29 Şubat 2008 Cuma

YÜZYILIMIZ İMAN YÜZYILI OLACAK

11 Eylül olaylarının ardında bazı sosyologların “İslam’dan ve din ahlakından uzaklaşılacağı” yönündeki tespitleri bugün bir bir yıkılıyor.

Dünyanın önde gelen haftalık dergisi The Economist tüm dünyada yaşanan “dini ve manevi değerlere yönelişi” kapak konusu yaparak bu gelişmeye dikkat çekti.

Ateistlerin 19. yüzyılın sonlarında oluşturdukları ve kendilerince her şeyi açıkladığını zannettikleri “dünya görüşleri” 20. yüzyıldaki gelişmelerle yıkıldı. Çeşitli bilim dallarında elde edilen bulgular ateizmin varsayımlarını yerle bir etti. Ateist görüşlerin zayıflamasındaki en önemli etken ise kuşkusuz ki yoğunluklu olarak 1980’li yıllarda başlayan ve son 30 yıldır, başta ülkemiz olmak üzere tüm dünyada yürütülen kapsamlı ilmi mücadeledir. Harun Yahya (Adnan Oktar)’nın eserleriyle yürütülmekte olan bu fikri mücadele, insanların imana yönelmelerine, milli ve manevi değerlerine sahip çıkmalarına vesile olmaktadır.

Yaratılış Atlası isimli dev eserin tüm dünyadaki tartışılmaz etkisinin yanı sıra, aynı şekilde, Evrim Aldatmacası, Darwinizm’in İnsanlığa Getirdiği Belalar, Darwinizm’le İlmi Mücadelenin Önemi, Türlerin Evrimi Yanılgısı, Hayalin Diğer Adı Madde, Bir Zamanlar Darwinizm, Ara Geçiş Açmazı, Canlılardaki Fedakarlık, Darwinist Propagandanın Çürük Temelleri, Darwinistler Neleri Düşünmezler, Zamansızlık ve Kader Gerçeği gibi Adnan Oktar’ın 250’yi aşkın eseri tüm dünyanın Darwinizm aldatmacasına karşı bilinçlenmesine vesile olmuştur.

Uzun bir süredir dünya çapında yaşanmakta olan bu dini ve manevi değerlere yöneliş konusunda dünya basınında birçok haber yer almaktadır. İngiliz The Economist dergisinin dünyada inançlar konusu ile ilgili olarak yaptığı 1 Kasım 2007 tarihli yayını bu haberlerin en son örneklerinden biri olmuştur.

The Economist:
“Bu Yüzyılda Dünya Üzerinde Her Yerde Politik Gündemi İnanç Konusu Belirleyecek.” 1

The Economist dergisi 1 Kasım 2007 tarihli sayısında kapak konusu olarak dünyada Allah’a olan inancın sürekli olarak arttığı gerçeğini gündemine taşıyarak tüm dikkatleri Çin’de yaşanan gelişmelere çekti.

90’lı yılların başında komünist felsefeye dayalı ülke yönetimlerinin yaşadıkları başarısızlıklar ve bu sistemlerin çöküşleri Çin halkını da etkilemiştir. Tüm komünist sistemlerde olduğu gibi Çin’de de materyalist dünya görüşü hayat yapısını ve toplum düzenini tahrip etmiş ve insanların hayatlarında hiçbir şekilde doldurulamayan manevi bir boşluk oluşturmuştur. Allah inancının ve din ahlakının ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bu düzende, insanların temel ihtiyaçları olan sevgi, saygı, şefkat, merhamet, fedakarlık, sadakat ve vefa gibi güzel ahlak özellikleri de hayat sahası bulamamıştır. İnsan fıtratına aykırı olan böyle bir ortamda doğal olarak toplumsal bir huzursuzluk ve mutsuzluk oluşmuştur. Çin’de bu duygulardan rahatsız olup vicdanlarına başvuran insanlar ise çözüm olarak din ahlakına yönelmeyi seçmişlerdir.

Çin’de dine karşı devlet baskısı olmasına rağmen, halkın din ahlakına yönelişinin önüne geçilememektedir. Dini inançların dünyanın en kalabalık nüfuslu bu ülkesindeki gelişimini Time dergisi yedi yıl önce şu ifadelerle gündem yapmıştır:

“Çin’in dini duyguları kontrol altına almak için uyguladığı tüm baskılara rağmen, vatandaşları arasındaki manevi uyanış pek de yok olacağa benzemiyor. Her ne kadar Komünist Parti halen resmi olarak ateist olsa da, Mao'nun ideolojisinin yerle bir olması, din tarafından doldurulacak manevi bir boşluğun ortaya çıkmasına neden olmuştur.”2

Time dergisinin bu yorumundan yedi yıl sonra Çin’deki inanç durumunu The Economist dergisi de şöyle değerlendirmiştir:

“Günümüzdeki eğilimler devam ederse Çin yakın zamanda dünyanın en büyük Hıristiyan ve belki de en büyük Müslüman ülkesi olacak.”3Günümüzde, tüm dünyada yaşanan imani uyanışın, feyz ve heyecanın her geçen gün arttığını gösteren pek çok gelişme meydana gelmektedir. Allah'ın, “Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr Suresi, 2-3) ayetiyle bildirdiği gibi, insanlar dalga dalga imana yaklaşmakta, Allah'a yönelmektedirler.

Din Ahlakının Engel Olunamaz Yükselişi

Ateist ve komünist kale olarak görülen kızıl Çin’in bile İslam’ın ilerleyişi karşısında elinin kolunun bağlanması, bizlere çok önemli bir dönem içerisinde bulunduğumuzu göstermektedir. Geçtiğimiz yüzyılda tamamen unutturulmaya çalışılsa da bugün din ahlakı sürekli olarak gündemde olan bir konudur. Freud, Marx ve Lenin gibi ateist ideoloji önderleri, dinin bir şekilde ortadan kalkacağını düşünmüşlerdir. Fakat bu karanlık umutları gerçekleşmemiş ve din ahlakı günlük yaşamdaki pek çok konuyu doğrudan etkiler hale gelmiştir. Din ahlakına karşı yürütülen art niyetli ve planlı hareketler bile istenilen şekilde sonuçlanmamaktadır. Örneğin, 11 Eylül terör saldırılarının İslam dini ile ilişkilendirilme gayretleri ve İslam dinine karşı yürütülmeye çalışılan aleyhte propagandalar işe yaramamış hatta tam ters yönde bir kanaat oluşmasına sebep olmuştur. Barış ve hoşgörü dini olan İslam’ın teröre karşı olduğunu herkes anlamıştır. The Economist dergisinde 11 Eylül sonrası ile ilgili olarak sosyologların öngörülerinde nasıl yanıldıkları şöyle anlatılmaktadır:

“Sosyologların öngörülerinin aksine dindarlarda bir düşüş olmadı, din daha da gelişti. İkinci unsur ise din tekrar politik hayatta etkin olmak üzere geri döndü. 1970’lerde yaşanan sıkıntılarla beraber din tekrar dünya üzerinde farklı ülkelerde ön plana çıktı. 9/11 olayları bunda çok etkili oldu… artık insanlar seçim yapıyorlar ve dini kendileri seçerek tekrar gündeme taşıyorlar… 11 Eylül 2001 tarihinden önce önemli sosyoloji kitaplarının çoğunda, tarihin dinsiz bir sona gittiği öngörüldü. Fakat bu tarih, bir değişim noktası oldu ve artık baktığımız her yerde dinle ilgili konuları görüyoruz, liste oldukça uzun.”4

11 Eylül’ün en beklenmedik etkilerinden birisinin Amerikalıların İslam dinini araştırıp incelemeye başlamaları olduğu görülmüştür. Pek çok Amerikalı, belki de hayatlarında ilk defa hak din olan İslam’ı araştırmış, Kuran-ı Kerim satışı hızla artmıştır. Bugün Amerika’da 11 Eylül’le birlikte başlayan İslam dinine olan ilgi artarak devam etmektedir.

Bazı sosyologların, tarihçilerin ve gazetecilerin yaptıkları bu yorumlar gerçekte Allah’ın İlahi bir kanunudur. Allah inkarcı sistemlerin veya bu sistemlerin işlemesini isteyen insanların kurdukları tuzakları 1400 yıldır geri çevirmektedir. Allah Kuran’da, inkarcı tuzakları boşa çıkardığını şöyle bildirmektedir:

“Onlardan öncekiler de hileli-düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun (tedbirlerin, karşılık vermelerin) tümü Allah’a aittir. Her bir nefsin ne kazandığını O bilir. Bu yurdun sonu kimindir, inkâr edenler pek yakında bileceklerdir.” (Ra’d Suresi, 42)

Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır.” (İbrahim Suresi, 46)İçinde yaşadığımız 21. yüzyıl Allah’ın izniyle iman yüzyılı olacak ve tüm dünya şerefli bir döneme tanıklık edecektir.

Dünya Üzerindeki Tüm Sorunların Çözümü Din Ahlakının Yaşanmasıdır

“Dünya üzerindeki şiddet içeren tüm olaylara bakıldığında görülüyor ki, sorunların çözümlenmesi için bir biçimde dindar kişileri dahil etmeniz gerekiyor. Dinler arası diyalog kesinlikle çok önemli.”5


The Economist dergisi editorü John Micklethwait’in yaptığı bu açıklama gibi benzer yorumlar günümüzde dünyanın yaşadığı sıkıntılara çözüm bulmak isteyen kesimler tarafından sıklıkla dile getirilmeye başlanmıştır. Gerçek dindar Müslüman, gerçek dindar Hıristiyan ve gerçek dindar Musevilerin üzerinde uzlaşamayacakları hiçbir konu yoktur. Öncelikle tüm Müslümanlar, Allah rızası için Ehl-i Kitabı karşılıksız gözetme ve koruma bilinci içerisindedirler. Bu Allah’ın iman edenlere Kuran’da bildirdiği bir emridir.

Karşılıklı sevgi ve saygının bulunduğu bir ortamda çözülemeyecek problem, giderilemeyecek sıkıntı yoktur. Dünyada anarşinin, terörün sonlanması ve kalıcı barışın kurulması Allah’ın yardımı ile gerçekleşecektir. Bunun için yapılması gereken, iman edenlerin tüm imkanlarını sonuna kadar kullanarak dinsizlikle fikren mücadele etmeleridir. Görüş ayrılıkları bir kenara bırakılıp, din ahlakının yayılması için aciliyetli olarak ittifak edilmelidir.

Hak dinin insanlar arasında yayılacak olması Allah’ın iman edenlere bir müjdesi ve vaadidir. Yaşadığımız olayların da bize gösterdiği gibi, Allah’ın izni ile bu vaadin gerçekleşmesi çok yakındır. Allah’ın izni ile 21. yüzyıl insanlığın Altınçağı olacak, din ahlakına karşı olan tüm akımlar, inananlar tarafından fikren yok edilecektir.

Allah, Kendi rızasını arayan kullarına yardım edeceğini Kuran’da şöyle müjdelemiştir:


“Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah yeter.” (Nisa Suresi, 45)

“Siz yerde ve gökte (Allah’ı) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah’ın dışında veliniz yoktur, yardım edeniniz de yoktur.” (Ankebut Suresi, 22)


1- 1 Kasım 2007 The Economist
2- Land of Spirits, Time Asia, 24 Ocak 2000
3- 1 Kasım 2007 The Economist
4- a.g.e.
5- a.g.e.

COK YENI*ADNAN OKTAR DOGU TV'DE NELER ANLATTI

23 Şubat 2008 Cumartesi

ADNAN OKTA ILK DEFA MALATYA TV'DE

19 Şubat 2008 Salı

TEVRAT'TAN HİKMETLER VE
GÜZEL ÖĞÜTLER



Acrobat (pdf) İndir

ÖNSÖZ: MÜSLÜMANLARIN TEVRAT VE İNCİL'E BAKIŞ AÇISIYLA İLGİLİ ÖNEMLİ AÇIKLAMA


Allah Kuran'da Müslümanların, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'e ve ondan önce gönderilmiş olan tüm peygamberlere ve bu peygamberlere indirilenlere iman ettiklerini bildirmektedir. Bakara Suresi'nin 4. ayetinde Rabbimiz Müslümanlar için "Onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler..." buyurmaktadır.

Kuran'da bildirildiği gibi İncil, Tevrat, Zebur ve Hz. İbrahim'in sayfaları geçmişte yaşamış olan peygamberlere indirilmiş kitaplardır. Bu kitapların bir kısmı yok olmuş, bir kısmı da tahrif olmuş veya değiştirilmiştir. Fakat buna rağmen içlerinde, hak dine ait birçok gerçek ve doğru izah yer almaktadır. Müslümanlar bu kitapları Kuran'a ve sünnete göre değerlendirip, ayetlere ve hadislere uygun olan izahların doğru olduğuna hüsn-ü zan ederler. Dolayısıyla, Kuran'a uygun, sünnete mutabık Tevrat ve İncil izahları Müslümanların istifade edebilecekleri izahlardır. Ancak temel şart, bu izahların Kuran ayetlerine ve hadislere uygun olmasıdır.

Allah bu kitapların, gönderildikleri toplumlarda insanlar için yol gösterici olduklarını bildirmiştir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

O, sana Kitabı hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti. Bundan (Kur'an'dan) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler... (Al-i İmran Suresi, 3-4)

Bir diğer ayette Tevrat için şu şekilde bildirilmektedir:

Gerçek şu ki, Biz Tevrat'ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.)... (Maide Suresi, 44)

Okumakta olduğunuz bu kitapta da, Tevrat'ta yer alan izahlardan söz konusu bozulmuş, dejenere edilmiş kısımlar ele alınmamış, sadece Kuran'a ve Peygamberimiz (sav)'in hadislerine uygun izahlar kullanılmıştır.

17 Şubat 2008 Pazar

PSİKOLOJİK SAVAŞ YÖNTEMLERİ.COM



Sayın Adnan Oktar’a Karşı Yürütülen
Psikolojik Savaş Yöntemleri

Bilim Araştırma Vakfı ve Sayın Adnan Oktar’a karşı yıllardır kesintisiz devam eden bir psikolojik savaş yürütülmektedir. Belirli bir çevre tarafından yürütülen bu savaş, Sayın Adnan Oktar’ın materyalizm ve Darwinizm’e karşı mücadelesini hazmedememekten, gerçek ve doğruları ortaya çıkarmasını kabullenememekten kaynaklanan aciz bir yöntemdir. Sahte fikirleri insanlara psikolojik yöntemlerle inandırmaya çalışmak, gerçekleri ise aynı şekilde insanlardan gizlemeye çalışmak, doğru, dürüst ve samimi bir yaklaşımın değil, sahte ve taraflı bir yaklaşımın göstergesidir. Nitekim, onlarca yıl boyunca Sayın Adnan Oktar’a ve BAV camiasına karşı yürütülen karalama kampanyaları da bu psikolojik savaşın en önemli örneklerindendir.

Bu psikolojik savaşı yürüten çevrelerin etkisi ve yönlendirilmesi ile Sayın Adnan Oktar’a karşı şimdiye kadar bir çok komplo kurulmuş, bir çok iftira atılmış ve pek çok karalama kampanyası başlatılmıştır. Bu çevreler Sayın Adnan Oktar hakkında verilen herhangi bir mahkeme kararını büyük puntolarla ve olumsuz ifadelerle manşetlere taşıtmış, ancak Sayın Adnan Oktar’ın, hakkındaki onca komploya rağmen bütün bu iddialardan mahkemeler yoluyla beraat alarak aklanması ile ilgili haberleri kamuoyundan gizlemişlerdir. İnsanlar, bu art niyetli yöntemin etkisi ile uzun bir zaman boyunca Sayın Oktar’a karşı yöneltilen suçlamalar nedeniyle açılan mahkemelerin sürmekte olduğunu zannetmişlerdir. Söz konusu suçlamaların birer iftira olduğu delillerle kanıtlandığı ve Sayın Adnan Oktar’ın tüm bunlardan aklanarak beraat ettiği gerçeği toplumdan uzun zaman gizlenmeye çalışılmıştır. Çünkü bu tür bir psikolojik savaşta kullanılan ana yöntemlerden biri, insanlara yalnızca söz konusu suçlamaların yer aldığı mahkeme haberlerinin bilgisinin verilmesi, bu suçlamaların geçersizliğine dair herhangi bir bilginin ise insanlara duyurulmamasıdır.

