10 Ekim 2008 Cuma

SAMİMİYETTE DERİNLEŞMEDE ENGEL TANIMAMAK

Gerçek iman ve Allah korkusunun en önemli göstergelerinden biri kişinin samimiyetidir. Bir insan Allah'a olan inancındaki, Kuran'a uymadaki ve güzel ahlakı yaşamadaki samimi azmi ve çabası ölçüsünde takva özelliği kazanır.


Eğer insan vicdanını şeytani düşüncelerle kirletmiyorsa, vicdanından gelen her uyarı ve tavsiyeye tereddütsüz uyuyorsa, Allah'tan korkup sakınarak nefsinin olumsuz telkinlerine karşı koyuyorsa, bu insan samimiyeti en güzel şekilde yaşayabilir.

Ancak bazen insan inancını ve ahlakını, samimiyetin en üst noktasında görüp bundan hoşnut olup bu konuda daha fazla çaba göstermeye gerek duymayabilir. Elbetteki her insan samimiyeti ölçüsünde, kendisinin Allah'ın hoşnut olacağı kullardan olabileceğini umabilir. Ancak Kuran ahlakında müminlere gösterilen yol, kişinin güzel ahlakın her bir detayında kendisine sınır koymamasını gerektirmektedir. Her zaman iyinin daha iyisi, güzelin daha güzeli, mükemmelin daha mükemmeli olabilir. Mümin, ümitvar olmasının yanında, Allah korkusu sebebiyle her zaman için Allah'ın rızasını ve ahiretini kazanmaktan yana korku içerisinde de olmalıdır. Belki yaşadığı samimiyet, olabilecek en makbul seviyededir. Ama belki de yeterli değildir. Ya da daha üst bir samimiyet ile Allah'ın rızasını, hoşnutluğunu daha da fazlasıyla kazanabilecektir. İnsan aklını ve vicdanını kullanarak, derin düşünerek, her zaman uyguladığı ve alıştığı tavırlardan ve düşüncelerden, çok daha güzelini, çok daha iyisini de bulabilecek yetenektedir. Ve Yüce Rabbimiz Kuran'da, “hayırlarda yarışılmasını” bildirmektedir (Bakara Suresi, 148). Bu nedenle mümin her zaman için daha mükemmelini, daha iyisini, daha güzelini arayan bir ahlak içerisinde olmalıdır.

Müslüman “nasıl olsa ben samimiyim” deyip, bu durumunu yeterli görmemelidir. Her zaman için samimiyetin daha üstü vardır. İnsan hep bunun sadece bir aşamasındadır. Nitekim geçmişine baktığında da, insan halihazırda yaşadığı samimiyeti, sürekli olarak bu gibi aşamalardan geçerek elde ettiğini görecektir. Çevresindeki insanların da önceki hallerine baktığında, zaman içerisinde sürekli olarak hep daha iyiye ulaştıklarını; her seferinde, bir önceki hallerinden daha samimi hale geldiklerini görecektir. Ancak belki kişinin hem kendisi hem de çevrelerindeki bu insanlar, o dönemlerde de kendilerine sorulduğunda “ben çok samimiyim” diyorlardı. Ama bir sonraki aşamada, aslında bir önceki hallerindeki samimiyetlerinin eksik olduğunu, samimiyetleri arttığında açıkça görmüş oldular.

İşte bu nedenle insanın sürekli olarak daha üst bir samimiyeti araması gerekir. İnsanın, mevcut haline sevinip bunu yeterli görmesi, bir anlamda gelişmesinin, derinleşmesin, mükemmelleşmesinin önüne bir engel koyması demektir. Halbuki kişi kendisine bu sınırı koymadığında, belki de Allah'ın izniyle, tahmin bile edemeyeceği kadar mükemmel bir ahlaka ulaşabilir. Allah'ın rızasının en çoğunu kazanmayı hedefleyen bir müminin ise, böyle bir imkanı kendi eliyle engellememesi gerekir.

Bu konuda şunu da unutmamak gerekir ki, müminin Allah'a karşı alabildiğine samimi olması, şeytanın hiç istemeyeceği bir şeydir. Çünkü Yüce Rabbimiz Kuran'da, “samimi olan kullarının kurtulucağını” (Hicr Suresi, 40) bildirmiştir. Rabbimiz samimi kullarını sevendir. Bu nedenle şeytan, insanın samimiyetsizlikten kurtulmasını istemez. Dolayısıyla kişinin bu konuda şeytana karşı da mücadele etmesi gerekir. Ayrıca insanın, nefsinin samimiyete karşı direnme arzusu içerisinde olacağını da unutmaması gerekir. Müminin bu konuları da göz önünde bulundurarak tedbir alması; samimiyette derinleşmek için tüm gücüyle çaba harcaması gerekmektedir.

KAPKARANLIK BEYNİMİZDE RENKLİ VE CANLI BİR GÖRÜNTÜ OLUŞMASI BÜYÜK BİR MUCİZEDİR


Etrafımızda gördüğümüz herşey, beynimize ulaşan elektrik sinyallerinin oluşturduğu birer görüntüdür. Gözden gelen uyarılar, beynin görme merkezine ulaşır ve beyin bu küçücük noktada üç boyutlu, rengarenk, derinlik algısının kusursuz olduğu bir görüntü oluşturur. Biyoloji, fizyoloji veya biyokimya kitaplarında bu görüntünün beyinde nasıl oluştuğuna dair birçok detay okuruz. Ancak, bu kitaplarda dile getirilmeyen çok önemli bir gerçek daha vardır:

Beyin, kanlı bir et parçasıdır. O zaman normalde sadece beynin içindeki karanlığı ve kanı görmemiz gerekirdi. Ama sonuç bu şekilde olmaz. İnsan, müthiş zengin bir çeşitlilik içerisinde rengarenk, canlı, aydınlık ve hareketli görüntüleri en net şekilde 3 boyutlu olarak görebilir. Bu durumun tek bir açıklaması vardır: O da bu çok renkli, mükemmel görüntüyü bize Yüce Rabbimiz'in gösterdiği gerçeğidir.

