yaptığı dönem olarak bilinir. Bu 'ün' gözaltına alınan suçlu - suçsuz sayısız kişinin çok ağır şartlar altında konuşmaya ve işlemediği suçları üstlenmeye zorlanması, bilgi edinmek adına çok ağır işkencelerin uygulanmasıyla edinilmiştir. Aynı dönemde BAV camiası dışında göz altına alınmış çok sayıda vatandaşımız, söz konusu uygulamalardan dolayı mağdur olmuş ve bu olaylar yargıya da intikal etmiştir. Bu kişilerin arasında dönemin polis hastanesi başhekimi olan Dr. Erdoğan Yağız da bulunmaktadır. Dr. Yağız, tanık olduğu işkence uygulamalarını "İşkenceye uğrayan emniyet doktorundan: İbret" ismiyle kaleme aldığı kitabında detaylarıyla anlatmaktadır. Jandarma İstihbaratı'nda grup komutanlığı yapan emekli Binbaşı Zahit Engin, Haftalık Dergisi'nde 4 Mart 2004'te yayınlanan röportajında, BAV mensuplarına işkence uygulatan Adil Serdar Saçan'ın yaptığı işkenceleri anlatırken "Ben bunların yaptığı işkence gibi işkence görmedim" İfadelerini kullanmış, BAV mensuplarına işkence yapan Adil Serdar Saçan ve ekibinin işkence uygulamalarından duyduğu şaşkınlığı ifade etmiştir. Söz konusu röportajda emekli binbaşı Engin, eski polis müdürü Adil Serdar Saçan'a ağır ithamlarda bulundu. Engin "Gözaltına alınanların hepsi az veya çok işkence gördü. Aralarında şirket sahipleri de vardı, çalışanları da. Ben bunların yaptığı işkence gibi işkence görmedim hayatımda. Adil'in iddiaları üzerine işkence yapıldı." dedi.

Nitekim 12 Kasım 1999 tarihinde aşırı kuvvet kullanılarak göz altına alınan BAV camiası mensuplarından 7 kişi, devletin resmi kurumlarından ağır biçimde işkenceye maruz kaldıklarına dair rapor almışlardır. Aynı dönemde göz altına alınmış başka bir çok suçsuz kişi de benzer uygulamalardan dolayı hem fiziksel hem de psikolojik zararlar görmüştür. Bu kişilerin de uğradıkları zararlar resmi raporlar ile sabittir.

Söz konusu uygulamaların kamu vicdanını ve kamu yöneticilerini rahatsız etmeye başlamasından sonra, dönemin DGM Başsavcısı Sayın Erdal Gökçen, İçişleri Bakanlığı'na resmi bir yazı ile başvurarak, BAV davasının da hazırlık soruşturmasını yürüten istanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şubesi'nin o dönemki Müdürü Adil Serdar Saçan'ın hukuka aykırı uygulamalarını çok sert bir dille ortaya koyarak Saçan'ın görevden alınmasını istemiştir. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir de benzer biçimde, Saçan'ın hukuka aykırı davranışlarını tek tek sayarak görevden alınmasını talep eden resmi bir evrak düzenlemiştir.

Bu gelişmeler neticesinde, BAV davasındaki sahte tutanakları düzenleyen ve işkence yöntemleriyle imzalatan polis memurları hakkında " işkence yapmak" suçundan 216'şar yıl hapis cezası istemiyle dava açılmıştır. Adil Serdar Saçan ve yardımcısı Ahmet İhtiyaroğlu söz konusu suçlardan dolayı İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu tarafından meslekten ihraç edilmiştir. Ahmet İhtiyaroğlu ayrıca hapis cezası da almıştır ve bu ceza kesinleşerek infaz edilmiştir.

İşte BAV camiası mensuplarını ve BAV Fahri Başkanı Sayın Adnan Oktar'ı 7 gün boyunca gözaltında tutan ekip, bu ekiptir. Günler boyunca ağır baskılara ve fena muamelelere tabi tutulan kişilerden, bu sürenin sonunda "kendi ifadeleriymiş gibi" önlerine getirilen kağıtları imzalamaları istenmiştir.