Bu psikolojik savaşı sürdüren kesim, Sayın Adnan Oktar hakkında 1986 yılında itibaren uygulanan tüm komploların da destekçisi konumundadır.

Bilim Araştırma Vakfı ve Sayın Adnan Oktar’a karşı yıllardır kesintisiz devam eden bir psikolojik savaş yürütülmektedir. Belirli bir çevre tarafından yürütülen bu savaş, Sayın Adnan Oktar’ın materyalizm ve Darwinizm’e karşı mücadelesini hazmedememekten, gerçek ve doğruları ortaya çıkarmasını kabullenememekten kaynaklanan aciz bir yöntemdir. Sahte fikirleri insanlara psikolojik yöntemlerle inandırmaya çalışmak, gerçekleri ise aynı şekilde insanlardan gizlemeye çalışmak, doğru, dürüst ve samimi bir yaklaşımın değil, sahte ve taraflı bir yaklaşımın göstergesidir. Nitekim, onlarca yıl boyunca Sayın Adnan Oktar’a ve BAV camiasına karşı yürütülen karalama kampanyaları da bu psikolojik savaşın en önemli örneklerindendir.

Bu psikolojik savaşı yürüten çevrelerin etkisi ve yönlendirilmesi ile Sayın Adnan Oktar’a karşı şimdiye kadar bir çok komplo kurulmuş, bir çok iftira atılmış ve pek çok karalama kampanyası başlatılmıştır. Bu çevreler Sayın Adnan Oktar hakkında verilen herhangi bir mahkeme kararını büyük puntolarla ve olumsuz ifadelerle manşetlere taşıtmış, ancak Sayın Adnan Oktar’ın, hakkındaki onca komploya rağmen bütün bu iddialardan mahkemeler yoluyla beraat alarak aklanması ile ilgili haberleri kamuoyundan gizlemişlerdir. İnsanlar, bu art niyetli yöntemin etkisi ile uzun bir zaman boyunca Sayın Oktar’a karşı yöneltilen suçlamalar nedeniyle açılan mahkemelerin sürmekte olduğunu zannetmişlerdir. Söz konusu suçlamaların birer iftira olduğu delillerle kanıtlandığı ve Sayın Adnan Oktar’ın tüm bunlardan aklanarak beraat ettiği gerçeği toplumdan uzun zaman gizlenmeye çalışılmıştır. Çünkü bu tür bir psikolojik savaşta kullanılan ana yöntemlerden biri, insanlara yalnızca söz konusu suçlamaların yer aldığı mahkeme haberlerinin bilgisinin verilmesi, bu suçlamaların geçersizliğine dair herhangi bir bilginin ise insanlara duyurulmamasıdır.

Bu psikolojik savaşı sürdüren kesim, Sayın Adnan Oktar hakkında 1986 yılında itibaren uygulanan tüm komploların da destekçisi konumundadır.

Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse;

Sayın Adnan Oktar, kendisine karşı 1986 yılında yürütülen komplo neticesinde 10 ay akıl hastanesinde, 9 ay cezaevinde olmak üzere 19 ay tutuklu kalmıştır. Sayın Adnan Oktar’ın büyük yankılar uyandıran Yahudilik ve Masonluk adlı eserini yazıp yayınladığı döneme denk gelen bu komplo, Sayın Oktar’ın materyalizm ve ateizme karşı yürüttüğü fikri çalışmaları engellemek amacını taşıyordu. Çeşitli basın organlarının mesnetsiz haberleri ve iftiraları sonucunda cezaevine ve oradan da akıl hastanesine konan Sayın Adnan Oktar’a kitabın yayınlanmasına son vermemesi halinde bu baskıların devam edeceği tehdidi geldi. Kendisinin orada gördüğü baskı yalnızca güçlü fikri mücadelesini durdurması için yapılmış bir caydırma metoduydu. Ancak bu yöntem tam anlamıyla başarısız olmuştur. Sayın Oktar, savcılığın "ifadelerinde suç unsuru bulunmadığını" belirtmesiyle beraat etmiş ve mahkemece serbest bırakılmıştır.

Bu başarısız komplonun ardından gelen 1991 tarihli kokain komplosu ise, Darwinist ve masonik çevrelerin karşı mücadelede her türlü haksız yönteme başvurabileceklerinin en önemli kanıtlarından biridir. Bu dönemde Sayın Oktar, masonluk tarihi ve dünya masonluğunun örgütlenmesiyle ilgili son derece önemli bir kitap çalışması yapıyordu. Sayın Oktar'ın annesiyle birlikte yaşadığı Ortaköy'deki evine gelerek arama yapan polisler, yaklaşık iki bin kitaptan oluşan kütüphanede, ellerini attıkları 3. kitabın içinde bir paket kokain buldular. Bunun üzerine tutuklanan Sayın Oktar, 72 saat boyunca gözaltında tutuldu. İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde 72 saat sonunda kokain testi için Adli Tıp Kurumu'na gönderildi ve bunun ardından Adnan Oktar'ın kanında kokainin bir yan ürününün çok yüksek miktarlarda bulunduğu açıklandı. Ancak daha sonra ortaya konulan delillerin tümü, bu iftiranın sadece bir komplo olduğunu kanıtladı. yaklaşık 20 polis memurunun eve operasyon düzenlemesinden hemen önce Sayın Oktar’ın annesinin, komşusu ve apartmanın kapıcısı ile birlikte bütün evi temizlediği ortaya çıkmış ve bu kişiler olaydan sonra "Adnan Oktar'ın kütüphanesini hep beraber detaylıca temizledik, orada böyle bir paket yoktu" diye noter tasdikli bir ifade vermişlerdir. Ayrıca Adnan Oktar'ın kanında çıkan kokain yan maddesi konusu da, bilimsel ve adli delillerle çürütülmüştür. Adnan Oktar emniyette 72 saat kalmış, tahlil bundan sonra yapılmıştır. Elde edilen bulgular ise, böylesine yüksek bir dozun 72 saat önce alınmış olması durumunda ölümcül olacağını, dolayısıyla kokainin 72 saatten çok daha kısa bir süre önce, yani gözaltında bulunduğu sırada alındığını gösteriyordu.Yani kokain, Adnan Oktar'a gözaltındayken, yemeğine karıştırılmak suretiyle verilmişti.

Bu durum, çok sayıda yerli ve yabancı kurumun yanısıra Türk Adli Tıp Kurumu’nun da kokainin gözaltında yemeğine karıştırılmak suretiyle verildiğini teyid etmesi ile kanıtlanmış ve Adnan Oktar mahkemede beraat ederek aklanmıştır. Fakat bu beraat, bir kısım medyada Sayın Oktar’ın tutuklanması haberi gibi yer almamış, hiçbir şekilde manşet yapılmamış adeta gizlenmeye çalışılmıştır.

Aynı çevreler 1999 yılında Sayın Adnan Oktar’ı çeşitli baskıcı yöntemlerle tekrar engelleme girişiminde bulundular. Sayın Adnan Oktar’ın Global Masonluk isimli kitabını yayınlamak üzere olduğu dönemde gerçekleştirilen bir operasyon sonucunda Sayın Adnan Oktar ve bazı Bilim Araştırma Vakfı mensupları gözaltına alındılar. Yapılan operasyondan güç alan bir kısım medya, psikolojik savaş yöntemlerini bu dönemde oldukça artırmışlardır. Operasyon sırasında hiçbir suç unsuruna rastlanmamış olmasına rağmen, çeşitli müzik kasetleri, dvd oynatıcılar, disket sürücüler çeşitli yayın organlarında sözde “şantaj aletleri” olarak gösterilmiştir.. Emniyette baskı altında alınmış olan yalan ifadeler, günlerce aynı odaklar tarafından gündem yapılmış, bu odakların kontrolünde olan yazılı ve görüntülü basın kanalları tarafından manşetlere taşınmıştır. Aylarca devam eden bu karalama kampanyası sırasında Sayın Oktar ve BAV mensupları hakkında akıl almaz iftiralar öne sürülmüş, hiçbir delil olmamasına rağmen Sayın Oktar ve BAV mensupları mesnetsiz iddialarla suçlanmışlardır. Söz konusu yayın organları, iddiaların kanıtlanmasına ihtiyaç duymamış, öne sürülen suçlamaların tümünü bir gerçekmiş gibi halkımıza yansıtmış ve açıkça yalan haber yapmışlardır. Bu çirkin provokasyonun bir sonucu olarak da Sayın Adnan Oktar, hiçbir geçerli hukuki delil öne sürülmeksizin 9 ay cezaevinde tutulmuştur.

Bu psikolojik savaş sırasında insanları en fazla etkileyecek konular özellikle seçilmiş, ahlaki dejenarasyon suçlamaları ortaya atılmış ve hiçbir delile başvurulmadan akla gelebilecek her türlü karalama yöntemi kullanılmıştır. İşin ilginç yanı ise, Sayın Adnan Oktar’ın, 12 Kasım 1999 tarihinde yaşanan baskın sonrasında gündeme gelen suçlamaların tümünden, mahkeme aşamasında elde edilen deilllerle aklanmış olmasına rağmen, bu sonucun aynı basın organlarında hiçbir şekilde gündeme getirilmemiş olmasıdır. Bu durum, söz konusu savaşın ardında karanlık bir yapılanmanın varlığını göstermektedir. Eğer söz konusu yayın organları samimi, dürüst ve tarafsız olsalardı, mahkeme aşamasında elde edilen adli sonuçları da aynı şekilde manşetten vermeleri gerekirdi. Fakat buna gerek duymamışlar, taraflı ve kasıtlı psikolojik savaşın bir yöntemi olarak yalnızca karalayıp yok etme yöntemine başvurmuşlardır.

Sayın Adnan Oktar’a karşı söz konusu psikolojik savaşın delilleri bunlarla sınırlı değildir. Örneğin 1999 polis operasyonu sırasında dönemin İçişleri Bakanı, Sayın Adnan Oktar ve fikirleri için “PKK’dan daha tehlikeli” ifadesini kullanmıştır. İnsanlara güzel ahlakı anlatan, Kuran’ı öğreten, iman hakikatlerini, Allah’ın yaratışındaki güzellikleri tüm dünyaya hatırlatan ve insanları Darwinizm ve komünizm tehlikesinden korumayı amaçlayan böyle üstün ahlaklı bir insanın PKK’dan daha tehlikeli olarak nitelendirilmesi açıkça Sayın Oktar’a karşı girişilen savaşın boyutlarını göstermektedir. PKK, komünist fikirleri yaymaya çalışan, dini inançları yok etme amacıyla hareket eden, masum insanları vahşice öldürmekten çekinmeyen, vatanımızı bölme niyetiyle ortaya çıkan bir terör örgütüdür. Yaşamını Allah rızasını kazanmaya adamış, komünizm ve terör ve bölücülüğün en büyük düşmanı olan Sayın Adnan Oktar ise, söz konusu psikolojik savaşın gereği olarak bu katil örgütten çok daha tehlikeli olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu, akla ve vicdana tamamen aykırı bir uygulamadır.

Aynı psikolojik savaş yöntemi başka şekillerde de kullanılmıştır. Örneğin Sayın Adnan Oktar hakkında, BAV ile ilgili son olarak devam eden davada bir sonraki celseye iştirak etmesi için ihzar kararı çıkarılması yine bazı basın organlarında manşetten duyrulmuştur. Fakat Sayın Oktar’ın kendisi adliyeye gidip ifade vermiş ve söz konusu karar bozulmuştur. Bu haberin de aynı şekilde söz konusu basın organlarında duyurulması gerekirken böyle birşey gerçekleşmemiştir. Çünkü bu psikolojik savaşın bir gereğidir ve sözkonusu odakların böyle bir haber yaptırması, kullandıkları savaş yöntemlerine uygun düşmemektedir. Bu çevrelerin yöntemi "çamur at, izi kalsın" mantığına dayanmaktadır. Oysaki ihzar kararı hergün yüzlerce mahkemede bir insanın mahkemeye gelmesi için alınan son derece olağan bir karardır. Ancak Sayın Adnan Oktar hakkında olduğu gibi böyle bir konuda hiçkimse hakkında sür manşetten haber yapılmamaktadır. Tüm bunlar güçlü bir fikre karşı yapılan psikolojik savaşın yöntemlerindendir. Sayın Adnan Oktar’a karşı uygulanan psikolojik savaşın gereği olarak uygulanan bir çok örnek mevcuttur bunlardan bir diğeri de söz konusu yayın organlarından bir tanesinin, Bilim Araştırma Vakfı aleyhine açılan davanın zamanaşımına uğraması kararının Yargıtay tarafından bozulması karşısında “Adnan Hoca Şimdi Yandı!” başlığını kullanmış olmasıdır. Sol çizgideki bir başka yayın organının Darwinist olduğu bilinen bir köşe yazarı ise “Adnan Hoca keşke yansa!” başlığıyla bu savaşa destek sağlamaya çalışmıştır. Dikkat edilirse, ortada Sayın Adnan Oktar’ın aleyhinde bir delil yoktur. Polis operasyonunun yapıldığı ve mahkemelerin başladığı zamandan bu yana tam 9 senedir aleyhte kullanılabilecek tek bir delil ortaya çıkmamıştır. Suçlamaların tümünün geçersizliği anlaşılmış ve Sayın Oktar her birinden beraat etmiştir. Fakat buna rağmen bir takım odaklar, akıl almaz ifadelerle düşmanlıklarını açıkça belirtmekte ve bu savaşı aleni şekilde sürdürmekten çekinmemektedirler.

Aynı şekilde Ebru Şimşek tarafından Sayın Adnan Oktar’a ve BAV camiasına yönelik olarak atılmış olan iftiralar da bu savaşa destek için kullanılmıştır. Bir kısım basın, aynı savaşın bir gereği olarak bu iftiraları kullanmış, bunları manşetten gündeme getirmiştir. Nitekim Ebru Şimşek’in attığı iftiraların tam anlamıyla birer yalandan ibaret olduğu mahkemece ispat edilmiş ve Sayın Adnan Oktar konuyla ilgili iddialardan aklanmıştır. Ebru Şimşek’in açıkça mahkeme önünde yalan söylediği kesin bir şekilde ortaya çıkmıştır. Elbette bu sonuçlar da psikolojik savaşın kalesi olan yayın organlarında hiçbir şekilde dile getirilmemiştir. Ebru Şimşek’in yalana dayalı suçlamaları manşetten son derece taraflı yorumlarla verilirken, tüm bunların yalan olduğuna dair mahkeme kayıtları her nedense insanlardan itina ile gizlenmektedir.