Kapkaranlık beynimizin içinde, ışıklı, rengarenk, aydınlık, gölgeli görüntüleri oluşturan, elektrik sinyallerinden, küçücük bir mekanda koskoca bir dünyayı meydana getiren beyin değildir. Beyin, ıslak, yumuşak, kıvrımlı bir et parçasıdır. Böyle bir et parçası, en ileri teknoloji ile üretilmiş televizyonlardan daha net, hiçbir kayması veya karlanması olmayan, renkleri son derece canlı olan pussuz bir görüntü oluşturamaz. Bir et parçasının üzerinde bu kalitede bir görüntü meydana gelemez. Veya bu ıslak, kanlı et parçası, en gelişmiş müzik setinden daha kaliteli, daha net, cızırtısız, stereo bir ses meydana getiremez. Beyin gibi yaklaşık 1,5 kilo ağırlığındaki bir et parçasının bu kadar kusursuz algılar oluşturabilmesi imkansızdır.

Beyinde oluşan bu görüntüyü gören ve izleyen de, yine etten kemikten oluşan bir varlık değildir. Bu varlık, insanın şuuru, yani ruhudur. Allah, beynin içindeki karanlık içerisinde görülebilmesi mümkün olmayan, dış dünyadaki tüm renkleri, canlılığı ve ışığı, insanın ruhuna izlettirmektedir.

GERÇEK SEVGİ YALNIZCA ALLAH SEVGİSİYLE YAŞANABİLİR



İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)
İnsanların hemen hepsi hayatları boyunca gerçek sevgiyi yaşayabilmenin yollarını ararlar. Her seferinde tam yaşadıklarını zannederken, hepsinin de aldatıcı, gelip geçici ve sahte olduğunu anlarlar. Çözümü cahiliye yöntemleri içerisinde arayan kimseler, gerçek sevgiyi yaşayabilmenin sırrına hiçbir zaman için ulaşamazlar. İman edenler için ise tam tersine bir durum söz konusudur: Onlar için samimi sevgiyi en yüksek noktasında doyasıya yaşayabilmenin yolu sonuna kadar açıktır. Çünkü iman sahiplerinin sevgilerinin temelinde Allah'a karşı duydukları kayıtsız şartsız, derin ve teslimiyetli sevgileri vardır.

İman edenler, dünyada var olan canlı cansız herşeyi yaratanın; tüm insanlara, tüm olaylara hükmedenin yalnızca Rabbimiz olduğunu bilirler. Bu yüzden yaşadıkları her an için, çevrelerindeki tüm nimetler, güzellikler için yalnızca Rabbimiz'e şükreder ve O’na sevgi duyarlar. Allah'ın sonsuz güzel ahlaklı, sonsuz adaletli, sonsuz merhametli ve kullarını sonsuz seven olduğunu bilirler. Allah'a kayıtsız şartsız, kesin bir güven ile güvenirler. Allah ne yaratırsa, bunda gördükleri ya da göremedikleri pek çok hayır ve hikmet olduğuna gönülden iman ederler.

Müminlerin insanlara olan sevgileri de işte Allah'a olan bu güçlü, samimi ve içten sevgilerinden kaynaklanmaktadır. O insandaki tüm güzellikleri yaratanın yalnızca Allah olduğunu bilerek o kişiyi severler. O kişinin kaderini yaratanın da Yüce Rabbimiz olduğunu bilirler. Bu nedenle onun yaptığı bir hataya, bunu kaderinde yaptığını bilerek, imandan kaynaklanan bir şefkat, merhamet, anlayış ve affedicilik ile yaklaşırlar. Ne iyilik ve güzellikleri, ne de eksiklik ve hataları bu kişinin kendisinden bilmedikleri için, onu Kuran ahlakının gerektirdiği bakış açısıyla değerlendirebilir, Kuran ahlakının kazandırdığı sevgi ve şefkati sürekli olarak gösterebilirler.

Temeli karşılıklı olarak imana dayalı olan bir sevgide, cahiliyedeki insanların sık sık karşılıştıkları ve "sevginin bitmesi" olarak adlandırdıkları gibi bir durumun yaşanması söz konusu değildir. Mümin, Allah için sevdiği bir kişiyi, o kişi de Allah sevgisinden kaynaklanan bir sevgi anlayışı içerisinde olduğu sürece dünya ahiret kesintisiz olarak ve sürekli de artan bir sevgiyle sevmeye devam eder.

Bu Yüce Rabbimiz'in yalnızca iman edenlere lütfettiği bir lütfu ve nimetidir. Allah, Kendisi’ni çok derin bir saygı ve sevgiyle seven samimi kullarına, hem dünya hayatında hem de ahirette sevginin en güzel ve en mükemmel şeklini yaşatmaktadır. Kuran'da Allah'ın sevgiyi müminlere bir nimet olarak verdiği şöyle haber verilmektedir:
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96) Katımız'dan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi. (Meryem Suresi, 13)

7 Ekim 2008 Salı

MÜSLÜMAN GÜÇLÜ VE İRADELİ BİR KARAKTERE SAHİPTİR


Cahiliye ahlakında güç, genellikle para, şan şöhret, itibar, isim sahibi olmak, belli başlı bazı kavramlarla özdeşleştirilmiştir. Bunlardan en az biri elde edilebildiğinde güç sahibi olunacağına inanılır. Kimi zaman da bu özelliklere sahip olan kimselerin himayeleri altına girildiğinde insanların kendilerini güçlü hissedebilecekleri düşünülür. Oysa dünya hayatının her an elden gidebilecek geçici değerleriyle elde edilen bir güç, elbette aynı şekilde kolaylıkla yitirilebilir niteliktedir.