Şimdi bir an durup o ortamı gözümüzün önünde canlandırmaya çalışalım.

BAV camiası mensuplarına ait 48 eve, gece yarısı saat 03:00 civarında baskınlar düzenlenmiş... Kapılar kırılarak içeri girilmiş, uyuyan insanlar yataklarından kaldırılarak yerlere yatırılmış... Bahçedeki bekçi köpekleri vurularak öldürülmüş... Neyle suçlandıklarını bilmeyen, tüm yaşamları boyunca böyle bir durumla karşılaşmamış saygın insanlar göz altına alınmış...

7 günlük gözaltı süresince bu kişilerin doğru düzgün uyumasına bile izin verilmemiş... El bileklerinden kelepçeli olarak beton zemini olan bir koridorda yere oturtulmuş, arkadaşlarının tek tek alınarak koridorun sonundaki odaya götürülmesini, sonra da odadan gelen çığlık seslerini dinlemişler... Yanlarından geçen bazı memurlar, eğer kendilerine söylenenleri harfiyen yerine getirmezlerse başlarına çok kötü şeyler gelebileceğini söyleyerek onları tehdit etmiş...

Böyle geçen 7 günün ardından önlerine "bunlar sizin ifadeleriniz" denilerek kağıtlar konulmuş... Okumalarına izin verilmemiş ...

Böyle bir ortamda kim olsa, o kağıtları hiç düşünmeden imzalardı. Sakat kalma hatta hayatını kaybetme tehdidi altındayken ucuz kahramanlık yapmayı kimse göze almaz. Kadir Çelik de alamaz. Ancak Sayın Çelik muhtemelen bu ortam ve yaşananlar hakkında tam bilgisi olmadığı için çok kolayca "ben olsam imzalamazdım" diyebilmektedir.

Sayın Adnan Oktar hazırlanan ifadeyi imzalatmak için odaya alındığında kendisine "ayağınla yer arasında ne kadar mesafe varsa, yaşamınla ölümün arasında da o kadar mesafe var. Dikkatli ol!" denildiğini açıklamıştır. Böyle bir durumda elbette en insani refleks, hayatta kalabilmek için en akılcı şekilde hareket etmek ve muhataplarını yatıştıracak şeyleri yapmaktır.

Ülkemizde de bir dönem sıklıkla rastlanan gasp vakalarını hatırlayalım. Kimsenin yardımınıza gelemeyeceği bir yerde karşınıza çıkan bir tinerci ya da bir suçlu, elinde bir silahla çantanızı cüzdanınızı isterse, ne yaparsınız? "Dur bir deneyeyim, kahramanlık yapayım" demezsiniz. Önce elinizdekini verip oradan kurtulmaya, sonra da poliste şikayetçi olarak emniyet kuvvetlerinin o hırsızı yakalamasına vesile olmaya çalışırsınız. Öncelikle tabii ki canınızı kurtarmayı tercih edersiniz.

Polis teşkilatındaki dürüst, vatanperver memurları tenzih ederiz, ancak suçluluğu kanıtlanmış bazı polis memurlarının neden olduğu bu tehlikeli ortamda da, benzer biçimde, yapacak başka bir şey bulunmamaktadır. Üstelik söz konusu metinlerin imzalandığı ortamda Sayın Adnan Oktar sadece kendi hayatını ve sağlığını değil, orada kendisiyle birlikte gözaltına alınmış olan genç delikanlıların ve genç hanımların durumlarını dikkate almıştır. O an itibariyle bu kişilerin hepsinin sorumluluğu manevi olarak Sayın Adnan Oktar'ın üzerindedir. Böyle bir konumda son derece dikkatli davranmak gerektiği açıktır. Sayın Adnan Oktar hem kendi hayatını ve hem de gözaltındaki diğer kişilerin hayatını ve sağlığını düşünerek kendilerini suçlu çıkarmak için motive olmuş polis memurlarını yatıştırarak hem kendisinin hem de orada bulunan diğer kişilerin can güvenliğini korumak için önüne getirilen metinleri imzalamıştır. Ayrıca bunu yaparken daha sonra hem savcılıkta hem de mahkemede bu metinleri reddedeceğini, bunların kendisine zor ve baskıyla imzalatıldığını açıklayacağını ve böylece kabul etmediği bu ifadelere itibar edilmeyeceğini düşünmüştür.