Sayın Adnan Oktar’a karşı yürütülen söz konusu psikolojik savaş çeşitli köşe yazarlarının da kuşkusuz dikkatinden kaçmamış, 1999 yılı operasyonu sırasında gerçekleştirilen haksız saldırının bir psikolojik savaş olduğunu Radikal gazetesinin yazarı İsmet Berkan bile itiraf etmiştir. Sayın Adnan Oktar’a karşı yöneltilen bu savaş ile ilgili olarak Berkan, “Bu savaşta soruşturmanın gizliliği ilkesine yer yok”, ifadeleriye yürütülen psikolojik savaş yöntemini açıkça dile getirmiştir. (*)

Özetle, 1986 yılından beri Sayın Adnan Oktar’a karşı devam eden psikolojik savaş, görüldüğü kadarıyla Sayın Oktar’ın materyalizme, ateizme ve Darwinizm’e karşı mücadelesi devam ettikçe sürecek gibi görünmektedir. Çünkü materyalist, komünist, Marksist çevreler, şimdiye dek kendi ideolojilerine karşı böylesine büyük ve kararlı bir fikri mücadele görmemişlerdir. Sayın Adnan Oktar’ın bu konudaki gücünü, aklını ve çalışmalarını hayranlık dolu bir korku ile izlemekte ve Allah yolunda gösterilen bu çabanın sonuca ulaşmakta olduğunu fark etmektedirler. Adeta bir panik yaşamakta, Darwinizm’e ve materyalizme karşı elde edilen bu üstün başarıyı engelleyebilmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Ancak bu çevrelerin bilmedikleri bir gerçek vardır: Onlar, bu sahte yöntemlerle ne kadar vakit harcarlarsa harcasınlar, psikolojik engellemelere ne kadar başvururlarsa başvursunlar, mutlak galip gelecek olanlar, Allah’ın izniyle, Allah’ın taraftarlarıdır. İşte bu nedenle batıl yöntemlerle gerçekleştirilen bir mücadele, geçmişte ne kadar etkili görünürse görünsün mutlaka başarısız olacaktır. Allah’a güvenip dayanan Sayın Adnan Oktar, yıllar boyunca kendisine yöneltilmiş olan bu savaştan hiçbir şekilde materyalistlerin bekledikleri şekilde etkilenmemiş, bu saldırılar karşısında hep daha da güçlenmiştir. Bunun farkında olan bir kısım odakların korku ve endişeleri daha da artmakta, yenilgiden kaynaklanan çaresizlik ve acizlik üsluplarından hissedilmektedir.

(*) http://www.radikal.com.tr/2000/02/05/yazarlar/ismber.shtml

DARWIN’İ YIKAN KAFATASLARI

14 Şubat 2008 Perşembe

ÖNEMLİ BİR HATIRLATMA

İnsanlar arasında Kuran’da bildirilen güzel ahlak, saygı, sevgi, dostluk, yardımlaşma yaşanmazsa, din ahlakının yaşanmamasının getirdiği manevi belalar topluma hakim olur. Allah sevgisinin ve Allah korkusunun yaşanmadığı bir toplumda insanlar birbirlerine saygı, sevgi, şefkat, merhamet göstermezler. Aksine insanlar kendi menfaatlerini elde etmenin peşinde olur ve diğer insanları önemsemezler. Nitekim günümüzde din ahlakından uzak yaşayan toplumlarda, insani değerlerin azalmaya başladığı açıkça görülmektedir. Yolda hasta olan bir kişiyi görünce yardım edilmemesi, iş yerinde insanların birbirine güler yüz göstermemesi, hoş vakit geçirmek için biraraya gelinen ortamlarda dahi insanların asık yüzlü olması, hoş sohbet olmaması, sıcak insani bir ilişki kurulamaması, bir dostuyla karşılaşan kişinin dostane bir tavır içinde olmaması, insanların birbirine tahammülsüz olmaları, durgun ve mutsuz bir ruh halinde yaşamaları bu durumun örneklerindendir. İnsani hiçbir değeri göz önünde bulundurmadan sadece işini halletmeyi düşünen, menfaatlerini tatmin etmeyi hedefleyen insanların kendilerini geliştirmeleri, ahlaklarını güzelleştirmeleri de mümkün olmamaktadır. Ancak insanların büyük bir bölümü bu mutsuzluklarının neden kaynaklandığını merak dahi etmezler. Bu da söz konusu insanların gereği gibi düşünmediklerinin, ezbere hareket etmelerinin göstergesidir. Bu şuur kapanıklığı hali, insanların her türlü olumsuz telkine de açık olmalarına sebep olmaktadır. Çoğu kişi maruz kaldığı telkinin doğru olup olmadığını dahi düşünmeden kabul etmektedir.

Yakın zamana kadar Darwinizm'in geniş kitleler tarafından, hiçbir itiraz görmeden kabul edilmesinin nedeni de aslında budur. Hiçbir bilimsel delile dayanmamasına, çok açık mantık çöküntülerine sahip dayanaksız bir teori olmasına rağmen Darwinizm, bir kısım inançlı insanlar tarafından dahi neredeyse reddedilemez bir teori olarak görülmüştür. Materyalizm ve ateizme karşı neredeyse hiçbir fikri mücadele yapılmamış, en baştan yenilgi kabul edilmiştir. Oysa bilimsel, akılcı ve kararlı bir fikri mücadeleyle, Darwinizm'in yenilgiye uğratılması kaçınılmazdır. Nitekim, Harun Yahya’nın son 20 yıldır yaptığı kararlı fikri mücadelesi neticesinde Darwinizm yerle bir olmuştur.

Söz konusu şuur kapanıklığı halinin ortadan kalkması, insanların şevkli, heyecanlı, yumuşak huylu, dost canlısı, cana yakın, hoş sohbet, fedakar, vefakar olması ise ancak din ahlakının yaşanmasıyla mümkündür. Kuran ahlakının yaşandığı ortamlarda keskin bir vicdan ve şuur açıklığı vardır. Allah'a gönülden iman eden, Allah'tan gereği gibi korkan, Allah'ı çok seven ve Rabbimiz'e içli bir saygı duyan kimselere, Allah güzel bir ahlak ve huzurlu bir yaşam nasip eder.

12 Şubat 2008 Salı

Yeter Artık! Bu Kadar Yalana Kimse İnanmaz

Bu ilanın wordunu ya da pdf'ni harunyahya.net sitesinden indirebilirsiniz. Ayrıca ilanın büyük halini görmek için ilanın üstüne tıklayabilir ya da farklı kaydet diyerek bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Türk Milleti'ni Kandırmaya Yönelik Evrimci Faaliyetler Zavallıca Çabalardan İbarettir: Yeter Artık! Bu Kadar Yalana Kimse İnanmaz



O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

Evrimcilerin klasik yöntemi "hayali veya sahte deliller üretmek"tir. Geçmişte yaşamış ve soyları tükenmiş olan bir maymun türü veya bir balık veya bir kuş türü evrim delili olarak kamuoyuna sunulur.

"Atamız tarla faresi", "Atamız mikrop", "Kayıp halka tamamlandı" benzeri haberler tamamen uydurmadır. Son aylarda basında yer alan ve evrime delil olduğu iddia edilen fosiller yeni birer evrimci aldatmacasından ibarettir.

Evrimcilerin delil diye öne sürdükleri fosiller ciddi incelemelere tabi tutulduklarında, bunların evrimle hiçbir ilgilerinin olmadığı hemen anlaşılmaktadır. Defalarca tekrarlanan bu duruma rağmen evrimciler pişkinliği elden bırakmamaktadır.^

Evrimcilerin, iddialarını desteklemek için bulmaları gereken "ara fosillerdir". Yani bulunacak fosiller eksik, yarım, işlevini tam göremeyen organlara sahip olan canlılara ait olmalıdır. Oysa -son bulunan fosiller de dahil olmak üzere- tüm fosiller, eksiksiz ve kusursuz canlılara aittir. Bugüne kadar bulunmuş olan 100 milyona yakın fosilin tamamı Yaratılış Gerçeğini göstermekte, içlerinde bir tane bile evrimcilerin hayallerini besleyecek fosil bulunmamaktadır.

Evrimcilerin sansasyonel şekilde gündeme getirdikleri her yeni sözde delil, kısa zaman içinde geçersizliği anlaşılarak örtbas edilmektedir. Ancak evrimciler, foyaları meydana çıkar çıkmaz bu sefer başka bir fosili delil gibi sunmakta, bu sonu gelmez bir döngü olarak sürüp gitmektedir.

Evrimcilere tavsiyemiz artık inadı bırakmaları, zorlama izahları, bilim dışı senaryoları, sahte deliller imal etmeyi terk etmeleri ve evrim teorisinin çöktüğünü kabul etmeleridir.

Dinsiz olmayı modernlik zanneden, aşağılık kompleksi içinde olan, yarı cahil, saplantılı, sabit fikirli insanlar, dünyadaki bilimsel gelişmelerden habersiz eski katılıklarını sürdürmektedirler.

Komünizm, faşizm, materyalizm, masonizm ve bunları doğuran Darwinizm çoktan çöktüğü halde; cahil, kapalı, eğitimsiz, kitaptan, bilgiden korkan bir kısım insanlar birbirlerini teselli etmeye çalışarak batıl, ölü fikirlerini inatla ayakta tutmaya çalışmaktadırlar.

Son Zamanlarda Evrimcilerce Gündeme Getirilen Fosiller, Gerçekte Evrim Teorisini Yalanlamaktadır

Son aylarda basında yer alan ve evrime delil olduğu iddia edilen fosiller yeni birer evrimci aldatmacasından ibarettir.

Bunlardan Tiktaalik roseae ve Gogonasus isimli iki fosil, denizlerden karaya geçiş için delil olarak tanıtılmıştır. Ancak her iki fosil de tam eksiksiz ve mükemmel canlılara aittir. Tiktaalik roseae, bugün de pek çok örneği yaşamakta olan mozaik canlılardan biridir. Gogonasus ise, halen yaşamakta olan Coelacanth gibi yüzgeçlerinde kemiklere sahip olan bir balıktır. Bunlar ara fosil değil, nesli tükenmiş normal canlılardır ve evrim iddiaları ile hiçbir ilgisi yoktur.

Aynı şekilde gündeme getirilen "Dört Ayaklı Yunus" haberleri de uydurmadır. Bu yunusun, kuyruk bölümüne yakın iki yüzgece sahip olması, bu canlının bugüne kadar rastlanmamış bir yunus çeşidi olduğunu göstermektedir ve evrimle bir ilgisi yoktur.

Yine son zamanlarda gündeme gelen ve "Lucy'nin Kızı' adı verilen yeni fosilin de insan ile hiçbir ilgisi yoktur. Kolları, bütün goril ve şempanzelerde olduğu gibi bacaklara oranla uzundur. Daha önce yapılmış 5 ayrı bilimsel çalışma, bu fosilin dahil edildiği A. Aferensis'in insanlar gibi yürüdüğü iddiasını çürütmüştür.

Klasik Evrimci Oyunları ve Timsahın Atası Aldatmacası

Fosil kayıtlarına göre timsahlar, milyonlarca yıldır değişmeyen bir beden yapısına sahip canlılardır. Timsahlar bu yönleriyle evrim teorisinin iddialarının geçersizliğine dair çok net bir delil oluşturmaktadırlar. Buna rağmen evrimciler bulunan her yeni timsah veya timsah benzeri canlı fosilini evrim teorisinin bilimdışı iddialarını destekleyen bir delil gibi kamuoyuna sunmakta, açık bir aldatmaca faaliyeti yürütmektedirler.

Son günlerde yeni bir fosil üzerinde aynı oyun tekrarlanmaktadır. Bir kısım basın kuruluşlarınca yine aynı klasik başlık ve üsluplarla duyurulan bu fosil Brezilyalı paleontologlarca 2004 yılında bulunmuş ve Montealtosuchus arrudacamposi ismi verilmiştir.

Yaşı 80 milyon yıl olarak tahmin edilen bu fosil, eski timsah türleriyle günümüz türleri arasında bir "geçiş formu"(!), bir "kayıp halka"(!) olarak lanse edilmektedir. Oysa timsahlar hakkındaki bilimsel gerçekler evrimcilerin nasıl bir sahtekarlık içinde olduklarını ortaya koymaktadır.

Aşağıda timsahların evrim teorisinin geçersizliğine delil canlılar olduğuna dair bazı temel bilgiler verilmiştir:

Timsahlar, Evrimin Büyük Bir Yalan Olduğunu Ortaya Koyan "Yaşayan Fosiller"dendir...

Yaşayan fosil kavramı, en eski fosil örnekleriyle günümüzde yaşamakta olan canlı örnekleri arasında anatomik açıdan herhangi bir farklılık bulunmayan, bir diğer deyişle evrimin geçersizliğini ortaya koyan canlıları ifade etmektedir. Timsahlar, yaşayan fosillerin en iyi bilinen örneklerinden biridir. Örneğin İngiliz bilim dergisi New Scientist'da 1999 yılında yayımlanan bir makalede, 140 milyon yıllık timsah örnekleriyle günümüz timsahlarının temelde aynı yapıda, değişmeden kaldığı açıklanmıştır.

Elde 140 milyon yıllık timsah fosilleri bulunmasına rağmen 80 milyon yıllık bir fosili timsahın atası olarak göstermeye çalışmak evrimcilerin tutarsızlığı ve mantık açmazını göstermesi açısından çarpıcı bir örnek oluşturmuştur.

Yeni açıklanan fosilden daha yaşlı olan 100 milyon yıllık gerçek timsah fosilleri, günümüz timsahlarıyla tıpa tıp aynıdır. (Geniş bilgi için Harun Yahya, Yaratılış Atlası, 1. Cilt s. 544 bakınız.)

Kayıp Halka Kavramı Bilim Dışıdır

Basında sık sık yer alan "kayıp halka" kavramı, evrimci iddilara göre türler arasında yaşamış olması gereken hayali canlıları ifade etmektedir. Aslında canlılar aleminde hiçbir karşılığı olmayan tamamen hayali ve teorik olan bu kavram Darwin'in teorisinin çöküşünün anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Çünkü artık ciddi paleontologlar canlı grupları arasındaki fosil boşluklarının doldurulamayacağından, herhangi bir canlı grubunun sözde evriminin bulunan tek bir fosille (halkayla) doldurulamayacağından emin hale gelmiş, kayıp halka kavramının bilimin sınırları dışında kaldığını itiraf eder olmuşlardır. Dünyanın en prestijli bilim dergilerinden Nature'ın editörü ve aynı zamanda bir paleontolog olan Henry Gee, 1999 basımı In Search of Deep Time isimli kitabında şunları yazmıştır:

"Gazeteciler ve manşet yazarlarının, ataları bulma arayışları ve kayıp bağların keşfiyle ilgili olarak dört bir yanda sürdürdüğü gevezelikle karşılaştırdığımızda şunu öğrenmek şaşırtıcı gelebilir: Birçok profesyonel paleontolog, canlılığın tarihini senaryo ve hikayelere dayanarak incelememektedirler ve evrimsel tarihin hikaye anlatım şeklini, bilimdışı olması yüzünden otuz seneden fazla bir süre önce terk etmişlerdir." (In Search of Deep Time, Beyond the Fossil Record to a New Hıstory of Life", Henry Gee, The Free Press, A Division fo Simon & Schuster, Inc., 1999, s.5)

ABD'nin en önde gelen paleontologları arasında yer alan Harvard Üniversitesi'nden Niles Eldredge ve Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden Ian Tattersall'un şu sözleri, basındaki kayıp halka masallarının ne denli gerçekçilikten uzak olduğunu gözler önüne sermektedir:

"Canlıların evrimsel tarihlerinin bir keşif meselesi olduğu düşüncesi, bir efsanedir. Eğer öyle olsaydı, ne kadar çok hominid fosili bulursak, insanın evrimi hikayesinin de o kadar açık hale gelmesi gerekirdi. Oysa eğer bir şey olduysa, bunun tam tersi olmuştur." (Niles Eldredge, Ian Tattersall, The Myths of Human Evolution, ss.126-127)

Fosil Kayıtları Bütünde Evrimi Yalanlamaktadır, Aldatıcı Zorlama Yorumlar Bunu Değiştiremez

Açıktır ki, evrim teorisi ve fosiller konusunda yapılacak objektif bir değerlendirme, birkaç fosili değil, ele geçirilen tüm fosillerin ortaya koyduğu tabloyu dikkate almayı gerektirmektedir. Paleontoloji'nin yüzyılı aşkın sürdürdüğü çalışmaların genel sonucuna ve bu sonuçlardan yola çıkarak uzman paleontologların Darwinizm hakkında yaptıkları değerlendirmeye bakmak gerekir. Bu yapıldığında, canlıların fosil kayıtlarında kademeli bir gelişim göstermediklerini, bunun yerine ani ve kusursuz beden yapılarıyla ortaya çıkarak milyonlarca yıllık varlıkları boyunca hiçbir evrimsel değişim göstermedikleri görülmektedir. Ünlü İngiliz paleontolog Derek W. Ager, Darwinizm aleyhindeki bu gerçeği şu sözlerle itiraf etmektedir:

"Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz."