Müminler ise güçlerini imanlarından alırlar. Bundan dolayı hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, bu manevi güçlerinde bir değişiklik olmaz. Çünkü Allah Kuran'da müminlerin güçlü, hiçbir zaman için sarsılmayan onurlu kişilikleri olduğunu haber vermiştir.

Allah'ın bu ayette bildirdiği önemli bir başka mümin özelliği de, iman edenlerin, insanların kınamalarından etkilenmeyen güçlü bir şahsiyete sahip olmalarıdır. Müminler, tarih boyunca pek çok peygamberin, yaşadıkları toplumlar tarafından çeşitli şekillerde suçlanıp kınandıklarını, eziyetlere maruz kaldıklarını, yurtlarından sürüldüklerini ve hatta bu nedenle öldürüldüklerini bilirler. Peygamberlerin tüm bu zorluklar karşısında göstermiş oldukları güçlü, dayanıklı ve sağlam kişiliği, sabrı, kararlılığı ve tevekkülü kendilerine örnek alırlar. Allah'ın "Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir." (Al-i İmran Suresi, 186) ayetiyle bildirdiği gibi, dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak, müminlerin zorluk ve sıkıntılarla deneneceklerini, inkar edenlerden 'eziyet verici' sözler duyarak kınanabileceklerini bilirler. Tüm bunları, Allah'a karşı olan samimi imanlarını, teslimiyetlerini ve sadakatlarinin gücünü gösterebilecekleri olaylar olarak görüp şevkle güçlü bir irade gösterirler.

Hiçbir zaman cahiliye ahlakını yaşayan kimselerde görülebilen zayıflıklara kapılmazlar. Bir kimsenin sözü, tavrı ya da eleştirisi, zayıflık gösterip güçsüz düşmelerine, cesaretlerinin kırılmasına neden olmaz. Alınganlık, küskünlük gibi duygusal tepkiler vermeyi hiçbir zaman için kendilerine yakıştırmazlar. Her ne olursa olsun Allah 'a tevekkül ederler. Başlarına her ne gelirse gelsin, Allah 'ın sonsuz adaletli olduğunu, herşeyi görüp bildiğini, kimsenin 'hurma çekirdeğindeki bir iplikçik' kadar bile haksızlığa uğratılmayacağını bilmenin rahatlığını yaşarlar. (Nisa Suresi, 49) Allah 'a teslim olurlar. Kendilerini kınayan kişi, bu bakış açısında haksız ise, bu haksızlığını Allah'ın mutlaka ortaya çıkaracağını bilir, bundan dolayı telaşa kapılmazlar.

Hamiyet-i İslamiye (İslam’ı Koruma Arzusu)



Müminler İslam ahlakının yayılması, birbirleri arasındaki dayanışmanın artması ve Allah yolunda salih amellerde bulunma konularında çok titiz bir ahlak mükemmelliği ve hassasiyet gösterirler. Bu imani hassasiyetleri her tavırlarına yansır. Uyku dışında kalan tüm zamanlarını, ‘İslam’a nasıl faydam olur, bugün bu konuda neler yapabilirim?’ diye düşünerek geçirirler. Allah’ı çok sevip derin bir saygıyla Rabbimiz'den korktukları için Allah’ın rızasını kazanmak için çaba harcarlar.

Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların durumu, inkar edenlerin Müslümanlara yönelik olarak uyguladıkları baskı ve zulüm onları aynı kendi başlarına gelmişcesine yakından ilgilendirir. Bu baskıları birebir kendileri yaşıyormuş gibi bunlardan etkilenir ve ellerinden geldiğince bu zulüm ortamını sona erdirecek şekilde çözüm bulmaya çalışırlar.

Müminler kendi çevrelerinde bulunan Müslümanların imanlarının ve şevklerinin artması için de birçok faydalı faaliyet yaparak onlara destek olurlar. Allah’a inanan salih Müslümanları adeta kendi gibi hatta kendinden de daha öncelikli görerek manen sahiplenir. Kendisine nasıl bir zarar gelmesini istemez ve buna karşı önlem alırsa, tanıdığı tanımadığı tüm Müslümanlar için de aynı şekilde hassasiyet gösterir. Müslümanları ilgilendiren hiçbir konuda umursuz bir tavır göstermez. Vurdumduymaz olmaz. Kalbindeki Allah korkusu onu bu konuda devamlı olarak teyakkuz halinde, yani uyanık, dikkatli ve bilinçli bir halde tutar. Hayatının asıl amacının sadece Allah rızasını kazanmak olduğunu bilen bir Müslüman, umursuzluk yaptığı takdirde bunun Allah Katında nasıl bir karşılığı olabileceğini düşünürek böyle bir tavır göstermekten şiddetle sakınır.

Müslüman kendi şahsi ve nefsani rahatının peşinde olmaz; aklı hep Kuran ahlakının yayılmasında ve Müslümanlara fayda sağlayacak konularda olur. Aksi bir durumda nefsani anlamda rahat edeceğini düşündüğü ortamlar, ona tahmin ettiği şekilde fayda sağlamayabilir. Aklını kullanmazsa, olayları doğru yorumlayamaz, Kuran ahlakının gerektirdiği Müslümanca tepkileri veremez. Müminleri koruyacağı ve onlara sahip çıkacağı yerde, kendisi korunmaya ve gözetilmeye muhtaç bir duruma düşebilir ki, bu da Müslümanın kendisine yakıştıracağı bir hayat şekli değildir.