Dolayısıyla Kadir Çelik ve onun gibi düşünecek kişiler "ben olsaydım imzalamazdım" demeden önce söz konusu ortamı, yaşanılanları ve insanların başına gelebilecek olayları bir kere daha düşünmelidir. O ortamda söz konusu metinlerin imzalanmasından başka bir yol yoktur. Sayın Adnan Oktar da BAV mensupları da içinde bulundukları şartlarda en akılcı olan şeyi yapmışlardır.

Burada dikkat çekici olan bir başka nokta da, ortada işkence uygulamaları dururken, bunları bir kenara bırakıp, ısrarla işkence mağduru olan kişileri suçlu gibi göstermek gayretidir. Oysa herkesin ve özellikle de kamuoyunu aydınlatmak konumunda olan bir medya mensubunun üzerine düşen, işkenceyi hiçbir şekilde mazur görmemektir. Bu konumdaki kişiler her şart altında işkence uygulamalarını eleştirmeli, bunları reddetmelidir. Bu hususta herkes, dünya görüşü ne olursa olsun hem fikir olmalı ve bu gibi kanunsuz / hukuksuz uygulamalara tolerans gösterdiği anlamına gelecek açıklamalardan kaçınmalıdır.

www.objektifcevap.com



4 Haziran 2008 Çarşamba

MÜSLÜMANLARIN ZORLUK ANLARINDA GÜÇLENEN TESANÜDLERİ

Tarih boyunca peygamberlerin olmadığı dönemlerde, din ahlakını anlatma görevini samimi ve güçlü bir imana sahip olan müminler üstlenmişlerdir. Fakat bu değerli insanlar her dönemde, din ahlakını kendi kurdukları din aleyhtarı ve zalim sisteme bir tehdit olarak gören bazı çevrelerin çeşitli engellemelerine, iftiralarına, sözlü ve fiili saldırılarına maruz kalmışlardır.

Ancak geçmişte de günümüzde de; kötülüğü örgütleyen ve müminlerin tesanüdlerinin bozulması için çaba harcayan bu kişilerin gözardı ettikleri önemli bir gerçek vardır:

Allah'ın rızasını kazanmak için yaşayan Müslümanlar, zorluk anlarında iman etmeyenler gibi ittifaklarını bozup dağılmaz, aksine böyle zamanlarda Allah’ın izniyle daha güçlü kenetlenerek tesanüdlerini arttırırlar.

Müminler Allah'tan korkup sakınan, tüm insanlara daima dostane bir hoşgörüyle yaklaşan, çevrelerine hep huzur, neşe veren, güven hissettiren, daima adaleti gözeten, her türlü haram fiilden kaçınan güzel ahlaklı insanlardır. Dünyevi hırsları olmadığı için, kimseyle çıkar hesabı içinde olmazlar. Aksine fedakar, alçakgönüllü ve kanaatkardırlar. Ancak bu seçkin özelliklerine rağmen, din ahlakını yaymak için gerçekleştirdikleri ilmi mücadele boyunca, bazı kimselerin şiddetli düşmanlıkları ve saldırıları ile karşı karşıya kalırlar. Söz konusu bu kişilerin müminlere duydukları düşmanlığın altında yatan asıl neden ise, Allah'a ve din ahlakına olan düşmanlıklarıdır. (Allah’ı tenzih ederiz.) Bu düşmanlıklarının sonucu olarak, iman edenlerin tebliğ faaliyetlerini engellemeye çalışır, müminlere tuzaklar ve komplolar hazırlar, alaycı ve iftira dolu sözleri çeşitli yöntemlerle toplum içinde yaymaya çalışarak onlara zulmetmeye çalışırlar. Günümüzde de sürdürülen bu baskı yöntemleriyle iman edenleri sözde yıldırmaya, hak yoldan vazgeçirmeye ve tesanüdlerini bozup dağılmalarını sağlamaya çalışırlar. İman etmeyenlerin, tarih boyunca bir kez bile sonuç vermemiş olan bu düşmanlıklarını Allah bir ayetinde şöyle bildirir:

"Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin inkar etmenizi içten arzu etmişlerdir." (Mümtehine Suresi, 2)

Ancak din ahlakının yaşanmasını ve yayılmasını engellemek isteyen bu kişiler, önemli bir noktayı göz ardı etmektedirler. Müminlerin gerçek bir dostluk ve ittifaka vesile olan tesanüd bağının kaynağı, samimi imanlarıdır. İman sahipleri birbirlerini, araya hiçbir çıkar ya da menfaat beklentisi katmadan, halis niyetle ve sadece Allah rızası için sever, Allah rızası için birbirlerinin dostu olurlar. Bu dostluklarıyla, sağlam bir ittifakın temelini oluştururlar. İman etmeyen insanları imrendiren de zorluk anlarında daha da kuvvetlenen bu ittifaktır. Temeli Allah sevgisine ve Allah korkusuna dayalı olan bu bağın bozulması, Allah’ın izniyle hiçbir şekilde mümkün değildir. Yüce Allah iman edenlerin, Kendi yolunda birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak hareket ettiklerini şöyle bildirmiştir:

"Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever." (Saff Suresi, 4)

Müminlerin Zorluk Anlarında Güçlenen Tesanüdlerinin Sırrı

1. Güçlü Bir Allah Sevgileri Vardır

İman edenlerin güçlü bir tesanüde, sadakat ve teslimiyete sahip olmalarını sağlayan birçok neden vardır. Bunun en önemlierinden biri, Allah’a olan derin sevgileridir.

Allah'ın, "Ve de ki: "Allah'a hamd olsun, O size ayetlerini gösterecektir, siz de onları bilip tanıyacaksınız." Senin Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir." (Neml Suresi, 93) ayetiyle haber verdiği gibi, Allah müminlerin kalplerini güçlendirmek, onların Kendisi'ne olan sevgi ve bağlılıklarını artırmak için, nefislerinde ve de çevrelerinde meydana gelen herşeyin 'hak' olduğunu onlara göstereceğini vadetmiştir. Bu ayetin hükmü gereği müminler, hayatları boyunca başlarına gelen herşeyin Allah'ın kendilerine olan vaadinin bir gereği olarak gerçekleştiğini bilerek hareket ederler. Allah'a olan imanları, sevgileri ve buna bağlı olarak da teslimiyet ve sadakatleri sürekli olarak artar. Allah'ın her zaman müminlerin dostu ve yardımcısı olduğunu, tüm dualarına karşılık verdiğini bilir ve O’na karşı büyük bir sevgi duyarlar. Zorluklar karşısında Allah'ın rızasını kazanabilmek için teslimiyetle sabreder, Allah'ı vekil edinir ve O'na sığınırlar. Allah’ın bildirdiği din ahlakını tebliğ ederken karşılaştıkları zorlukların ilmi mücadelelerini engellemesine izin vermez, olumsuz gibi görünen durumlarda, din ahlakının yayılmasını önlemek için çaba harcayan kişilerin düşündüklerinin aksine tesanüdlerini daha da güçlendirirler. Bu da müminlerin gerçekten güçlü bir Allah sevgisine ve sadakat duygusuna sahip olduklarının en güzel delillerinden biridir. Allah Kuran'da müminlerin güçlü bir bağlılık ve teslimiyet duygusuna sahip olduklarını şöyle bildirmektedir:

"...Onlar, Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) arayıp, Allah'a ve O'nun Resulüne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından sürülüp çıkarılmışlardır. İşte bunlar, sadık olanlar bunlardır. (Haşr Suresi, 8)