Evrimci paleontolog Mark Czarnecki de aynı gerçeği açıklıkla ortaya koymuş bir başka isimdir:

Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel, her zaman için fosil kayıtları olmuştur... Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin Tanrı tarafından yaratıldığını savunan argümana destek sağlamıştır."

Fosil kayıtlarının bu paelontologlarca ifade edilen ve evrimi reddettiğini itiraf eden bu genel değerlendirmesi, açıktır ki basının tek bir timsah fosili üzerinden giriştiği çaresiz propaganda oyunlarıyla değişmeyecektir.

Evrimciler, Soyu Tükenmiş Türleri Kullanarak Halkı Aldatmaya Çalışmaktadırlar

Günümüzde yaşayan bütün canlı türlerin sayısı, doğa tarihi boyunca yaşamış tür sayısının sadece %1'idir. %99'u ortadan kalkmış olan canlı türleri, hem çok geniş bir çeşitlilik sergilemekte, hem de bizim etrafımızdaki canlılara göre şaşırtıcı farklılıklar ortaya koyabilmeleriyle evrimci propagandanın malzemesi olarak kullanılmaktadır. Örneğin timsahların çok eski örnekleri hem çeşitlilikleri, hem yaşam alanları, hem beslenme tarzları hem de ebatları açısından şaşırtıcı özellikler ortaya koymaktadır.

Günümüzde sadece 23 timsah "türü" yaşamaktayken, 200 milyon yıl ila 65 milyon yıl arası dönemde, 150 timsah "genusu" (genus: biyolojik sınıflandırmada türden bir üstte yer alan kategori) yaşamaktaydı. Üstelik bu timsahlardan kimisi karada, kimisi tatlı suda, kimisi okyanusta yaşamaktaydı. Eskiden yaşamış timsahların ebat olarak da bazılarıyla günümüzdekiler arasında önemli farklılıklar bulunmaktaydı. Hatta bilimadamları, otobüs büyüklüğünde ve küçük bir balina ağırlığında olan soyu tükenmiş timsahlar ele geçirmişlerdir. Bunlardan biri olan Sarcosuchus Imperator'un uzunluğu 12 metreye, ağırlığı ise 8 tona ulaşıyordu.

Son evrim propagandasında, Montealtosuchus arrudacamposi, uzun bacaklarla rekonstrüksiyon resimlerde tasvir edilmekte, günümüz timsahlarının atası tuhaf ve başka bir canlıymış izlenimi verilmektedir. Oysa yukarıda verilen bilgilerde görüldüğü gibi, soyu tükenmiş timsahlar son derece geniş bir çeşitlilik göstermektedirler. Bu çeşitlilik ile türü tükenmiş canlılar hakkında bilgi sahibi olmayan kamuoyunun gözünü boyamaya ve evrim iddialarına inandırmaya çalışan evrimciler, bu tavırlarıyla açık bir sahtekarlık yapmaktadırlar.

Tesadüfü Reddeden Sistemler

Timsahlar sahip oldukları sistemlerle evrime en güzel cevabı veren, yaratılış harikası canlılardır. Hem karada hem suda yaşamalarını ve hareket etmelerini sağlayan özgün anatomik yapılara sahiptirler. Keratin pullarının altına yerleştirilmiş olan kalın kemik levhalar, bir zırh gibi vücutlarını örter. İnce ve uzun beden yapıları suda hareket etmelerini kolaylaştırır. Bacaklarını sudayken bedenlerine yapıştırabilir, böylelikle suyun direncini azaltabilirler. Bu bacaklar aynı zamanda karada koşmalarını sağlayabilecek özelliktedir. Parmakları arasındaki ağlar, yüzerken yönlerini doğrultmalarına yardımcı olur.

Son derece özel bir çene ve diş sistemleri vardır. Çeneleri büyük bir basınçla kapanır (iki santimetrekareye 1 ton basınç uygulayabilirler). Timsahlar, bir beyaz köpek balığından altı, bir rottweiler cinsi köpekten onbeş kez daha güçlü ısırabilirler. Gözler, bu güçlü ısırışlarda zarar görmemesi için çene üstünde çok sağlam çukurlarda hareketsiz olarak yerleştirilmişlerdir. Avlanmak için mükemmel sistemlere sahip olan timsahlar, avlanmadan da uzun süre yaşamalarını sağlayan bir yağlama sistemine sahiptirler.

Dalış anında burun delikleri ve kulakları özel kapakçıklarla kapanır ve iç organlara su gitmesi engellenir. Timsah avını ısırdığında da gırtlak kasılarak su yutması engellenmiş olur. Kanlarındaki özel biyokimyasal sistemler sayesinde, nefesini tutan bir timsah, karbondioksiti kanında bikarbonat iyonları şeklinde çözünerek biriktirir. Bu iyonlar, kanda oksijen taşımayla görevli olan hemoglobin molekülüne bağlanır ve böylelikle dokulara daha fazla oksijen sağlanmış olur. Timsahların kanları, güçlü antibiyotik özellikler de gösterir.

Daha pek çok özellikleriyle timsahlar -bütün canlılar gibi- evrim teorisini yalanlamakta ve Yaratılış Gerçeği'nin bir delili olarak halen hayatlarını sürdürmektedirler.


Sonuç


Bir kısım basın-yayın organları, milyonlarca yıldır hiçbir değişime uğramamış, ilk ortaya çıktıklarından beri timsah olarak kalmış olan ve bedenlerinde sayısız fizyolojik sistem barındıran bu canlıların tesadüfi ve amaçsız bir süreçte ortaya çıktığını iddia etmekte, tamamen akıl ve bilim dışı bir tutum sergilemektedirler. Yukarıda saydığımız gerçekler karşısında bu hayali spekülasyonların hiçbir bilimsel dayanağının olmadığı, sözkonusu yayınların kamuoyunu yanlış bilgilendirmeye yönelik olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu basın kuruluşlarına bu bilimdışı propagandanın artık Türkiye'de bir tutunurluğunun kalmadığını hatırlatıyor, halkımızın Harun Yahya'nın eserleriyle evrim yalanına karşı artık bilinçlenmiş olduğunu görmelerini tavsiye ediyor, Darwinizm propagandasına artık bir son vermeleri çağrısında bulunuyoruz.

Yazarın kitaplarının 9.000 sayfa ve 10.000 resimlik bölümü Evrim Teorisinin çöküşünü konu almaktadır.
Adnan Oktar'ın, Harun Yahya müstear ismiyle kaleme aldığı eserlerin sayısı yaklaşık 250'dir. Bu kitaplar 48.000 sayfa ve 35.500 resimden oluşmaktadır. Adnan Oktar'ın, Harun Yahya müstear ismi ile kaleme aldığı kitapları ve bunlardan yararlanılarak hazırlanan belgeselleri, harunyahya.org, harunyahya.net ve harunyahya.com adreslerinden ücretsiz olarak okuyabilir veya Global Yayıncılık'ın (0212) 444 444 1 no'lu telefonundan temin edebilirsiniz.

----------

Bu tam sayfa ilan
9 Şubat 2008 tarihinde Milli Gazete
9 Şubat 2008 tarihinde Yeni Şafak
10 Şubat 2008 tarihinde Vakit
11 Şubat 2008 tarihinde Önce Vatan
gazetelerinde yayınlanmıştır.

2 Şubat 2008 Cumartesi

Canlılığın Bilgi Kaynağı: DNA

Gelişen bilimin ortaya çıkardığı tablo, canlıların asla tesadüflerle ortaya çıkamayacak kadar kusursuz bir düzenliliğe ve son derece kompleks bir yapıya sahip olduğudur. Bu ise canlıların üstün bir güç ve bilgi sahibi olan bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarının delilidir. Örneğin son dönemde, İnsan Genomu Projesi vesilesi ile gündemde olan insan genindeki kusursuz yapı, yani Allah'ın eşsiz yaratması bir kere daha gözler önüne serilmektedir.

Amerika'dan Çin'e kadar birçok ülkeden bilim adamı, yaklaşık 15 sene boyunca DNA molekülünün 3 milyar basamağını okumak ve sıralarını belirlemek için uğraştılar. 2003 yılının Nisan ayında da bu projenin ilk aşamasını tamamlamayı başardılar. Ancak asıl cevap bekleyen kısım, insan genomundaki bu harflerin dizilimi ile kodlanan bilgi ve bunun hücredeki kullanılış şeklidir. Dolayısıyla insan genomunun dökümünün yapılması, her ne kadar heyecan verici, önemli bir gelişme olsa da, İnsan Genomu Projesi'nin başında bulunan Dr. Francis Collins'in de "İnsanın kullanım kılavuzunda ilk defa bir bölümü tamamlayabildik" sözleriyle belirttiği gibi, DNA'daki bilginin deşifresi için daha henüz ilk adım atılmıştır.

Bu bilginin deşifresinin neden bu kadar uzun sürdüğünü anlayabilmek için DNA'ya sığdırılan bilginin genişliğini ve fonksiyonlarını anlamak gerekir.



Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) Yücedir.
(Yasin Suresi, 36)


DNA'nın Sır Dolu Yapısı

Teknolojik bir ürünün veya tesisin yapımı ve yönetiminde insanoğlunun yüzyıllar boyunca elde ettiği tecrübe ve bilgi birikimi kullanılır. Dünyanın en ileri ve karmaşık tesisi olan insan vücudunun inşası için gereken bilgi ve tecrübe ise DNA'da saklıdır. DNA, hücre çekirdeğinde titizlikle korunan oldukça büyük bir moleküldür ve bu molekül insan vücudunun bir nevi bilgi bankasıdır. DNA'da korunan bilgiler, insanın saç ve gözlerinin renginden, boyunun uzunluğuna kadar tüm fiziksel özellikleri ile birlikte, hücrelerde ve vücutta meydana gelen binlerce farklı olayı ve sistemi de kontrol eder. Örneğin, insanın kan basıncının alçak, yüksek veya normal olması bile DNA'daki bilgilere bağlıdır.



Burada vurgulanması gereken önemli nokta, daha ilk insandan itibaren milyarlarca insanın hücresinde yer alan trilyonlarca DNA'nın şimdiki mükemmellik ve karmaşıklığıyla birlikte varolageldiğidir. Akıllara durgunluk veren yapı ve özellikleriyle, böyle bir molekülün, evrimcilerin öne sürdüğü gibi tesadüfler sonucu oluşmasının ne derece mantık dışı olduğunu ilerleyen satırları okudukça sizler de daha net göreceksiniz.

1 Şubat 2008 Cuma

Uzman Karıncalar

Karıncalarda organizasyon, belirli bir işte uzmanlaşma ve iletişim, neredeyse insanlar arasında olduğu kadar başarılıdır. Öyle ki, insanlar bugün karıncalar arasındaki uyumlu sistemi örnek almaktadırlar. Aşağıdaki alıntı bu konuyu örneklendirmektedir:

Bilgisayar uzmanları bugün, karıncalardaki kollektif davranış biçimlerini laboratuvarlarda robotlarla üretmeye çalışıyorlar. Çok gelişmiş, ileri programlar yerine, kendi aralarında işbirliği yapan, "basit" enformatik unsurlardan oluşan robotlar üzerinde yoğunlaşıyorlar. Bu çalışmalarda temel ilke aynı: Çok gelişmiş bir robot oluşturmak yerine, daha az "zeki" bir sürü robot geliştirmek, ama bunlardan tıpkı karınca kolonisinde olduğu gibi en "karmaşık" görevleri üstlenmelerini beklemek... Bu robotlar tek tek ele alındıklarında "zeka" açısından çok gelişmiş olmayacaklar, ama ortak hareket dürtüsüyle işbölümünü gerçekleştirecekler. Çünkü, en basit enformatik bilgileri birbirleriyle değiş tokuş etme yeteneğine sahip olacaklar. Bir karınca kolonisindeki hayat ve işbölümü tarzı , NASA'yı bile etkilemiş... Kuruluş, Mars gezegenindeki araştırmalar için gelişmiş bir tek robot göndermek yerine, birçok karınca-robot göndermeyi planlıyor. Böylece birkaç tanesi tahrip olsa bile, ekibin ayakta kalanları görevlerini tamamlayabilecekler.

Hz. İsa ve Hz. Mehdi Gelmeyecek Nidaları, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin Geliş Alametidir

Peygamberimiz (sav), sahih hadisleriyle hem manevi hem fiziksel özellikleri, hem de yapacakları icraatlarla Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişi hakkında çok detaylı bilgiler vermiştir. Ancak kimi çevreler, hiçbir bilgi ve delile dayandırmadan bu iki mübarek şahsın gelişini reddetmeye çalışmaktadırlar. Bu amaçla, Hz. İsa'nın yeniden yeryüzüne geleceği beklenen, içerisinde bulunduğumuz bu dönemde, “Hz. İsa'nın öldüğü ve ikinci kez gelmeyeceği” yanılgıları gündeme getirilmektedir. Aynı şekilde Hz. Mehdi'nin gelişi de çeşitli açıklamalarla tevil edilmeye çalışılmaktadır. “Hz. Mehdi'nin geçmişte geldiği, Mehdiliğin bir şahsı manevi olacağı ya da Hz. Mehdi'nin hiç gelmeyeceği” gibi yanlış, Peygamberimiz (sav)'in hadisleriyle ve İslam alimlerinin açıklamalarıyla açıkça çelişen mantıklar öne sürülmektedir. Oysa burada gözardı edilmemesi gereken çok önemli bir gerçek vardır:

“Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmeyeceklerinin söylenmesi, aslinda bu mübarek şahislarin geleceklerini ortaya koyan önemli alametlerden biridir.”

Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmeyecekleri iddiaları, bu iddiaları öne sürenlerin gerçekte, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmesi ihtimalinden çok tedirgin olmalarından kaynaklanmaktadır

Tüm Müslümanlar, Ehl-i Sünnet alimleri tarafından ittifakla kabul edilen Hz. İsa ve Hz. Mehdi ile ilgili gerçekleri ve konudaki bu gelişmeleri haber veren sahih hadisleri çok iyi bilmektedirler. Bunun yanı sıra Allah'ın Kuran'da bildirdiği İslam ahlakının mutlaka hakim olacağı gerçeğini ve bu gelişmeler yaşanırken de Allah'ın adetullahı gereği, Müslümanların başında, onların manevi liderliğini üstlenecek bir elçinin var olması gerektiğinin de bilincindedirler. Ancak bazı kişiler bu konuyu çok iyi bilmelerine ve hadislerde bildirilen alametlerin ardı ardınca gerçekleştiğini görmelerine rağmen, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişini şiddetle reddetmeye çalışmaktadırlar. Israrla bu kutlu şahısların gelmeyeceklerini iddia etmekte, asılsız yorum ve tevillerle bu gerçekleri örtbas etmeye, çalışmaktadırlar. İnsanları yanlış bilgilendirerek yüzyıllardır İslam alemince beklenen bu kutlu olayı geçersiz kılmak istemektedirler. Öyle ki yaşadıkları bu tedirginlikten dolayı, Mehdi konusunu açmanın, Hz. Mehdi'den ve geleceğinden bahsetmenin fitne olacağını söyleyecek kadar ileri gitmektedirler. Halbuki “Mehdiyet meselesi, gizlenmesi, örtbas edilmesi değil; müjdelenmesi gereken bir konudur”. Hz. Mehdi'nin gelişi bizzat Peygamberimiz (sav) tarafından müjdelenmiştir ve Peygamberimiz (sav)'in bu konuda mütevatir olarak kabul edilen çok sayıda hadisi vardır. Peygamberimiz (sav) bir hadisinde, “Hz. Mehdi ile müjdelenin. O Kureyş’ten ve Ehl-i Beyt’imden bir kişidir.” (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Ahir zaman, s.13) sözleriyle, bu konunun Müslümanlar için bir müjde olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla Müslümanların bu konudan konuşmaktan sakınmaları değil, aksine bu haberi birbirlerine müjdelemeleri gerekir.