Allah Kuran’da Müminlerin “hayırlarda yarışmalarını” bildirmektedir (Bakara Suresi, 148). Samimiyetle bir arayış içerisinde olan insan için yapabileceği çok fazla hayırlı faaliyet vardır. Önemli olan insanın vicdanını kapatmaması ve “hamiyet-i İslamiye”sini güçlü tutmasıdır.

RUHTAKİ ‘HAFİFLİĞİN’ TEHLİKESİ

Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir. ( Hac Suresi, 74 )

Ruhlarında ‘hafifliği’ barındıran insanlar Allah’ın ayette bildirdiği, ‘Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemeyen’ kimselerin konumuna girmekten sakınmalıdırlar. Allah’ın insanlara gösterdiği sonsuz yaratılış delillerini görmezden gelen, Allah’ın ahirette vereceği sonsuz cehennem azabını düşünmeyen ve hayatlarını şeytanın kontolünde bomboş geçiren bu insanlar, kendilerini derin düşünmekten uzaklaştıracak her türlü basit ve akılsızca eylemin içine girerler. Kendilerini sürekli, imandan uzak kalmalarını sağlayan o ‘hafif ve basit ruh halinde’ tutararak yaşarlar. Allah korkusundan kaynaklanan asil bir ruha sahip değillerdir. Hayatlarının her aşamasında hep asaletten, üstün ahlak özelliklerinden en uzak ruh halini tercih ederler. En avami, en basit tavırlardan, çirkin ve tiksinti veren şeylerden zevk alırlar. Derinlikten ve onun getireceği derin ahlak özelliklerinden ise şiddetle kaçınırlar.

Asil bir ruha sahip olmak, ancak Allah’ın dilemesiyle iman eden müminlere ait bir özelliktir. Bu özellik Allah’ı derin düşünen Müslümanlara Allah’ın verdiği bir lütuftur. Nefislerine uymayarak yaşamlarını Allah’a adayan ve ahirette Allah’ın rızasını uman müminlerin sürekli tefekkür ettikleri konulardan biri de cehennemdir. Bu gerçeklerin şuurunda yaşamaları ve tüm bunları derinlemesine düşündükleri için de ruhlarında ‘hafifliği’ barındıramazlar. Rabbimiz, her an Allah’tan korkup sakınarak yaşayan, Allah’ın rızasını, Kuran ahlakını, ölümü, cenneti, cehennemi düşünen Müslümaları, imanda kararlı ve güçlü ruh yapısına sahip bir ahlaka yöneltir. Böylece müminler sürekli daha güzel ahlaklı, daha akıllı ve daha asil ruhlu olurlar. Cennet özlemi içerisinde oldukları içinde sürekli kötü ve çirkin şeylerden yüz çevirir; hep kendilerini Allah’a yakınlaştıracak vesileler ararlar. Daha güzel ahlakı aramaktan hiç bıkmadan, zevkle ve sabırla nefislerini eğitirler. Bunun sonucunda da müminler, inşaAllah Rabbimiz’in, ‘İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir.’ (Furkan Suresi, 75- 76) ayetleriyle vaadettiği cenneti umabilirler.

6 Ekim 2008 Pazartesi

ALLAH İNSANLARI BİR FITRAT ZENGİNLİĞİ İÇİNDE YARATMAKTADIR

De ki: "Herkes kendi yaratılışına (fıtrat tarzına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir." (İsra Suresi, 84)

Yüce Rabbimiz Kuran'da, insanları farklı fıtratlarda yarattığını bildirmiştir. Her insanın kendine özgü detaylar içeren yaratılış özellikleri vardır. Herkesin kişiliği ve kişiliğinden kaynaklanan davranış biçimleri birbirinden farklılıklar gösterir. Allah’ın, şu an dünyada yaşayan ve daha önce yaşamış bulunan milyarlarca insanı birbirinden farklı fiziksel özelliklerde yaratması gibi, yine milyarlarca insanı farklı fıtratlarda yaratması da, Allah’ın sonsuz aklının ve yaratma gücünün tecellilerinden birisidir. İnsanların görünümleri gibi fıtratları da rengarenktir. Burada Allah’ın yaratmadaki sonsuz sanatı vardır. Milyarlarca insanı farklı görünüm, farklı yüz ifadesi, farklı anlam, farklı bakış, farklı duruş yani farklı bir bütünlük içinde yaratmak Allah’ın yaratmadaki sonsuz sanat gücünün bir tecellisidir. Çünkü insan temel olarak bakıldığında belli detaylardan oluşur. Çok küçük bir alanda aynı malzemelerden oluşan milyarlarca farklı yüz karşımıza çıkmaktadır. Her yüze çok küçük ayrıntılarla, farklı anlamları veren Allah bizlere sonsuz aklını tecelli ettirmekte ve bu mükemmel yaratılış karşısında şükretmemizi istemektedir.

Benzer durum insanların fıtratlarındaki yaratılış farklılıkları için de geçerlidir. İnsan karakterinde belirli ana özellikler vardır. Yumuşakbaşlılık, içe kapalılık, dışa dönüklük, sakinlik, olgunluk, tezcanlılık, hayecanlılık, lider karakteri, merak, baskın kişilik vs gibi belirgin özellikler her insanın ruhunda ve kişiliğinde farklı bir bütünlük meydana getirmektedir. Bir özellik birçok kişide bulunmakla birlikte, herkeste farklı görünüm ve anlamlarda ortaya çıkar. Örneğin heyecan birçok kişide bulunan bir özellik olmakla birlikte, insan kişiliğindeki diğer özelliklerle birleştiğinde herkeste farklı şekillerde karşımıza çıkar. Tıpkı insanların yüzleri gibi, fıtratları da biri diğerinin aynısı değildir. Allah her insanda farklı bir karakter tecelli ettirmektedir. İnsanın fıtratından gelen özellikleri ile zaman içinde öğrenerek, kendisini geliştirerek kişiliğine kazandırdığı özellikler büyük bir uyum içinde olur. Allah her insan için fıtratıyla uyumlu bir ses tonu yaratmaktadır. İnsanın fıtratıyla bütünleşerek bir anlam oluşturan karakter özelliklerini en ince detayına kadar yaratan Yüce Allah’tır.