2. Allah Korkularında Samimidirler

Allah sevgisi, tesanüdün yaşanması ve artması için çok önemli bir özelliktir ancak tek başına yeterli değildir. Beraberinde mutlaka Allah korkusu da gereklidir. Çünkü Allah korkusu, kişinin Allah'ın emir ve yasaklarına karşı son derece titiz olmasını, O'nun beğenmeyeceği tavırlardan şiddetle kaçınıp sakınmasını, şeytanın ve nefsinin telkinlerine karşı güçlü ve iradeli olabilmesini sağlar. Tesanüdün temeli de budur. Bu birliği oluşturan müminlerin her biri, Allah'a karşı içli bir korku duyup O'ndan sakınır, Kuran ayetlerine kayıtsız şartsız teslimiyet gösterirler. Allah'tan başka hiç kimsenin rızasını aramaz, Allah'tan başka hiç kimseden korkmazlar. İhlası daima ayakta tutmalarından dolayı Allah'ın desteğini kazanmış olurlar ki, Allah'ın Aziz (mağlup edilmesi mümkün olmayan, galip olan) sıfatı nedeniyle işlerinde her zaman üstün gelip, başarı kazanırlar. Allah'ın “… Onlardan korkmayın, Benden korkun, üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım. Umulur ki hidayete erersiniz.” (Bakara Suresi, 150) ayetinin sırrına vakıf oldukları için kimsenin nifak sokup dağıtamadığı, birbirine düşürmeyi başaramadığı, şüphe verip gücünü kıramadığı olağanüstü bir direnç ve kuvvet gösterirler.

3. Tesanüd İçinde Olmazlarsa Kötülüğün Yayılacağını Bilirler

Kuran’da “İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (Enfal Suresi, 73) ayetiyle tesanüdün İslam ahlakındaki önemi haber verilmiştir. Rabbimiz, bu ayetle müminlerin bir araya gelmemeleri, birbirlerine dost ve veli olmamaları durumunda, yeryüzünde fitnenin artacağını bildirmiştir. Dolayısıyla müminler, kötülüğü örgütleyenlerin baskıları sonucu tesanüdlerini kaybeder ve fikri mücadelelerinin zarar görmesine izin verirlerse, yeryüzünde zulüm ortamının yayılacağının bilincindedirler. Bu nedenle tüm iyi özelliklerini kaybetmiş, acıma duygusunu yitirmiş, manevi değerleri tamamen göz ardı eden insanların ortaya koydukları zulüm ve kötülüklere engel olmak için kararlılıkla ittifak eder, yeryüzünde kötülüğün yerine iyiliğin ve güzelliğin hakim olması için yoğun bir çaba içine girerler.
Allah rızası için birlik içinde hareket etmek, müminlerin zorluklar karşısında başarı elde etmesinde önemli bir imani sırdır. Müslümanların tarih boyunca yaşadıkları olaylara baktığımızda da zorluk ve sıkıntıların hep bu şekilde aşılabildiğini görürüz. Başta, Allah'ın tüm insanlara örnek kıldığı Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ve sahabeler olmak üzere, Müslümanlar bu ahlakı en güzel şekilde yaşamış, gösterdikleri üstün tesanüd ve fedakarlık örnekleriyle İslamiyet'in ve Kuran ahlakının tüm dünyaya yayılmasına vesile olmuşlardır.

4. Kader Gerçeğine Gönülden İman Ederler

Müminler, hayattaki her şeyin Allah’ın emri, kontrolü ve belirlediği kader dahilinde meydana geldiğini çok iyi bilirler. Kuran-ı Kerim’in “… “Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler.”” (Tevbe Suresi, 51) ayetinde vurgulandığı üzere, her ne olursa olsun her şeyi Allah’ın yarattığının bilincindedirler. Dolayısıyla bu değerli insanlar, karşı karşıya kaldıkları hiçbir olayı "kötü" olarak değerlendirmez, başlarına gelenler veya gelebilecekler nedeniyle asla telaşa ve üzüntüye kapılmazlar. Bazı olaylar kötü gibi gözükse de, gerçekte bunların kendileri için hayırlı sonuçlara vesile olacağını bilirler. Çünkü Allah müminin karşısına bir olay çıkarmışsa, mutlaka onda bir hayır vardır. İslam tarihi bunun somut örnekleriyle doludur. Gerek Sahabe-i Kiram’ın yaşamları, gerekse Kuran’da haklarında bilgi verilen peygamberler ve beraberlerindeki iman edenlerin yaşadıkları olaylar, bu durumun en güzel örneklerindendir. Sonsuz rahmet sahibi olan Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:

“...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216)

5. Allah Yolunda Çaba Harcamak Konusunda Kararlıdırlar

Allah’ın rızasını aramaktaki kararlılıkları, müminlerin güçlü tesanüdlerinin en önemli kaynaklarından biridir. Allah’ın izniyle hiçbir zorluk, tek amaçları Allah’ın rızasını kazanmak olan müminleri, O’nun emirlerini yerine getirmekten alıkoyamaz. Bu nedenle de dinsizliği yayan sistemlere karşı sürdürdükleri fikri mücadele boyunca yakın çevrelerinden ya da din ahlakının yayılmasını istemeyen diğer kişilerden ne tür bir baskı görürlerse görsünler bu kararlı tutumlarını sürdürürler. Allah’ın izniyle hayatları boyunca gittikçe artan bir şevk ve azim içinde kulluk görevlerini yerine getirir ve Allah’ın yoluna ve diğer mümin kardeşlerine daha güçlü bir şekilde sarılırlar. Herşeyi yapanın Allah olduğunu bildikleri için şevk ve heyecan içinde karşılarına çıkan her fırsatı değerlendirir ve hayırlarda yarışırlar. Çünkü müminler, Kuran’da "Müminlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah ile yaptıkları ahde sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiçbir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler." (Ahzab Suresi, 23) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah’ın rızasını kazanmak için ölünceye dek aynı kararlılığı gösteren kişilerdir.

Müminlerin Dayanışmasının Neden Yeryüzünde Başka Bir Örneği Yoktur?

Bir arada olmaktan büyük zevk alan, birbirlerini onore etmeyi, şevklendirmeyi seven, fedakarlık yapmaktan mutluluk duyan, kendisi için istediğinin aynısını hatta daha fazlasını kardeşleri için isteyen bir anlayış muhakkak ki, dünyevi beklentilere dayalı bir birliktelikten çok farklı olacaktır.

Müslümanların bu tesanüdünü diğer tüm dayanışmalardan farklı kılan en önemli unsur ise, iman edenlerin, Allah rızası için birbirlerini sevmelerinin verdiği güç vesilesiyle büyük bir manevi kuvvete sahip olmalarıdır. “… (O zaman) Muhakkak Allah’a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: “Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Suresi, 249) ayetiyle bildirildiği gibi müminler, kalplerindeki iman vesilesiyle, az sayıda bile olsalar, büyük zorluklara ve güçlüklere karşı galip gelecek bir şevk ve irade kazanmış olurlar. Gösterdikleri güzel ahlaktan dolayı Allah’ın yardımını ve desteğini kazanırlar. Allah’ın “… eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran Suresi, 139) ayetiyle bildirdiği gibi, kimsenin birbirine düşüremediği, gücünü kıramadığı üstün bir manevi kuvvet oluştururlar.
İman etmeyenler, geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de iman edenlere iftira atmaya, onlara karşı baskı ve hatta zulüm uygulamaya devam edeceklerdir. Ancak onların iftira ve eziyet verici sözleri, baskı ve zulümleri geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de iman edenleri üzmeyecek ve onlara bir zarar veremeyecektir.


SONUÇ:

Müslümanların Tesanüdü Allah'ın İzniyle Kuran Ahlakının Hakimiyetine Vesile Olacaktır