Bunun yanı sıra, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişinden tedirginlik duyan kimselerin çabalarında son derece çelişkili bir durum dikkati çekmektedir: Eğer söz konusu şahıslar Hz. İsa'nın geleceğine, Hz. Mehdi'nin varlığına ve yapacağı faaliyetlere gerçekten inanmıyorlarsa, bunların geçersiz beklentilerden ibaret olduğunu düşünüyorlarsa, neden böylesine büyük bir panik içerisindedirler? Eğer Hz. İsa'nın ve Hz. Mehdi'nin gelmeyeceği kanaatindelerse, neden tüm gündemlerini bu konuya ayırmakta, neden her fırsatta, her yerde sürekli bu konuları anlatmakta, sürekli iddialarını destekleyecek yeni teviller bulmaya çalışmaktadırlar? Tüm bu sorular çok açık olarak şu sonucu göstermektedir ki, söz konusu kimseler Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin kesin olarak geleceği kanaatini taşımakta, ancak çeşitli kaygı ve endişelerle, panik ve ajitasyon içerisinde bu gerçekleri örtbas ve tevil etmenin yollarını aramaktadırlar. Zira çok açıktır ki, eğer bir insan bir şeyin var olduğuna ve gerçekleşeceğine inanmıyorsa, bu konuda son derece rahat olur. Çünkü nasıl olsa bir sonuca varmayacaktır; konu zaten kökten hallolmuş durumdadır.

Ama eğer tüm gücüyle, tüm imkanlarını seferber ederek bunun gerçek olmadığını sürekli yeni tevillerle desteklemeye çalışarak yazıyor, anlatıyor ve ısrarla tekrarlayarak gündeme getiriyorsa, o zaman bu şahıs konunun gerçekliğine ciddi şekilde inanıyor demektir.

Hz. İsa ve Hz. Mehdi gelmeyecek diyenler bu çabalarıyla, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişlerine, tanınmalarına, güçlenmelerine ve etkilerinin dünya çapında gelişmesine hizmet etmektedirler

Yüzlerce kitap, dergi ve köşe yazısıyla, televizyonlarda, radyolarda, açık oturumlarda hep bu konu ele alınmakta, hep aynı sözler dile getirilmekte, ‘Hz. İsa’nın öldüğü, Hz. Mehdi'nin var olmadığı ve gelmeyecekleri’ anlatılmaktadır. Ancak Hz. İsa ve Hz. Mehdi aleyhinde olduğu düşünülerek yapılan tüm bu faaliyetler hakkında gözardı edilen önemli bir gerçek vardır: Bu kutlu şahıslar aleyhinde söylenen her söz, yapılan her faaliyet Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin tanınmalarına, sevilmelerine, güçlenmelerine, ortaya çıkışlarına ve yapacakları hizmetlere güç katacak, tüm bu müjdeli gelişmeleri daha da hızlandıracaktır. Hz. İsa ve Hz. Mehdi aleyhindeki her girişim, bu şahısların etkilerinin giderek daha da artmasına ve tüm dünyada ses getirmelerine katkıda bulunacaktır. Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmeyeceklerini öne süren, “Ben Hz. İsa'nın ve Hz. Mehdi'nin geleceğine inanmıyorum” diyen her şahıs, aleyhte yaptığı her çalışma ile Hz. İsa'ya ve Hz. Mehdi'ye hizmet etmiş olacaktır. “Ben Hz. Mehdi'ye karşıyım” diyen her insan, Mehdiliğin gündeme getirilmesini, araştırılmasını, öğrenilmesini sağlayacaktır.

Dolayısıyla, inkar edenler de, münafık ahlakı gösterenler de, Kuran ahlakı aleyhinde bir fikri benimseyenler de, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'ye düşman olanlar da, her ne kadar istemeseler de, -Allah'ın dilemesiyle- bilerek ya da bilmeyerek bu müjdelerin duyurulmasına ve İslam ahlakının tüm dünyada yayılmasına büyük destek vermektedirler.

Belirli bir tarihe kadar Hz. Mehdi’nin geleceğini savunan bazı kesimler, 1980’lerden sonra Hz. Mehdi'nin çıkmayacağını öne sürmeye başlamışlardır

Hz. Mehdi'nin gelişine çeşitli korkularla yaklaşan insanlar, “Bizim Mehdimiz çıkmıştır; bizim tarikimizin, bizim cemaatimizin Mehdisi çıkmıştır. Geleceği beklenen Hz. Mehdi gelse bile, bu kişi bizim Mehdimiz’den üstün olamaz. Olsa olsa, bizim Mehdimiz’in bir talebesi olabilir. Ama zaten gelişi de şüphelidir ve gereksizdir. Bu nedenle de gelmemesi çok daha iyi olur.” gibi fikirlerle hareket etmektedirler.

Nitekim bu gibi düşüncelerin getirdiği korkularla, geçmiş dönemlerde gelmesini büyük bir şevkle bekledikleri Hz. Mehdi konusundaki bakış açılarını, belirli bir dönemden sonra tamamen değiştirmişlerdir. Zira 1978, 1979 ve 1980’lerde yayınlanan İslam ahlakını anlatan dergi, kitap, kaset, broşür gibi eserlere bakanlar, o devirde yoğun olarak Hz. Mehdi'nin geleceğinden bahsedildiğini göreceklerdir. Ancak 1986-87’lerden sonra ani bir dönüşle bu konudan vazgeçildiği, çeşitli tevillerle ya da doğrudan reddedilerek veya bu konu geçiştirilerek Mehdilik konusunun kapatılmasının istendiği görülecektir. Bu tarihten sonra Hz. Mehdi'nin gelmeyeceğini iddia eden yayınlar ya da söylemler ani bir şekilde yoğunlaşmıştır. Çünkü bu yıllardan sonra, söz konusu insanların, kendi istedikleri veya kendi belirledikleri Mehdi’den ziyade, daha başka bir ihtimal dikkatlerini çekmiştir. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde ve İslam alimlerinin açıklamalarında anlatılan Hz. Mehdi'nin ve yerine getireceği faaliyetlerin, kendi Mehdi adaylarıyla bağdaşmadığını, bu kimselerin söz konusu tariflerdeki Hz. Mehdi olamayacağını anladıkları için “Hz. Mehdi'nin geleceği” konusundaki inançlarından da tümüyle vazgeçmişlerdir. Tüm İslam dünyasının refaha kavuşmasına vesile olacak, Kuran ahlakının yeryüzünde hakim kılınmasını sağlayacak olan böyle önemli bir insanın gelişini, sırf kendi fikirlerine, beklentilerine ya da istedikleri şahısların özelliklerine uymuyor diye temelden reddetme yoluna gitmişlerdir. “Hz. Mehdi gelmeyecek” diyerek bu konunun üzerini tamemen örtmeye çalışmışlardır.

Bu şekilde kaderin sevkiyle, iradeleri dışında, Hz. Mehdi'nin gelişinin önemli alametlerinden birini daha oluşturmuşlardır.

Peygamberimiz (sav) hadislerinde, Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışının yaklaştığını gösteren önemli alametlerden birinin, "Hz. Mehdi gelmeyecekmiş, Hz. Mehdi yokmuş" sözlerinin yaygınlaşması olduğu bildirilmiştir. Bu konudaki hadislerden bazıları şöyledir:

“İnsanların ümitsiz olduğu ve “hiç Mehdi falan yokmuş” dediği bir sırada Allah Mehdi’yi gönderir...” (Ali Bin Husameddin el-Muttaki, Kitab-ul Burhan fi-Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 55)

“...Mehdi, Resulullah’ın bayrağı ile, insanların başlarına bela üzerine bela yağdığı ve çıkışından ümit kesildiği bir sırada çıkar...” (Ali Bin Husameddin el-Muttaki, Kitab-ul Burhan fi-Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 55)

Hz. Mehdi'nin gelmeyeceğini öne süren kimselerin, her ne yaparlarsa yapsınlar Hz. Mehdi'ye hizmet etmekten kurtulamamaları bir mucizedir. Allah'ın dilemesiyle, Hz. Mehdi aleyhindeki her girişim, bu mübarek şahsın etkisinin giderek daha da artmasına katkıda bulunacaktır. “Ben Hz. Mehdi'ye inanmıyorum” diyen her şahıs, Hz. Mehdi aleyhinde yaptığı her çalışma ile bu mübarek şahsa hizmet etmiş olacaktır.

Hz. Mehdi aleyhinde çalışma yapılırsa, Hz. Mehdi'nin gelmeyeceği düşüncesi büyük bir yanılgıdır; Hz. İsa da Hz. Mehdi de kaderde takdir edildiği İçin geleceklerdir. Aleyhte faaliyet yapmak, gelmeyeceklerini savunmak, bu sonucu değiştirmeyecektir.

Hz. Mehdi'nin gelmeyeceğini savunan ve bu yönde ısrarlı çalışmalar yürüten kimselerin bu yolla ulaşacaklarını düşündükleri bir sonuç vardır: Eğer Hz. Mehdi'nin gelişini reddederlerse, hadisler doğrultusunda gerçekleşen alametleri gizlerlerse, Hz. İsa'nın da Hz. Mehdi'nin de gelişini durdurabileceklerine inanmaktadırlar. Zira Bediüzzaman Said Nursi'nin "... akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim (ilim sahibi), onların bir kısmına zaîf (zayıf) veya mevzu (hadis) demişler. İmanı zayıf ve enaniyeti kavi bir kısım da, inkâra kadar gitmişler." (Sözler, s. 355) sözleriyle belirttiği gibi insanlar ahir zamanda ortaya çıkacak olan Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin, gerçekte bu konumlarını suni olarak elde edeceklerini düşünmektedirler. Fırsatları iyi değerlendiren, zeki bir insanın ortaya çıkıp, uygun şartları oluşturacağını ve halkı kandırarak Mehdilik ünvanını elde edeceğini sanmaktadırlar. Aynı şekilde yine bir başka şahsın çıkıp imkanları akılcı bir şekilde kullanarak kendisini Hz. İsa olarak tanıtacağını ve insanları bu duruma inandıracağını zannetmektedirler. Eğer Hz. İsa ve Hz. Mehdi beklentisine karşı suskun kalırlarsa, bazı insanların bu ortamdan istifade ederek kendilerini Hz. İsa ve Hz. Mehdi ilan edeceklerinden ve halkı da buna ikna edeceklerinden endişe etmektedirler. Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmeyeceklerine dair yoğun faaliyet yapıp, kitaplar, yazılar yazdıkları takdirde de bu durumu engelleyebileceklerine inanmaktadırlar.

Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmeyecekleri iddialarını öne süren bu kimselerin bilinçaltlarındaki gerçek, “... ya gelirlerse korkusu”dur. Böyle batıl bir inançla, ısrarla “Hz. İsa gelmeyecek Hz. Mehdi gelmeyecek” denirse, bu şahısların gerçekten gelmeyeceklerine inanıyor olabilirler. Ya da gelseler bile, bunun sonucunda, güçsüz olacaklarını ve etkisiz hale geleceklerini düşünüyor olabilirler.

Burada gözardı ettikleri gerçek ise şudur: Bu şahısların gelişleri, Allah kaderde böyle takdir ettiği için gerçekleşecektir. Herhangi iki zeki insan fırsatları iyi değerlendirdiği, imkanları lehte kullanarak halkı kandırdığı için değil. Allah kaderde iki üstün vasıflı kulunu seçip bu görevle vazifelendirmiştir. Bu kimselerin, “Hz. İsa ve Hz. Mehdi gelmeyecek” diyerek bu gerçeği engelleyebileceklerini düşünmeleri ise, kader gerçeğini kavrayamamalarından kaynaklanmaktadır. Kaderde, gelecekte yaşanacak olan her olay önceden bellidir. Her ne yapılırsa yapılsın gelecekte yaşanacak olan bu olayları önleyebilmek mümkün değildir. Günümüzde aleyhte faaliyetler yürütülerek Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişi engellenmek istenmektedir. Ama kaderde, yakın gelecekte gerçekleşecek tüm bu olaylar yaşanmış, bitmiştir. Allah Katında kıyamet çoktan kopmuş, Deccal de, Yecüc Mecüc de, Hz. İsa da, Hz. Mehdi de çıkmıştır. Kuran'da kıyametin kopması, o sırada yaşanacak olaylar, olmuş bitmiş olarak anlatılmaktadır. Biz kadere bağlı olduğumuz için o zaman dilimlerine giremeyiz ve bunları öğrenemeyiz. Bu durum, tarih boyunca yaşanmış ve yaşanacak olan tüm olaylar için geçerlidir. Hz. Musa takdir edildiği zamanda gelmiş görevini yapmış, vefat etmiştir. Hz. Musa’nın geleceği bildirildiğinde, gelmemesi için tedbirler alınmış, ümmeti her türlü zorluğu çıkartmış ancak gelişi engellenememiştir. Geldiğinde de kendisine çok az bir topluluk yardım etmiş, münafıklar, inkar edenler engel olmaya çalışmış ancak buna rağmen Hz. Musa kaderde takdir edildiği şekilde başarılı olmuştur. Hz. Musa’nın Kuran ayetlerinde bildirilen sözleri, daha dünya yaratılmadan önce de bellidir. Çünkü Hz. Musa kaderde takdir edilen sözleri söylemiştir.

Hz. Muhammed (sav)'in gelişi de önlenmek istenmiş ama bu çabalar, sonucu değiştirmemiştir. Kavminde müşrikler arasında büyük bir panik yaşanmıştır ama Peygamberimiz (sav)'in gelişini durduramamışlardır. Hz. Muhammed (sav), kaderde yaratıldığı şekilde gelmiş, Allah'ın kaderinde takdir ettiği sözleri söylemiş ve görevini tamamlamıştır.

Tarih boyunca hiçbir elçi, nebi ya da resulün gelişi engellemeyle, önlemeyle durdurulamamıştır. Şehit olan peygamberler de, tebdir alınmadığı ya da öyle rast geldiği için değil, kaderlerinde öyle takdir edildiği için şehit olmuşlardır.

Aynı şekilde hiçbir peygamber ya da elçinin gelişi belirli şartlara bağlı olmamıştır. Kaderde olan mutlaka gerçekleşmiştir.

Hz. İsa ve Hz. Mehdi için de aynı durum geçerlidir; Allah Katında nasıl ki kıyamet kopmuş, Yecüc Mecüc, Deccal çıkmış ve hezimete uğratılmış ise, Hz. İsa ve Hz. Mehdi de, kaderde gelmiş, dinsiz akımları fikren etkisiz hale getirmiş, tüm dünyada İslam ahlakını hakim kılmış, görevlerini tamamlamışlardır. Tüm dünyada savaşlar, çatışmalar, sıkıntı ve zorluklar son bulmuş, bolluk, zenginlik, huzur ve barış hakim olmuş, Altınçağ yaşanmıştır. Tüm bu gelişmeler bizim zaman dilimimizde henüz yaşanmadığı için biz bunları henüz görmedik, bilmiyoruz. Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin çıkışını, İslam ahlakının hakimiyetini, Altınçağ’ın yaşanmasını heyecanla bekliyoruz. Fakat Allah Katında aslında hepsi yaşanmış bitmiştir.

Dolayısıyla “Hz. Mehdi aleyhinde yazalım, yardım etmeyelim Hz. Mehdi çıkmasın, destek olmayalım, Hz. Mehdi'nin çevresindekiler dağılıp gitsin” gibi mantıklarla yapılan çalışmaların hiçbir etkisi olmayacaktır. İstenildiği kadar aleyhte faaliyet yapılsın, istenildiği kadar gelmeyecekleri yazılsın, anlatılsın, kaderde bu olaylar yaşanacaktır. Bu gelişmelerin hiçbiri, zeki insanların oyunlarıyla, hile ile, fırsatları iyi değerlendirmekle gerçekleştirilebilecek ya da zekice girişimlerle bozulup değiştirilebilecek olaylar değildir. Hiçbir faaliyet bu sonucu engelleyemeyecektir.