Müslüman Allah’ın kendisini yarattığı fıtrat üzerine, Allah’ın kendisinden hoşnut olacağı şekilde kişiliğini geliştirmeye, kişiliğindeki olumlu özellikleri arttırmaya, çocukluğundan itibaren getirdiği özellikleri Allah rızası doğrultusunda değiştirmeye veya en mükemmel haline getirmeye çalışır. Örneğin Allah bir kişiyi birçok hayır ve hikmet üzerine heyecanlı bir fıtratta yaratmış olabilir. İnsan Allah’ın verdiği azim ve irade ile ruhunu kontrol ederek, tevekkül ederek, herşeyi yaratanın Allah olduğunu unutmayarak heyecanını kontrol edebilir, daha sakin ve ihtiyatlı bir kişilik kazanabilir. Ya da bir insanın içe dönük bir fıtratı olabilir. İnsan yine iradesini kullanarak, düşünerek, gayret ederek bunu dışa dönük, neşeli bir kişiliğe çevirebilir.

Şunu unutmamak gerekir ki insan sürekli imtihan olan bir varlıktır. Allah Kuran’da davranış bakımından kimlerin daha iyi olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattığını bidirmektedir. Müslümanın Kuran’ın bakış açısını öğrenip hayatını Allah’ın rızasına ve Kuran ahlakına göre yönlendirmesinden sonra, fıtratındaki birtakım özellikleri Allah’ın kendisinden razı olacağı şekilde değiştirmesi, kendisini bu yönde eğitmesi gerekebilir. İnsana birçok hikmetlerle ve bir deneme olarak fıtratını veren Allah, onu değştirme gücünü de vermektedir.

Allah insanı ruh sahibi, düşünen, algılayan, hisseden bir varlık olarak yaratmıştır. Bundan dolayı insan imtihan olmaktadır. Imtihanın gereklerinden birisi olarak insanı fıtrat fıtrat yaratan Allah, her fıtrata farklı detaylar, farklı özellikler vermiştir. Milyarlarca rengin yer aldığı bir renk paleti düşünecek olursak, insanlar benzer tonların bir araya geldiği ama bakıldığında hepsinin birbirinden farklı olduğu ayrı renkler gibidir. Her insanı farklı fıtratta yaratan Yüce Rabbimiz, yine herkesi farklı şekil ve şartlarda imtihan etmektedir. Nasıl renklerin çeşitliliği, birbirinden farklı güzellikler içermesi insan ruhuna zevk veriyorsa ve insan her rengi görmek istiyorsa, insanlardaki fıtrat çeşitliliği de ruha zevk veren ve insan ruhundaki çeşitlilik hissini doyuran bir güzelliktir. Allah dileseydi insanları tek bir fıtrat üzerine yaratabilir ve kimse bunun dışına çıkamazdı. Ancak Allah insanları farklı fıtratlarda yaratarak insan ruhunun zevk alacağı bir güzellik çeşidi meydana getirmektedir.

Hayvanlara baktığımızda ise insanlardaki fıtrat zenginliğinin aksine hepsinin tek bir fıtratta olduğunu görürürüz. Allah onları bir yaratılış üzerinde ortak bir karakterde yaratmaktadır. Örneğin böceklerin tek bir fıtratı vardır. Dünyadaki milyonlarca böcek türüne bakıldığında hepsini Allah’ın benzersiz detaylarla yarattığını görebiliriz. Ancak gördüğümüz tüm böcekler tek bir tavır, tek bir fıtrat üzerindedir. Aynı şekilde bir kaplan yavrusu Allah’ın çok güzel tecellilerinden birisidir fakat tüm kaplan yavruları ortak bir karakter göstermektedir. Panterin, tavşanın, sincabın, kedinin, örümceğin ve bunlar gibi Allah’ın sonsuz yaratma gücüyle yarattığı tüm hayvanların kendilerine ait tek bir fıtratları vardır. Insan bu yaratılışta da Allah’ın sonsuz aklının tecellilerini görebilmekte ve şükretmektedir. Örneğin kediler insanın şefkat, merhamet ve acıma duygusunu çok yoğun hissetiren varlıklardır. Tüm kedilerin kendine has, onlarla özdeşleşmiş bir kişilikleri ve yaratılışları vardır. Kedi dendiğinde herkesin aklına gelen başlıca özellikleri sevgiden ve oyundan şiddetli zevk almalarıdır. Aynı şekilde karıncalar çalışkanlıkları ve gayretleri ile bilinirler. Çok küçük bedenlerinden beklenmeyen durumlarda yoğun bir çaba harcamaları en karakteristik özellikleridir. Allah tüm karıncaları disiplinli ve gayretli bir fıtrat üzerinde yaratmaktadır. Örümceğin müthiş bir bilinç ve teslimiyet içinde ağını örmesi de onun fıtratının bir gereğidir.

Kuşkusuz hayvanların her çeşidinin belirli fıtratlarda yaratılmış olup bu özelliklerin hiç değişmemesi de Allah’ın yaratılış delillerinden birisidir.