Dünyanın barışa, dostluğa ve kardeşliğe belki de en çok ihtiyaç duyduğu dönemlerden birini yaşamaktayız. 20. yüzyıla damgasını vuran çatışmalar, yeni yüzyılda da tüm hızıyla devam ediyor, dünyanın dört bir yanında masum insanlar bu kargaşa ve çatışma ortamından dolayı maddi ve manevi kayba uğruyorlar. Bu nedenle bugün müminlerin birlik içinde hareket etmeleri, Allah yolunda yürüttükleri fikri mücadelenin tüm engellemelere rağmen devam etmesi, karşılaştıkları her zorlukta Allah’a sığınarak dayanışmalarını arttırmaları büyük önem taşımaktadır. Kuran ahlakının gereği ve Peygamberimiz (sav)'in emri budur. Bu büyük fikri mücadele sonucunda yalnız Müslümanların değil, tüm insanlığın çektiği sıkıntılar -Allah'ın izniyle- sona erecek, insanlık barış, huzur ve mutluluğa kavuşmuş olacaktır. Ahir zamanın kutlu şahısları Hz. İsa ve Hz. Mehdi önderliğinde tüm Müslümanlar kenetlenmiş bir bina gibi bir araya gelecek, kardeşlik ve tesanüdleriyle tüm dünyaya örnek olacaklar ve bu vesileyle dünyada Kuran ahlakının güzelliklerinin yaşanmadığı hiçbir yer kalmayacaktır. Bu Allah'ın vaadidir ve gerçekleşmesi Allah’ın izniyle çok yakındır:

"Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile." (Saff Suresi, 9)

Sayın Adnan Oktar’ın Mayıs Ayında Haber5.com ile Yaptığı Röportajdan…

“ Komplolar üreterek, iftira atarak, oyun oynayarak netice elde etmeye çalışıyorlar. Ama bu tip şeyler olduğunda daha olumlu etkileniyor Müslümanlar, yani saldırıldıkça, baskı gördükçe, Müslümanlar daha şevklenip, daha güçleniyorlar. Çünkü baskı olmadığında bir meskenet (uyuşukluk) meydana gelir. Mesela sıcak bir ortamda insanı uyku basar. Özellikle adamın bir amacı gayesi de yoksa. Ama ani bir hareketlenmede, orada bir yağmurun yağması, pencerelerin açılması, önemli bir haberin gelmesi, orada ani bir canlanmaya sebep olur. Müslümanların da bu tip canlanmaya ihtiyaçları vardır. Adeta adrenalin etkisi yapar. Onlara yapılan her türlü baskı, zulüm, cebir onların güç kazanmasına sebep olur. Diğer türlü bir sakinlik ve meskenet olur.”


İman Etmeyenlerin İttifakı Bozulmaya Mahkumdur Allah'a ve ahirete inanmayan ve özellikle müminlere ve fikri mücadelelerine zarar vermek isteyen insanların birlikteliklerinin temelinde dünyevi değerlere verilen önem ve yine dünyevi menfaatlere yönelik beklentiler vardır. Bu kimseler, bir araya gelerek bir anlamda karşılıklı bir menfaat anlaşması yapmışlardır. Ancak Allah'ın "… Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir." (Haşr Suresi, 14) ayetiyle haber verdiği gibi, iman etmeyenler her ne kadar birlik ya da dayanışma içerisinde gibi görünseler de temelde birlik olamazlar. Dolayısıyla da ilk zorluk anında bozulan dayanışmaları gibi, din ahlakının tebliğini önlemek için iman sahiplerine kurdukları tuzaklar da Allah’ın izniyle en başından bozulmaya mahkumdur.

Bediüzzaman Said Nursi’nin İman Edenlere Öğüdü"...yüzer ayet ve ehadis-i nebeviyyenin (Peygamberimiz (sav)'in hadislerinin) şiddetle emrettikleri uhuvvet (kardeşlik), muhabbet ve teavünü (yardımlaşmayı) yapıp bütün hissiyatınızla ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslekdaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz... yani ihtilafa düşmeyiniz. "Böyle küçük meseleler için kıymetdar vaktimi sarfetmekten ise, o kıymetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymetdar şeylere sarfedeceğim " deyip çekilerek, ittifakı zaifleştirmeyiniz (birliği zayıflatmayınız). Çünkü bu manevi mücadelede küçük mesele zannettiğinizden çok büyük olabilir. "

“Artık 'kötülüğü örgütleyip düzenleyenler', Allah'ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler? Ya da onlar, dönüp-dolaşmaktalarken, onları yakalayıvermesinden (mi emindirler?) Ki onlar (bu konuda Allah'ı) aciz bırakacak değildirler.” (Nahl Suresi, 45-46)