İşte Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişini, yaptıkları aleyhte çalışmalarla durdurabilecekleri gibi çocukça fikirlere kapılan insanlar bu önemli gerçeği gözardı etmektedirler. Hz. İsa ve Hz. Mehdi gelecek ve görevlerini yerine getireceklerdir. Çünkü Allah Kuran'da “vaadinden caymayacağını” bildirmiştir. (Al-i İmran Suresi, 9) Allah Cebbar isminin tecellisiyle tüm bunları gerçekleştirecektir.

Hz. İsa ve Hz. Mehdi aleyhinde faaliyet yapılması, gelmeyeceklerinin, gerçek olmadıklarının söylenmesi, bu şekilde kitaplar yazılması ise, yine takdir edilen kaderin bir parçasıdır. Peygamberimiz (sav)'in “Hz. Mehdi'nin, gelmeyeceğinin söylendiği bir dönemde çıkacağını” bildiren hadislerinin gerçekleşmesi için, Allah kaderde bu şekilde yaratmaktadır. Bu kimseler, Allah'ın takdir ettiği kadere tabi oldukları için, istemeseler de Hz. Mehdi'ye hizmet etmektedirler. Aleyhte faaliyet yaptıklarını sandıkları halde, gerçekte Peygamberimiz (sav)'in hadislerinin gerçekleşmesine vesile olmakta, Hz. Mehdi'nin geliş alametlerinden birini oluşturmaktadırlar.

“Biz çaba harcamazsak, kendimizi düzeltmezsek Hz. Mehdi gelmeyecektir” düşüncesi yanlıştır. Hz. İsa ve Hz. Mehdi, insanlar gaflet içerisinde olsalar da kaderde takdir edildiği için gelecek ve başarılı olacaklardır.

Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişi konusunda çeşitli şüphelere kapılan kimseler Peygamberimiz (sav)'in, İslam alimlerinin ve Bediüzzaman'ın verdiği müjdeleri, ‘biz çaba gösterirsek bir olay olur; çaba göstermezsek olmaz’ mantığıyla değerlendirmektedirler. “Biz kendimizi düzeltmezsek, Hz. Mehdi gelse bile ne olur ki?” diye düşünmektedirler. Oysa ki bu büyük bir yanılgıdır. Gafil ve cahil insanların çokluğu, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmeyeceğini gösteren bir delil değildir. Bunların hiçbiri Hz. Mehdi'nin başarısını engelleyemeyecektir. Allah dilediği anda, dilediği şeyi, hiçbir şarta bağlı olmadan yaratmaya kadirdir. Bu nedenle, Müslümanlar gerekli şartları oluşturmasalar, hiçbir şey yapmasalar, tamamen gaflete dalsalar dahi kaderde takdir edilen sonuç gerçekleşecektir. Kimse yardımcı olmasa da, Hz. İsa da Hz. Mehdi de gelecek, görevlerini yapacak ve dünya çapında başarılı olacaklardır. Allah Kuran'da, “Siz Ona (Peygambere) yardım etmezseniz, Allah Ona yardım etmiştir...” (Tevbe Suresi, 40) şeklinde buyurmaktadır. Ahir zamanda Rabbimiz, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin yardımcısı da yine Rabbimiz olacak ve İslam ahlakının tüm dünyada hakim olmasında bu şahısları vesile kılacaktır.

Peygamberimiz (sav), “Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin, insanların çaba gösterdikleri değil, tam tersine, İslam ahlakından tamamen uzaklaştıkları ve gaflete daldıkları bir dönemde geleceklerini” bildirmiştir

Peygamberimiz (sav) hadislerinde, Hz. İsa’nın ve Hz. Mehdi'nin tüm dünyanın büyük bir ahlaki bozulma içerisine düşeceği, insanların İslam ahlakından tümüyle uzaklaşacakları, ibadetlerini terk edecekleri hatta dinden çıkacakları bir dönemde geleceklerini bildirmiştir. Peygamberimiz (sav)'in Hz. İsa’nın ve Hz. Mehdi'nin çıkışından önceki bu gaflet ve İslam ahlakından uzaklaşmayı haber verdiği hadislerinden bazıları şöyledir:

Allah apaçık inkar edilir hale gelmedikçe kıyamet kopmaz. (Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 85; Kitabül Burhan Fi Alametil Mehdiyyil Ahir Zaman, s. 27)

İnsanlara bir zaman gelecektir ki Kuran-ı Kerim'in yalnız resmi, İslam'ın yalnız ismi kalacaktır. Onlar İslam'dan en uzak insanlar oldukları halde İslami isimlerle isimlenecekler, mescitleri görünüşte mamur olduğu halde hidayet yönünden harap olacaktır. (Hakim, Deylemi; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s.27)

İnsanlara bir zaman gelir ki Kuran-ı Kerim bir vadide, insanlar başka bir vadide olurlar. (Hakim, Tirmizi; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s.25)

Bundan sonra birtakımı, Kuran okuyan fakat okudukları dillerinde kalan kalplerinde inanmayan insanların türeyeceği bir zaman gelecektir. (Taberani; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 64)

İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların hepsi Kuran okur, ibadete çalışırlar ve ehli bidatle de meşgul olurlar. Lakin bilmedikleri cihetten müşrik olurlar ve okumalarına ve ilimlerine bedel rızık alırlar ve dünyayı din karşılığında yerler. İşte bunlar, kör Deccal’in avanesi olacaklardır. (Deylemi; Geleceğin Tarihi 1, s.27)

Kıyamete yakın karanlık gecelerin parçaları gibi karışıklıklar olacaktır. Bu karışıklıklar içinde kişi mümin olarak sabahlayıp kafir olarak akşamlayacak, mümin olarak akşamlayıp kafir olarak sabahlayacaktır. (Kur'an ve Sünnette Kıyamet ve Ahiret, s. 155)

İnsanlara bir zaman gelir ki camilerinde toplanıp namaz kılarlar. Fakat aralarında mümin bulunmaz. (Hakim; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 19)

Hz. Huzeyfe'nin anlattığına göre, Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Ey Huzeyfe! O günde onlar Ridde (dinden çıkmak) üzere olacaklardır... namaz da kılmayacaklardır." (Ukayli, En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal)

İnsanlar öyle bir zamanla karşı karşıya kalacaklar ki, namaz terk edilecek, yapılar uzanacak, yemin ve lanetleşmeler çok olacak, rüşvet ve zina alabildiğine yayılacak, ahiret dünyaya değişilecek... (Kıyamet Alametleri, s.157)

… Bunlar Kuran okuyacaklar; ama Kuran boğazlarından aşağı inmeyecek. Bunlar, okun avı delip süratle çıkıp gittiği gibi İslâm'dan süratle çıkacaklar... (Buhâri, Menâkib, 25; Megâzi, 61; Müslim, Zekât, 142-160)

Peygamberimiz (sav) hadislerinde Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin çıkışından önce Müslümanların tembelleşeceğini, insanların gaflete dalarak Kuran ahlakından uzaklaşacaklarını bildirmiştir. Bu gaflet öyle bir dereceye varacaktır ki kimi insanlar Hz. Mehdi'nin gelişini, faaliyetlerine başladığını ve 300 kişi kadar az sayıdaki yardımcısıyla birlikte İslam adına büyük bir mücadele verdiklerini, inkarcıların fikir sistemlerini etkisiz hale getirerek dünyayı yerinden oynattığını dahi idrak edemeyeceklerdir. İnkar edenlerin ve Deccaliyet'in, Hz. Mehdi ve talebeleri gibi mübarek insanları ezmeye yönelik baskılarını fark edemeyecek kadar şiddetli bir gaflet ve perdelenme içerisinde olacaklardır.

İşte Hz. Mehdi böyle bir gaflet ortamı varken çıkacak ve Hz. İsa'yla birlikte İslam ahlakının hakim olmasına vesile olacaktır.

Hz. Mehdi'nin İman Nuru, Bir Işığın Aynadan Aynaya YansıyıpHer Yere YayımasıGibi Tüm Dünyaya Yayılacaktır

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, Hz. Mehdi'nin çevresinde ona yardım eden, destek olan çekirdek bir grup olacağı ve bu grubun yaklaşık 300 kişiden oluşacağı bildirilmektedir. Hz. Mehdi gibi büyük bir mürşidin çevresinde, milyonlarla ifade edilen çok fazla insan bulunması gerekirken, bu sayının bu kadar sınırlı olmasının bir sebebi de yazı boyunca anlatılan korkular nedeniyle insanların Hz. Mehdi'ye destek olmaktan kaçınmalarıdır. Yardımcılarının sayısı az olacak, ancak Hz. Mehdi'nin ruhaniyeti tüm dünyayı kaplayacaktır.

Allah Kuran'da nurunu tamamlayacağını bildirmiştir. Nitekim Allah'ın dilemesiyle, İslam’ın gelişmesine, Kuran ahlakının yayılmasına yönelik çaba harcayan her insan, bilerek ya da bilmeyerek Hz. Mehdi'ye hizmet etmektedir. Dolayısıyla dünyada yapılan her faaliyet, aslında Hz. Mehdi'nin hizmetindedir. Bu yönde kitap hazırlayan, dergi ya da gazete çıkaran, yazı yazan, konferans veren her insan, istesin ya da istemesin Allah'ın takdiri üzere Hz. Mehdi'ye yardım etmekte, onu desteklemekte ve Hz. Mehdi'nin manevi önderliğinde İslam ahlakının hakimiyetine zemin hazırlamaktadır. Yaşanan küçük büyük her olay, Allah'ın kaderde dilediği gibi, Hz. Mehdi'nin manevi önderliğinde İslam ahlakının dünya hakimiyetinin gerçekleşmesinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Yapılan her faaliyet, bilerek ya da bilmeyerek, istenerek ya da istenmeyerek bu sonuca ulaşılmasına destek olacaktır. Lehte yapılan faaliyetler kadar aleyhte yapılan tüm çalışma ve propagandalar da yine, Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışına, tanınmasına, hizmetlerine güç katacaktır.

Hz. Mehdi'ye destek olan kişilerin sayıları azdır. Ancak Mehdiliğin gölgesi tüm dünyayı kaplamıştır. Tüm dünya farkında olmadan Mehdiliğin mantığına, bakış açısına, tebliğ yöntemine uyar, onun iman heyecanının etkisi altına girer. İmana olan eğilim ve imani heyecan, Hz. Mehdi'den talebelerine, talebelerinden çevrelerindeki insanlara, oradan da giderek tüm dünyaya dalga dalga yayılır. Bir kişi bir kitap okur, bir konuşmaya şahit olur ya da bir film seyreder; imanında bir heyecan artışı olur. Aldığı bu feyz ve imani heyecanla okuduklarını ya da dinlediklerini bir başkasına anlatır. O kişi de ondan aldığı imani feyzi bir başkasına aktarır. Bu şekilde, zincirleme bir etkileşim ile, iman heyecanı ve etkisi, sürekli artarak insanlar arasında hızla yayılır. Yahudilerden Hıristiyanlara kadar, dalga dalga dünyanın dört bir yanını kaplar. Bunun sonucunda ise tüm dünyada imani bir uyanış olur.

Dünya, bu imani heyecan ve feyzin kaynağını bilmez; imana karşı olan giderek artan bu eğilimin, Mehdiliğin feyzinden kaynaklandığının farkına varmaz. Oysa bu Mehdiliğin ve Hz. Mehdi'nin en önemli alametlerinden biridir.

Mehdiliğin, dalga dalga tüm dünyaya yayılan bu iman feyzinin kaynağını İslam alimleri, Hz. Mehdi'nin “Kutb’ul İrşad” (alemin gafletten uyanmasına, hidayetine ve doğru yola ulaşmasına vesile kılınan kimse, Hz. Resulullah Efendimiz (sav)’in gerçek varisi; O’nun ilmine, edebine, ruhları nur ile temizleme işine, kalpleri Allah’a çevirme mesleğine, nefisleri terbiye etme ve hayata denge verme sanatına varis olan büyük zat) ve “Kutb’ul Aktab” (alemin nizamı ile alakalanan, insanların doğru yolu bulmasına vasıta kılınan, zamanın en büyük mürşidi olan büyük zat) vasıflarından kaynaklandığını açıklamışlardır.

Günümüzde, tüm dünyada yaşanan bu imani uyanışın, feyz ve heyecanın her geçen gün arttığını gösteren pek çok gelişme meydana gelmektedir. Allah'ın, “Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde” (Nasr Suresi, 2) ayetiyle bildirdiği gibi, insanlar dalga dalga imana yaklaşmakta, Allah'a yönelmektedirler.

Dünya, bu imani uyanışın kaynağının, ve tüm dünyaya nasıl etki ettiğinin farkında değildir. Oysa ki bu imani diriliş, Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışının çok yakın olduğunun en açık alametlerinden biridir. Çünkü tüm dünyayı saran bu iman heyecanının asıl çıkış noktası, Hz. Mehdi’nin nuru, iman heyecanı, feyzi ve bereketidir.

Bilindiği gibi, Hz. Mehdi’nin en büyük alametlerinden biri, bu mübarek şahsın Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkmamasıdır. Çünkü Hz. Mehdi'nin kendini tanıtmaya ihtiyacı yoktur. Kaderinde bu görevi yapmakla görevlendirildiği için Allah onu insanlara imanının nuru, feyzi ve dünya çapındaki etkisi ile tanıtacaktır.

Kuşkusuz bu Allah'ın salih kullarına olan vaadinin ve yardımının bir tecellisidir. Allah'ın takdirinin önüne geçebilecek yoktur. Allah, İslam ahlakının tüm yeryüzünde yerleşik kılınmasını dilemiştir; Allah'ın izniyle bu büyük vaad gerçekleşecektir. Kuran'da Allah'ın dilemesiyle müminlerin üstün geleceği şöyle bildirilmiştir:

Onlara yardım ettik, böylece üstün gelenler oldular. (Saffat Suresi, 116)

Müşrikler istemese de, O, dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur. (Tevbe Suresi, 33)Peygamberimiz (sav), sahih hadisleriyle hem manevi hem fiziksel özellikleri, hem de yapacakları icraatlarla Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişi hakkında çok detaylı bilgiler vermiştir. Ancak kimi çevreler, hiçbir bilgi ve delile dayandırmadan bu iki mübarek şahsın gelişini reddetmeye çalışmaktadırlar. Bu amaçla, Hz. İsa'nın yeniden yeryüzüne geleceği beklenen, içerisinde bulunduğumuz bu dönemde, “Hz. İsa'nın öldüğü ve ikinci kez gelmeyeceği” yanılgıları gündeme getirilmektedir. Aynı şekilde Hz. Mehdi'nin gelişi de çeşitli açıklamalarla tevil edilmeye çalışılmaktadır. “Hz. Mehdi'nin geçmişte geldiği, Mehdiliğin bir şahsı manevi olacağı ya da Hz. Mehdi'nin hiç gelmeyeceği” gibi yanlış, Peygamberimiz (sav)'in hadisleriyle ve İslam alimlerinin açıklamalarıyla açıkça çelişen mantıklar öne sürülmektedir. Oysa burada gözardı edilmemesi gereken çok önemli bir gerçek vardır:

“Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmeyeceklerinin söylenmesi, aslinda bu mübarek şahislarin geleceklerini ortaya koyan önemli alametlerden biridir.”

Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmeyecekleri iddiaları, bu iddiaları öne sürenlerin gerçekte, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmesi ihtimalinden çok tedirgin olmalarından kaynaklanmaktadır

Tüm Müslümanlar, Ehl-i Sünnet alimleri tarafından ittifakla kabul edilen Hz. İsa ve Hz. Mehdi ile ilgili gerçekleri ve konudaki bu gelişmeleri haber veren sahih hadisleri çok iyi bilmektedirler. Bunun yanı sıra Allah'ın Kuran'da bildirdiği İslam ahlakının mutlaka hakim olacağı gerçeğini ve bu gelişmeler yaşanırken de Allah'ın adetullahı gereği, Müslümanların başında, onların manevi liderliğini üstlenecek bir elçinin var olması gerektiğinin de bilincindedirler. Ancak bazı kişiler bu konuyu çok iyi bilmelerine ve hadislerde bildirilen alametlerin ardı ardınca gerçekleştiğini görmelerine rağmen, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişini şiddetle reddetmeye çalışmaktadırlar. Israrla bu kutlu şahısların gelmeyeceklerini iddia etmekte, asılsız yorum ve tevillerle bu gerçekleri örtbas etmeye, çalışmaktadırlar. İnsanları yanlış bilgilendirerek yüzyıllardır İslam alemince beklenen bu kutlu olayı geçersiz kılmak istemektedirler. Öyle ki yaşadıkları bu tedirginlikten dolayı, Mehdi konusunu açmanın, Hz. Mehdi'den ve geleceğinden bahsetmenin fitne olacağını söyleyecek kadar ileri gitmektedirler. Halbuki “Mehdiyet meselesi, gizlenmesi, örtbas edilmesi değil; müjdelenmesi gereken bir konudur”. Hz. Mehdi'nin gelişi bizzat Peygamberimiz (sav) tarafından müjdelenmiştir ve Peygamberimiz (sav)'in bu konuda mütevatir olarak kabul edilen çok sayıda hadisi vardır. Peygamberimiz (sav) bir hadisinde, “Hz. Mehdi ile müjdelenin. O Kureyş’ten ve Ehl-i Beyt’imden bir kişidir.” (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Ahir zaman, s.13) sözleriyle, bu konunun Müslümanlar için bir müjde olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla Müslümanların bu konudan konuşmaktan sakınmaları değil, aksine bu haberi birbirlerine müjdelemeleri gerekir.

Bunun yanı sıra, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişinden tedirginlik duyan kimselerin çabalarında son derece çelişkili bir durum dikkati çekmektedir: Eğer söz konusu şahıslar Hz. İsa'nın geleceğine, Hz. Mehdi'nin varlığına ve yapacağı faaliyetlere gerçekten inanmıyorlarsa, bunların geçersiz beklentilerden ibaret olduğunu düşünüyorlarsa, neden böylesine büyük bir panik içerisindedirler? Eğer Hz. İsa'nın ve Hz. Mehdi'nin gelmeyeceği kanaatindelerse, neden tüm gündemlerini bu konuya ayırmakta, neden her fırsatta, her yerde sürekli bu konuları anlatmakta, sürekli iddialarını destekleyecek yeni teviller bulmaya çalışmaktadırlar? Tüm bu sorular çok açık olarak şu sonucu göstermektedir ki, söz konusu kimseler Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin kesin olarak geleceği kanaatini taşımakta, ancak çeşitli kaygı ve endişelerle, panik ve ajitasyon içerisinde bu gerçekleri örtbas ve tevil etmenin yollarını aramaktadırlar. Zira çok açıktır ki, eğer bir insan bir şeyin var olduğuna ve gerçekleşeceğine inanmıyorsa, bu konuda son derece rahat olur. Çünkü nasıl olsa bir sonuca varmayacaktır; konu zaten kökten hallolmuş durumdadır.

Ama eğer tüm gücüyle, tüm imkanlarını seferber ederek bunun gerçek olmadığını sürekli yeni tevillerle desteklemeye çalışarak yazıyor, anlatıyor ve ısrarla tekrarlayarak gündeme getiriyorsa, o zaman bu şahıs konunun gerçekliğine ciddi şekilde inanıyor demektir.

Hz. İsa ve Hz. Mehdi gelmeyecek diyenler bu çabalarıyla, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişlerine, tanınmalarına, güçlenmelerine ve etkilerinin dünya çapında gelişmesine hizmet etmektedirler

Yüzlerce kitap, dergi ve köşe yazısıyla, televizyonlarda, radyolarda, açık oturumlarda hep bu konu ele alınmakta, hep aynı sözler dile getirilmekte, ‘Hz. İsa’nın öldüğü, Hz. Mehdi'nin var olmadığı ve gelmeyecekleri’ anlatılmaktadır. Ancak Hz. İsa ve Hz. Mehdi aleyhinde olduğu düşünülerek yapılan tüm bu faaliyetler hakkında gözardı edilen önemli bir gerçek vardır: Bu kutlu şahıslar aleyhinde söylenen her söz, yapılan her faaliyet Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin tanınmalarına, sevilmelerine, güçlenmelerine, ortaya çıkışlarına ve yapacakları hizmetlere güç katacak, tüm bu müjdeli gelişmeleri daha da hızlandıracaktır. Hz. İsa ve Hz. Mehdi aleyhindeki her girişim, bu şahısların etkilerinin giderek daha da artmasına ve tüm dünyada ses getirmelerine katkıda bulunacaktır. Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmeyeceklerini öne süren, “Ben Hz. İsa'nın ve Hz. Mehdi'nin geleceğine inanmıyorum” diyen her şahıs, aleyhte yaptığı her çalışma ile Hz. İsa'ya ve Hz. Mehdi'ye hizmet etmiş olacaktır. “Ben Hz. Mehdi'ye karşıyım” diyen her insan, Mehdiliğin gündeme getirilmesini, araştırılmasını, öğrenilmesini sağlayacaktır.

Dolayısıyla, inkar edenler de, münafık ahlakı gösterenler de, Kuran ahlakı aleyhinde bir fikri benimseyenler de, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'ye düşman olanlar da, her ne kadar istemeseler de, -Allah'ın dilemesiyle- bilerek ya da bilmeyerek bu müjdelerin duyurulmasına ve İslam ahlakının tüm dünyada yayılmasına büyük destek vermektedirler.

Belirli bir tarihe kadar Hz. Mehdi’nin geleceğini savunan bazı kesimler, 1980’lerden sonra Hz. Mehdi'nin çıkmayacağını öne sürmeye başlamışlardır

Hz. Mehdi'nin gelişine çeşitli korkularla yaklaşan insanlar, “Bizim Mehdimiz çıkmıştır; bizim tarikimizin, bizim cemaatimizin Mehdisi çıkmıştır. Geleceği beklenen Hz. Mehdi gelse bile, bu kişi bizim Mehdimiz’den üstün olamaz. Olsa olsa, bizim Mehdimiz’in bir talebesi olabilir. Ama zaten gelişi de şüphelidir ve gereksizdir. Bu nedenle de gelmemesi çok daha iyi olur.” gibi fikirlerle hareket etmektedirler.

Nitekim bu gibi düşüncelerin getirdiği korkularla, geçmiş dönemlerde gelmesini büyük bir şevkle bekledikleri Hz. Mehdi konusundaki bakış açılarını, belirli bir dönemden sonra tamamen değiştirmişlerdir. Zira 1978, 1979 ve 1980’lerde yayınlanan İslam ahlakını anlatan dergi, kitap, kaset, broşür gibi eserlere bakanlar, o devirde yoğun olarak Hz. Mehdi'nin geleceğinden bahsedildiğini göreceklerdir. Ancak 1986-87’lerden sonra ani bir dönüşle bu konudan vazgeçildiği, çeşitli tevillerle ya da doğrudan reddedilerek veya bu konu geçiştirilerek Mehdilik konusunun kapatılmasının istendiği görülecektir. Bu tarihten sonra Hz. Mehdi'nin gelmeyeceğini iddia eden yayınlar ya da söylemler ani bir şekilde yoğunlaşmıştır. Çünkü bu yıllardan sonra, söz konusu insanların, kendi istedikleri veya kendi belirledikleri Mehdi’den ziyade, daha başka bir ihtimal dikkatlerini çekmiştir. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde ve İslam alimlerinin açıklamalarında anlatılan Hz. Mehdi'nin ve yerine getireceği faaliyetlerin, kendi Mehdi adaylarıyla bağdaşmadığını, bu kimselerin söz konusu tariflerdeki Hz. Mehdi olamayacağını anladıkları için “Hz. Mehdi'nin geleceği” konusundaki inançlarından da tümüyle vazgeçmişlerdir. Tüm İslam dünyasının refaha kavuşmasına vesile olacak, Kuran ahlakının yeryüzünde hakim kılınmasını sağlayacak olan böyle önemli bir insanın gelişini, sırf kendi fikirlerine, beklentilerine ya da istedikleri şahısların özelliklerine uymuyor diye temelden reddetme yoluna gitmişlerdir. “Hz. Mehdi gelmeyecek” diyerek bu konunun üzerini tamemen örtmeye çalışmışlardır.

Bu şekilde kaderin sevkiyle, iradeleri dışında, Hz. Mehdi'nin gelişinin önemli alametlerinden birini daha oluşturmuşlardır.

Peygamberimiz (sav) hadislerinde, Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışının yaklaştığını gösteren önemli alametlerden birinin, "Hz. Mehdi gelmeyecekmiş, Hz. Mehdi yokmuş" sözlerinin yaygınlaşması olduğu bildirilmiştir. Bu konudaki hadislerden bazıları şöyledir:

“İnsanların ümitsiz olduğu ve “hiç Mehdi falan yokmuş” dediği bir sırada Allah Mehdi’yi gönderir...” (Ali Bin Husameddin el-Muttaki, Kitab-ul Burhan fi-Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 55)

“...Mehdi, Resulullah’ın bayrağı ile, insanların başlarına bela üzerine bela yağdığı ve çıkışından ümit kesildiği bir sırada çıkar...” (Ali Bin Husameddin el-Muttaki, Kitab-ul Burhan fi-Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 55)

Hz. Mehdi'nin gelmeyeceğini öne süren kimselerin, her ne yaparlarsa yapsınlar Hz. Mehdi'ye hizmet etmekten kurtulamamaları bir mucizedir. Allah'ın dilemesiyle, Hz. Mehdi aleyhindeki her girişim, bu mübarek şahsın etkisinin giderek daha da artmasına katkıda bulunacaktır. “Ben Hz. Mehdi'ye inanmıyorum” diyen her şahıs, Hz. Mehdi aleyhinde yaptığı her çalışma ile bu mübarek şahsa hizmet etmiş olacaktır.

Hz. Mehdi aleyhinde çalışma yapılırsa, Hz. Mehdi'nin gelmeyeceği düşüncesi büyük bir yanılgıdır; Hz. İsa da Hz. Mehdi de kaderde takdir edildiği İçin geleceklerdir. Aleyhte faaliyet yapmak, gelmeyeceklerini savunmak, bu sonucu değiştirmeyecektir.

Hz. Mehdi'nin gelmeyeceğini savunan ve bu yönde ısrarlı çalışmalar yürüten kimselerin bu yolla ulaşacaklarını düşündükleri bir sonuç vardır: Eğer Hz. Mehdi'nin gelişini reddederlerse, hadisler doğrultusunda gerçekleşen alametleri gizlerlerse, Hz. İsa'nın da Hz. Mehdi'nin de gelişini durdurabileceklerine inanmaktadırlar. Zira Bediüzzaman Said Nursi'nin "... akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim (ilim sahibi), onların bir kısmına zaîf (zayıf) veya mevzu (hadis) demişler. İmanı zayıf ve enaniyeti kavi bir kısım da, inkâra kadar gitmişler." (Sözler, s. 355) sözleriyle belirttiği gibi insanlar ahir zamanda ortaya çıkacak olan Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin, gerçekte bu konumlarını suni olarak elde edeceklerini düşünmektedirler. Fırsatları iyi değerlendiren, zeki bir insanın ortaya çıkıp, uygun şartları oluşturacağını ve halkı kandırarak Mehdilik ünvanını elde edeceğini sanmaktadırlar. Aynı şekilde yine bir başka şahsın çıkıp imkanları akılcı bir şekilde kullanarak kendisini Hz. İsa olarak tanıtacağını ve insanları bu duruma inandıracağını zannetmektedirler. Eğer Hz. İsa ve Hz. Mehdi beklentisine karşı suskun kalırlarsa, bazı insanların bu ortamdan istifade ederek kendilerini Hz. İsa ve Hz. Mehdi ilan edeceklerinden ve halkı da buna ikna edeceklerinden endişe etmektedirler. Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmeyeceklerine dair yoğun faaliyet yapıp, kitaplar, yazılar yazdıkları takdirde de bu durumu engelleyebileceklerine inanmaktadırlar.

Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmeyecekleri iddialarını öne süren bu kimselerin bilinçaltlarındaki gerçek, “... ya gelirlerse korkusu”dur. Böyle batıl bir inançla, ısrarla “Hz. İsa gelmeyecek Hz. Mehdi gelmeyecek” denirse, bu şahısların gerçekten gelmeyeceklerine inanıyor olabilirler. Ya da gelseler bile, bunun sonucunda, güçsüz olacaklarını ve etkisiz hale geleceklerini düşünüyor olabilirler.

Burada gözardı ettikleri gerçek ise şudur: Bu şahısların gelişleri, Allah kaderde böyle takdir ettiği için gerçekleşecektir. Herhangi iki zeki insan fırsatları iyi değerlendirdiği, imkanları lehte kullanarak halkı kandırdığı için değil. Allah kaderde iki üstün vasıflı kulunu seçip bu görevle vazifelendirmiştir. Bu kimselerin, “Hz. İsa ve Hz. Mehdi gelmeyecek” diyerek bu gerçeği engelleyebileceklerini düşünmeleri ise, kader gerçeğini kavrayamamalarından kaynaklanmaktadır. Kaderde, gelecekte yaşanacak olan her olay önceden bellidir. Her ne yapılırsa yapılsın gelecekte yaşanacak olan bu olayları önleyebilmek mümkün değildir. Günümüzde aleyhte faaliyetler yürütülerek Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişi engellenmek istenmektedir. Ama kaderde, yakın gelecekte gerçekleşecek tüm bu olaylar yaşanmış, bitmiştir. Allah Katında kıyamet çoktan kopmuş, Deccal de, Yecüc Mecüc de, Hz. İsa da, Hz. Mehdi de çıkmıştır. Kuran'da kıyametin kopması, o sırada yaşanacak olaylar, olmuş bitmiş olarak anlatılmaktadır. Biz kadere bağlı olduğumuz için o zaman dilimlerine giremeyiz ve bunları öğrenemeyiz. Bu durum, tarih boyunca yaşanmış ve yaşanacak olan tüm olaylar için geçerlidir. Hz. Musa takdir edildiği zamanda gelmiş görevini yapmış, vefat etmiştir. Hz. Musa’nın geleceği bildirildiğinde, gelmemesi için tedbirler alınmış, ümmeti her türlü zorluğu çıkartmış ancak gelişi engellenememiştir. Geldiğinde de kendisine çok az bir topluluk yardım etmiş, münafıklar, inkar edenler engel olmaya çalışmış ancak buna rağmen Hz. Musa kaderde takdir edildiği şekilde başarılı olmuştur. Hz. Musa’nın Kuran ayetlerinde bildirilen sözleri, daha dünya yaratılmadan önce de bellidir. Çünkü Hz. Musa kaderde takdir edilen sözleri söylemiştir.

Hz. Muhammed (sav)'in gelişi de önlenmek istenmiş ama bu çabalar, sonucu değiştirmemiştir. Kavminde müşrikler arasında büyük bir panik yaşanmıştır ama Peygamberimiz (sav)'in gelişini durduramamışlardır. Hz. Muhammed (sav), kaderde yaratıldığı şekilde gelmiş, Allah'ın kaderinde takdir ettiği sözleri söylemiş ve görevini tamamlamıştır.

Tarih boyunca hiçbir elçi, nebi ya da resulün gelişi engellemeyle, önlemeyle durdurulamamıştır. Şehit olan peygamberler de, tebdir alınmadığı ya da öyle rast geldiği için değil, kaderlerinde öyle takdir edildiği için şehit olmuşlardır.