Allah’ın Secde Suresi’nin 9. ayetinde, “Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?” bildirdiği üzere Allah’ın ruhundan üflediği, akıl ve vicdan sahibi kıldığı, iman ve şuur verdiği, imtihan ettiği bir varlık olan insan, Allah’ın yaratma gücüne karşı hayranlık uyandıran bir fıtrat zenginliği ile birlikte yaratılmıştır. Bu yaratılış, Allah’ın detaylardaki sonsuz aklının ve görkemli yaratmasının bir delilidir.

5 Ekim 2008 Pazar

EVRİMCİLERİN FOSİL GİZLEME ADETİ


Darwinizm öylesine büyük bir yalandır ki,

- 150 yıl boyunca insanları canlıların evrimleştiğine inandırmıştır.
- insanları, maymunsu ataları olduğuna ikna etmiştir.
- tek bir tane bile bilimsel delili olmamasına rağmen bilimsel bir teoriymiş gibi davranmıştır.
- tek bir tane bile ara fosil olmamasına rağmen ara fosil var telkini yapmıştır.
- tek bir proteini laboratuvarda bile oluşturamamasına rağmen yeryüzündeki canlı çeşitliliğinin varlığını tesadüflere bağlamıştır.
- şuursuz, cansız, başıboş atomların tesadüfler sonucu bir araya gelerek, devletleri, medeniyetleri, laboratuvarlarda kendi hücrelerini inceleyen bilim adamlarını var ettiği yalanını bütün insanlığa telkin etmiştir.
- tüm bunları yaparken ise, yalnızca yalan, sahtekarlık ve demagoji kullanmıştır.

Darwinizm öylesine büyük bir yalandır ki, bu ideolojinin destekçileri sahte fosiller üretip bunları 40 yıl boyunca sergilemekte sakınca görmezler. Darwinistler, ara fosil uydurabilmek için sahtekarlık yapmayı adeta bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Kusursuz canlıların fosillerini alıp onun üzerinde bir evrim senaryosu kurgulamaktan çekinmezler. Hayali ilk hücre hakkında sayısız senaryoları vardır, fakat henüz bu hayali hücrenin binlerce proteininden bir tanesinin bile meydana gelişini açıklayamazlar. Mutasyonların evrimleştirdiğini söylerler, fakat kontrollü laboratuvar ortamında dahi mutasyonlarla tek bir canlıya faydalı bir özellik ekleyememişlerdir.

İşte bu nedenle çözümü sahtekarlığa başvurmakta bulmuşlardır. Fosil kayıtlarının teorilerini desteklememesi üzerine çaresiz kalan Darwinistler, mükemmel canlılara ait kusursuz fosilleri alarak bunları kendi istedikleri şekilde yorumlamış, hatta açıkça sahtekarlık yapmışlardır. İnsan kafatasına yeni ölmüş orangutan çenesi ekleyerek 40 yıl sergilenen sahte Piltdown adamını, bir tane domuz dişinden sözde ailesiyle birlikte resmedilen Nebraska adamı sahtekarlığını üretmişlerdir. Dinozor fosillerine tüy eklemiş, sanayi devrimi kelebeklerini ağaç kabuklarına yapıştırarak çektikleri resimlerle doğal seleksiyon ile evrimleşme propagandaları yapmışlardır. Coelacanth’ı yıllarca ara form olarak tanıtmış, canlının halen yaşıyor olduğunun anlaşılması ile şaşkına dönmüşlerdir. 53 milyon yıllık at fosilleri günümüz atlarının aynısıyken, hayali bir “atın evrimi senaryosu” üretmişler, sonunda bunun da sahte olduğunu itiraf etmişlerdir. İnsanın hayali evrimini sahte embriyo çizimleri ile açıklamaya çalışmışlar, ardından çizimlerin sahibi Haeckel’in, “evrim teorisi adına çok sahtekarlık yapıldığından bu sahtekarlığı dolayısıyla gocunmadığına” dair itirafı ile bu sahte senaryoyu da geri çekmek zorunda kalmışlardır.

Kısacası, Darwinizm bir yalandır. Sahte fosiller sürekli olarak deşifre edildiği, gerçek fosiller ise evrimi tümüyle yalanladığı için EVRİMCİLER FOSİLLERİ GİZLEME İHTİYACI DUYARLAR.

Darwinistler Bir Fosil Buldukları An Onu Alelacele Gizlerler, Tıpkı Kambriyen Fosillerinde Olduğu Gibi

Fosiller evrimi yalanlayan en önemli delillerdendir. Yeryüzünün çeşitli katmanlarından elde edilen ve canlıların ilk yaratıldıkları andan itibaren hiçbir değişime uğramadığını ortayan koyan 100 milyon fosil, evrimciler için tam bir çıkmaz oluşturmaktadır. Normalde kendi teorilerinin ispatı için kullanmaları gereken fosillerin her birinin Yaratılış gerçeğini tasdik etmesi Darwinistleri fosilleri saklamaya kadar itmiştir. İnsanların bunları görmesini ve bilmesini istemezler. Bunu tarihte çok yapmışlardır, bugün de halen yapmaktadırlar. Sahte evrim demagojilerinden sayfalarca, saatlerce bahsederler. Ama şu an var olan 100 milyon fosil hakkında tek kelime etmemişlerdir. Yüzlerce yıldır istikrarla sürdürülen kazılar sonucunda ele geçen milyonlarca fosil vardır. Fakat Darwinistlerin bunları gösterdikleri müzeler yoktur. Bunları hiçbir zaman bir sergide sergileyememişlerdir. Milyonlarca fosilin yeraltından çıktığı bilinmektedir, fakat bunların hiçbiri ortada yoktur. Ve bu, geçmişten beri sürekli olarak yapılan bir Darwinist oyundur.

Bunun en önemli örneklerinden bir tanesi, 1909 yılında Charles Doolittle Walcott adlı bir paleontoloğun Kanada’nın Burgess Shale bölgesinde yapmış olduğu araştırmalar sonucunda bulmuş olduğu fosillerdir. Walcott, 4 yıl boyunca yaptığı araştırmalar sonucunda bulmuş olduğu yaklaşık 530 milyon yıl öncesine ait muhteşem fosilleri alelacele gizlemeye çalışmıştır.

Peki bunun nedeni nedir?

Bunun nedeni 530 milyon yıl öncesine ait olarak bulunmuş olan söz konusu fosillerin evrimi kesin olarak reddetmesi, tam anlamıyla ortadan kaldırmasıdır. Bu fosiller Kambriyen dönemi adı verilen döneme aittir ve evrimcilere göre bu dönem, yalnızca tek hücreli veya temel kompleks uzuvlardan yoksun bazı çok hücrelilerin yaşaması gereken bir dönemdir. Hayali evrim masalına göre başka türlü olması mümkün değildir.

Fakat Kambriyen dönemine ait bulunan fosiller, bir evrimci için dehşet habercisidirler. Söz konusu fosiller, o dönem canlıların günümüzdeki canlı kompleksliğine sahip olduğunu göstermekte, günümüz çeşitliliğinin bir benzerinin, hatta daha fazlasının bir anda ortaya çıktığını ilan etmektedir. Dahası, bu canlıların başka canlılardan evrimleştiğini gösteren hayali ilkel bir ata da hiç bir zaman var olmamıştır. Bu fosiller, evrimcilere göre, canlıların en ilkel yapıda olduğunu iddia ettikleri bir dönemde mükemmel bir komplekslik sergileyerek, canlıların bir anda, oldukları görünümde yaratıldıklarını yüksek sesle ilan etmektedirler. Bu, Darwinizm’in kesin olarak ölümü, yok oluşu anlamına gelmektedir. Darwinistler, açıklamasız kaldıkları konularda demagoji kullanmaya alışkındırlar ama canlı çeşitliliğinin yaklaşık 530 milyon yıl önce bir anda ortaya çıkmasına bir açıklama bulmaları imkansızdır.

Nitekim, Harvard paleontoloğu evrimci Stephen Jay Gould’un da belirttiği gibi Darwin’e en büyük rahatsızlık fosil kayıtlarından, özellikle de Kambriyen fosillerinden gelmiştir:

Fosil kayıtları, Darwin'e mutluluktan çok hüzün getirdi. Hiçbir şey onu, neredeyse tüm kompleks dizaynların ortaya çıktığı Kambriyen patlamasından daha çok rahatsız etmedi. 1

İşte bu sebeple, koyu bir evrimci olan Walcott, ÇÖZÜMÜ FOSİLLERİ SAKLAMAKTA BULMUŞTUR.

Muhteşem Kambriyen fosilleri TAM 70 YIL BOYUNCA SAKLANMIŞTIR.

Burgess Shale fosillerinin gün ışığına çıkması, ancak 1985 yılında, müzenin arşivlerinin yeniden incelenmesi sayesinde oldu. İsrailli bilim adamı Gerald Schroeder bu konuda şu yorumu yapmıştır:

Eğer Walcott isteseydi, fosiller üzerinde çalışmak üzere bir ordu dolusu öğrenciyi görevlendirebilirdi. Ama evrim gemisini batırmamayı tercih etti. Bugün Kambriyen Devri fosilleri Çin’de, Afrika’da, İngiliz Adalarında, İsveç’te ayrıca Grönland’da da bulunmuş durumdadır. (Kambriyen Devrindeki) Patlama, dünya çapında yaşanmış bir olaydır. Ama bu olağanüstü patlamanın doğasını tartışmak mümkün olmadan önce, bilgi gizlenmiştir. 2

40 yıl Boyunca Saklanan Papağan Fosili

Kambriyen fosillerinin gizlenmesi evrimcilerin tarihinde yaşanmış olan tek olay değildir. Fosil gizlemek, Darwinistler için bir adettir. Nitekim 65 milyon yıllık bir papağan çenesi fosili de, günümüz papağanlarının milyonlarca yıl boyunca hiç değişmediğini gösteren bir yaşayan fosil olduğu ve evrim teorisini bu nedenle geçersiz kıldığı için uzun yıllar insanlardan saklanmıştır. Ta ki California Berkeley Üniversitesi mezunlarından Thomas Stidham adında bir araştırmacının Berkeley Paleontoloji Müzesindeki fosil koleksiyonlarını incelemeye karar vermesine kadar. Bunun ardından yapılan incelemede fosilin, bugüne kadar bulunan en eski papağan fosili olduğu, dinozorlarla aynı dönemde yaşadığı anlaşılmıştır. 13 milimetrelik fosilin röntgen çekimlerine göre, fosilin üzerinde bulunan "K" şeklindeki iz (kan damarları ve sinir yolları) günümüzdeki papağanlara ait özelliklerle aynıdır. Darwinistler, bu gerçeği gizleyebilmek için çözümü tam 40 YIL FOSİLİ SAKLAMAKTA BULMUŞLARDIR.