Aynı şekilde hiçbir peygamber ya da elçinin gelişi belirli şartlara bağlı olmamıştır. Kaderde olan mutlaka gerçekleşmiştir.

Hz. İsa ve Hz. Mehdi için de aynı durum geçerlidir; Allah Katında nasıl ki kıyamet kopmuş, Yecüc Mecüc, Deccal çıkmış ve hezimete uğratılmış ise, Hz. İsa ve Hz. Mehdi de, kaderde gelmiş, dinsiz akımları fikren etkisiz hale getirmiş, tüm dünyada İslam ahlakını hakim kılmış, görevlerini tamamlamışlardır. Tüm dünyada savaşlar, çatışmalar, sıkıntı ve zorluklar son bulmuş, bolluk, zenginlik, huzur ve barış hakim olmuş, Altınçağ yaşanmıştır. Tüm bu gelişmeler bizim zaman dilimimizde henüz yaşanmadığı için biz bunları henüz görmedik, bilmiyoruz. Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin çıkışını, İslam ahlakının hakimiyetini, Altınçağ’ın yaşanmasını heyecanla bekliyoruz. Fakat Allah Katında aslında hepsi yaşanmış bitmiştir.

Dolayısıyla “Hz. Mehdi aleyhinde yazalım, yardım etmeyelim Hz. Mehdi çıkmasın, destek olmayalım, Hz. Mehdi'nin çevresindekiler dağılıp gitsin” gibi mantıklarla yapılan çalışmaların hiçbir etkisi olmayacaktır. İstenildiği kadar aleyhte faaliyet yapılsın, istenildiği kadar gelmeyecekleri yazılsın, anlatılsın, kaderde bu olaylar yaşanacaktır. Bu gelişmelerin hiçbiri, zeki insanların oyunlarıyla, hile ile, fırsatları iyi değerlendirmekle gerçekleştirilebilecek ya da zekice girişimlerle bozulup değiştirilebilecek olaylar değildir. Hiçbir faaliyet bu sonucu engelleyemeyecektir.

İşte Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişini, yaptıkları aleyhte çalışmalarla durdurabilecekleri gibi çocukça fikirlere kapılan insanlar bu önemli gerçeği gözardı etmektedirler. Hz. İsa ve Hz. Mehdi gelecek ve görevlerini yerine getireceklerdir. Çünkü Allah Kuran'da “vaadinden caymayacağını” bildirmiştir. (Al-i İmran Suresi, 9) Allah Cebbar isminin tecellisiyle tüm bunları gerçekleştirecektir.

Hz. İsa ve Hz. Mehdi aleyhinde faaliyet yapılması, gelmeyeceklerinin, gerçek olmadıklarının söylenmesi, bu şekilde kitaplar yazılması ise, yine takdir edilen kaderin bir parçasıdır. Peygamberimiz (sav)'in “Hz. Mehdi'nin, gelmeyeceğinin söylendiği bir dönemde çıkacağını” bildiren hadislerinin gerçekleşmesi için, Allah kaderde bu şekilde yaratmaktadır. Bu kimseler, Allah'ın takdir ettiği kadere tabi oldukları için, istemeseler de Hz. Mehdi'ye hizmet etmektedirler. Aleyhte faaliyet yaptıklarını sandıkları halde, gerçekte Peygamberimiz (sav)'in hadislerinin gerçekleşmesine vesile olmakta, Hz. Mehdi'nin geliş alametlerinden birini oluşturmaktadırlar.

“Biz çaba harcamazsak, kendimizi düzeltmezsek Hz. Mehdi gelmeyecektir” düşüncesi yanlıştır. Hz. İsa ve Hz. Mehdi, insanlar gaflet içerisinde olsalar da kaderde takdir edildiği için gelecek ve başarılı olacaklardır.

Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişi konusunda çeşitli şüphelere kapılan kimseler Peygamberimiz (sav)'in, İslam alimlerinin ve Bediüzzaman'ın verdiği müjdeleri, ‘biz çaba gösterirsek bir olay olur; çaba göstermezsek olmaz’ mantığıyla değerlendirmektedirler. “Biz kendimizi düzeltmezsek, Hz. Mehdi gelse bile ne olur ki?” diye düşünmektedirler. Oysa ki bu büyük bir yanılgıdır. Gafil ve cahil insanların çokluğu, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelmeyeceğini gösteren bir delil değildir. Bunların hiçbiri Hz. Mehdi'nin başarısını engelleyemeyecektir. Allah dilediği anda, dilediği şeyi, hiçbir şarta bağlı olmadan yaratmaya kadirdir. Bu nedenle, Müslümanlar gerekli şartları oluşturmasalar, hiçbir şey yapmasalar, tamamen gaflete dalsalar dahi kaderde takdir edilen sonuç gerçekleşecektir. Kimse yardımcı olmasa da, Hz. İsa da Hz. Mehdi de gelecek, görevlerini yapacak ve dünya çapında başarılı olacaklardır. Allah Kuran'da, “Siz Ona (Peygambere) yardım etmezseniz, Allah Ona yardım etmiştir...” (Tevbe Suresi, 40) şeklinde buyurmaktadır. Ahir zamanda Rabbimiz, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin yardımcısı da yine Rabbimiz olacak ve İslam ahlakının tüm dünyada hakim olmasında bu şahısları vesile kılacaktır.

Peygamberimiz (sav), “Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin, insanların çaba gösterdikleri değil, tam tersine, İslam ahlakından tamamen uzaklaştıkları ve gaflete daldıkları bir dönemde geleceklerini” bildirmiştir

Peygamberimiz (sav) hadislerinde, Hz. İsa’nın ve Hz. Mehdi'nin tüm dünyanın büyük bir ahlaki bozulma içerisine düşeceği, insanların İslam ahlakından tümüyle uzaklaşacakları, ibadetlerini terk edecekleri hatta dinden çıkacakları bir dönemde geleceklerini bildirmiştir. Peygamberimiz (sav)'in Hz. İsa’nın ve Hz. Mehdi'nin çıkışından önceki bu gaflet ve İslam ahlakından uzaklaşmayı haber verdiği hadislerinden bazıları şöyledir:

Allah apaçık inkar edilir hale gelmedikçe kıyamet kopmaz. (Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 85; Kitabül Burhan Fi Alametil Mehdiyyil Ahir Zaman, s. 27)

İnsanlara bir zaman gelecektir ki Kuran-ı Kerim'in yalnız resmi, İslam'ın yalnız ismi kalacaktır. Onlar İslam'dan en uzak insanlar oldukları halde İslami isimlerle isimlenecekler, mescitleri görünüşte mamur olduğu halde hidayet yönünden harap olacaktır. (Hakim, Deylemi; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s.27)

İnsanlara bir zaman gelir ki Kuran-ı Kerim bir vadide, insanlar başka bir vadide olurlar. (Hakim, Tirmizi; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s.25)

Bundan sonra birtakımı, Kuran okuyan fakat okudukları dillerinde kalan kalplerinde inanmayan insanların türeyeceği bir zaman gelecektir. (Taberani; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 64)

İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların hepsi Kuran okur, ibadete çalışırlar ve ehli bidatle de meşgul olurlar. Lakin bilmedikleri cihetten müşrik olurlar ve okumalarına ve ilimlerine bedel rızık alırlar ve dünyayı din karşılığında yerler. İşte bunlar, kör Deccal’in avanesi olacaklardır. (Deylemi; Geleceğin Tarihi 1, s.27)

Kıyamete yakın karanlık gecelerin parçaları gibi karışıklıklar olacaktır. Bu karışıklıklar içinde kişi mümin olarak sabahlayıp kafir olarak akşamlayacak, mümin olarak akşamlayıp kafir olarak sabahlayacaktır. (Kur'an ve Sünnette Kıyamet ve Ahiret, s. 155)

İnsanlara bir zaman gelir ki camilerinde toplanıp namaz kılarlar. Fakat aralarında mümin bulunmaz. (Hakim; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 19)

Hz. Huzeyfe'nin anlattığına göre, Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Ey Huzeyfe! O günde onlar Ridde (dinden çıkmak) üzere olacaklardır... namaz da kılmayacaklardır." (Ukayli, En-Necmu's-sakıb fi Beyanı Enne'l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale't-Temam ve'l kamal)

İnsanlar öyle bir zamanla karşı karşıya kalacaklar ki, namaz terk edilecek, yapılar uzanacak, yemin ve lanetleşmeler çok olacak, rüşvet ve zina alabildiğine yayılacak, ahiret dünyaya değişilecek... (Kıyamet Alametleri, s.157)

… Bunlar Kuran okuyacaklar; ama Kuran boğazlarından aşağı inmeyecek. Bunlar, okun avı delip süratle çıkıp gittiği gibi İslâm'dan süratle çıkacaklar... (Buhâri, Menâkib, 25; Megâzi, 61; Müslim, Zekât, 142-160)

Peygamberimiz (sav) hadislerinde Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin çıkışından önce Müslümanların tembelleşeceğini, insanların gaflete dalarak Kuran ahlakından uzaklaşacaklarını bildirmiştir. Bu gaflet öyle bir dereceye varacaktır ki kimi insanlar Hz. Mehdi'nin gelişini, faaliyetlerine başladığını ve 300 kişi kadar az sayıdaki yardımcısıyla birlikte İslam adına büyük bir mücadele verdiklerini, inkarcıların fikir sistemlerini etkisiz hale getirerek dünyayı yerinden oynattığını dahi idrak edemeyeceklerdir. İnkar edenlerin ve Deccaliyet'in, Hz. Mehdi ve talebeleri gibi mübarek insanları ezmeye yönelik baskılarını fark edemeyecek kadar şiddetli bir gaflet ve perdelenme içerisinde olacaklardır.

İşte Hz. Mehdi böyle bir gaflet ortamı varken çıkacak ve Hz. İsa'yla birlikte İslam ahlakının hakim olmasına vesile olacaktır.

Hz. Mehdi'nin İman Nuru, Bir Işığın Aynadan Aynaya YansıyıpHer Yere YayımasıGibi Tüm Dünyaya Yayılacaktır

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, Hz. Mehdi'nin çevresinde ona yardım eden, destek olan çekirdek bir grup olacağı ve bu grubun yaklaşık 300 kişiden oluşacağı bildirilmektedir. Hz. Mehdi gibi büyük bir mürşidin çevresinde, milyonlarla ifade edilen çok fazla insan bulunması gerekirken, bu sayının bu kadar sınırlı olmasının bir sebebi de yazı boyunca anlatılan korkular nedeniyle insanların Hz. Mehdi'ye destek olmaktan kaçınmalarıdır. Yardımcılarının sayısı az olacak, ancak Hz. Mehdi'nin ruhaniyeti tüm dünyayı kaplayacaktır.

Allah Kuran'da nurunu tamamlayacağını bildirmiştir. Nitekim Allah'ın dilemesiyle, İslam’ın gelişmesine, Kuran ahlakının yayılmasına yönelik çaba harcayan her insan, bilerek ya da bilmeyerek Hz. Mehdi'ye hizmet etmektedir. Dolayısıyla dünyada yapılan her faaliyet, aslında Hz. Mehdi'nin hizmetindedir. Bu yönde kitap hazırlayan, dergi ya da gazete çıkaran, yazı yazan, konferans veren her insan, istesin ya da istemesin Allah'ın takdiri üzere Hz. Mehdi'ye yardım etmekte, onu desteklemekte ve Hz. Mehdi'nin manevi önderliğinde İslam ahlakının hakimiyetine zemin hazırlamaktadır. Yaşanan küçük büyük her olay, Allah'ın kaderde dilediği gibi, Hz. Mehdi'nin manevi önderliğinde İslam ahlakının dünya hakimiyetinin gerçekleşmesinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Yapılan her faaliyet, bilerek ya da bilmeyerek, istenerek ya da istenmeyerek bu sonuca ulaşılmasına destek olacaktır. Lehte yapılan faaliyetler kadar aleyhte yapılan tüm çalışma ve propagandalar da yine, Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışına, tanınmasına, hizmetlerine güç katacaktır.

Hz. Mehdi'ye destek olan kişilerin sayıları azdır. Ancak Mehdiliğin gölgesi tüm dünyayı kaplamıştır. Tüm dünya farkında olmadan Mehdiliğin mantığına, bakış açısına, tebliğ yöntemine uyar, onun iman heyecanının etkisi altına girer. İmana olan eğilim ve imani heyecan, Hz. Mehdi'den talebelerine, talebelerinden çevrelerindeki insanlara, oradan da giderek tüm dünyaya dalga dalga yayılır. Bir kişi bir kitap okur, bir konuşmaya şahit olur ya da bir film seyreder; imanında bir heyecan artışı olur. Aldığı bu feyz ve imani heyecanla okuduklarını ya da dinlediklerini bir başkasına anlatır. O kişi de ondan aldığı imani feyzi bir başkasına aktarır. Bu şekilde, zincirleme bir etkileşim ile, iman heyecanı ve etkisi, sürekli artarak insanlar arasında hızla yayılır. Yahudilerden Hıristiyanlara kadar, dalga dalga dünyanın dört bir yanını kaplar. Bunun sonucunda ise tüm dünyada imani bir uyanış olur.

Dünya, bu imani heyecan ve feyzin kaynağını bilmez; imana karşı olan giderek artan bu eğilimin, Mehdiliğin feyzinden kaynaklandığının farkına varmaz. Oysa bu Mehdiliğin ve Hz. Mehdi'nin en önemli alametlerinden biridir.

Mehdiliğin, dalga dalga tüm dünyaya yayılan bu iman feyzinin kaynağını İslam alimleri, Hz. Mehdi'nin “Kutb’ul İrşad” (alemin gafletten uyanmasına, hidayetine ve doğru yola ulaşmasına vesile kılınan kimse, Hz. Resulullah Efendimiz (sav)’in gerçek varisi; O’nun ilmine, edebine, ruhları nur ile temizleme işine, kalpleri Allah’a çevirme mesleğine, nefisleri terbiye etme ve hayata denge verme sanatına varis olan büyük zat) ve “Kutb’ul Aktab” (alemin nizamı ile alakalanan, insanların doğru yolu bulmasına vasıta kılınan, zamanın en büyük mürşidi olan büyük zat) vasıflarından kaynaklandığını açıklamışlardır.

Günümüzde, tüm dünyada yaşanan bu imani uyanışın, feyz ve heyecanın her geçen gün arttığını gösteren pek çok gelişme meydana gelmektedir. Allah'ın, “Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde” (Nasr Suresi, 2) ayetiyle bildirdiği gibi, insanlar dalga dalga imana yaklaşmakta, Allah'a yönelmektedirler.

Dünya, bu imani uyanışın kaynağının, ve tüm dünyaya nasıl etki ettiğinin farkında değildir. Oysa ki bu imani diriliş, Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışının çok yakın olduğunun en açık alametlerinden biridir. Çünkü tüm dünyayı saran bu iman heyecanının asıl çıkış noktası, Hz. Mehdi’nin nuru, iman heyecanı, feyzi ve bereketidir.

Bilindiği gibi, Hz. Mehdi’nin en büyük alametlerinden biri, bu mübarek şahsın Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkmamasıdır. Çünkü Hz. Mehdi'nin kendini tanıtmaya ihtiyacı yoktur. Kaderinde bu görevi yapmakla görevlendirildiği için Allah onu insanlara imanının nuru, feyzi ve dünya çapındaki etkisi ile tanıtacaktır.

Kuşkusuz bu Allah'ın salih kullarına olan vaadinin ve yardımının bir tecellisidir. Allah'ın takdirinin önüne geçebilecek yoktur. Allah, İslam ahlakının tüm yeryüzünde yerleşik kılınmasını dilemiştir; Allah'ın izniyle bu büyük vaad gerçekleşecektir. Kuran'da Allah'ın dilemesiyle müminlerin üstün geleceği şöyle bildirilmiştir:

Onlara yardım ettik, böylece üstün gelenler oldular. (Saffat Suresi, 116)

Müşrikler istemese de, O, dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur. (Tevbe Suresi, 33)