100 Milyon Fosilden Hiçkimsenin Haberi Yoktu

Darwinistlerin fosil saklama taktiği, günümüzde halen büyük bir gizlilik içinde devam ettirilmektedir. İnsanların büyük bir kısmı, uzun bir süre boyunca, şu anda dünya çapında bulunmuş olan fosillerin 100 milyondan fazla olduğunu bilmemişlerdir. Adına yaşayan fosil denilen ve günümüz canlılarının milyonlarca yıldır değişmediğini ortaya koyan fosil örnekleri, yıllar boyunca Darwinistler tarafından gizlenmiş, bunlardan yalnızca birkaç örnek gündeme getirilmiştir. Dolayısıyla bilimsel yayınları veya interneti inceleyen kişiler, yaşayan fosil denince, uzun bir süre boyunca yalnızca birkaç ünlü örnek ile karşılaşmışlardır: Bir Ginkgo yaprağı, bir nautilus, bir okapi... Hemen hemen her kişi, yıllarca, dünyada birkaç tane yaşayan fosil örneği olduğunu ve bunların da nadir şaşırtıcı örnekler olduğunu zannetmişlerdir. Şu an var olan neredeyse tüm canlıların, kurtların, atların, tavşanların, kaplumbağaların, balıkların, kuşların, sürüngenlerin neredeyse her türünün, milyonlarcasının yaşayan fosillerinin var olduğundan haberleri bile olmamıştır.

Bunun tek sebebi, Darwinistlerin 100 milyon fosili insanlardan gizlemiş olmalarıdır.

Darwinistler Fosilleri Neden Gizleme İhtiyacı Duyarlar?

Çünkü fosiller evrimi reddetmektedir. Fosil kayıtlarında bir tane bile ara form fosili bulunmamaktadır. Var olan fosil kayıtların tamamı -ki bunlar 100 milyondan fazla fosili ifade eder- mükemmel görünümde, tam ve kusursuz canlılara aittir. Bu 100 milyon fosilin çok büyük bir bölümünü yaşayan fosiller oluşturmaktadır. Söz konusu fosillerin yalnızca bir bölümünün, hatta 3-5 tanesinin bile ortaya çıkması, evrim teorisinin yok olduğunun ilanı demektir. İşte bu nedenle Darwinistler 100 milyon fosil karşısında dehşete kapılmışlardır. Tıpkı Kambriyen dönemine ait muhteşem canlı fosillerini 70 yıl boyunca saklama ihtiyacı duymaları gibi, şu anda da evrimi çökerten bu muazzam koleksiyonu da gözlerden saklamaya çalışmışlardır.

İşte Darwinistlerin büyük bir çaba ile, fosil kayıtlarını gizli tutmak istemelerinin sebebi budur: Evrim teorisi, 100 milyon fosil karşısında tamamen geçersiz kılınmıştır. Bunu ilan eden ise Yaratılış Atlası’dır. Yaratılış Atlası, Darwinistlerin hiç beklemediği bir anda, birbirinden üstün görünümlü 100 milyon yaşayan fosilin varlığını bütün dünyaya haber vermiştir.

Darwinistlerin Beklemediği Karşılık: Yaratılış Atlası

Darwinist tuzak, şu anda artık Yaratılış Atlası ile bozulmuştur. İnsanlar, bir anda ele geçirilmiş 100 milyonun üzerinde fosil olduğunu ve bu fosillerin bir tanesinin bile evrimi delillendirecek bir ara form fosili olmadığını anlamışlardır. İnsanlardan gizlenmeye çalışılan bir gerçek açıkça, resimleriyle, hatta fosil sergilerindeki örnekleriyle insanlara sunulmuştur. İnsanlar bu fosilleri görmüşler, onlara dokunmuşlardır. Bu 100 milyon fosilin tamamı Yaratılış gerçeğini kanıtlayan kusursuz, mükemmel fosillerdir. Bir kısmı soyu tükenmiş mükemmel canlılara aitken, büyük bir bölümü yaşayan fosillerdir. Darwinistler fosilleri gizlemeye çalışırlarken hiç beklemedikleri bir anda Yaratılış Atlası ile karşılaşmışlardır. Bütün Yaratılış delilleri tüm detaylarıyla insanlara ulaştırılmış, tüm detaylarıyla tanıtılmıştır. Ve böylece, Darwinistlerin uzun yıllardır fosilleri gizlemek uğruna gösterdikleri çaba, bir anda tam tersine dönmüştür.

Şu anda evrimin geçersizliğini tüm dünya bilmektedir. Devlet başkanları bunu açıkça dile getirip, Allah inancını benimsediklerini tüm dünyaya ifade etmiş, insanlar ünlü internet sitelerinin düzenlemiş olduğu anketlerde, % 90 oranında canlıları Allah’ın yarattığına inandıklarını belirtmişlerdir. Tüm dünyada resmi olarak benimsenmiş, ülkelerin kanunları ile korunmuş olan evrim teorisi, bir anda tartışılır olmuş, delilsiz bir teori olduğu herkes tarafından hemen anlaşılmış, eyaletler bu teoriyi müfredattan çıkarabilmek için yoğun bir çaba içine girmişlerdir. İşte bu, insanlardan gizlenmeye çalışılan fosillerin ortaya çıkarılmasının getirdiği sonuçtur.

Yaklaşık 1.5 asırdan fazla bir zaman boyunca aldatmalarla, sahtekarlıklarla, evrimi çürüten delillerin saklanmasıyla elde edilen sahte Darwinist başarı, bir anda ortadan kalkmıştır. Darwinistler, tüm dünyayı etkileri altına aldıkları, teorilerini kanunlaştırdıklarını zannettikleri bir anda beklemedikleri şok bir yenilgi yaşamışlardır. Bu, Müslümanların beklediği, Allah’ın dilemesiyle mutlaka gerçekleşecek bir karşılıktır. Çünkü Allah Müslümanlara, batılı yok edip hakkı sağlamlaştıracağını vaat etmiştir.

De ki: "Şüphesiz Rabbim hakkı (batılın yerine veya dilediği kimsenin kalbine) koyar. O, gaybleri bilendir.

De ki: "Hak geldi; batıl ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir.” (Sebe Suresi, 48-49)

1. Gould, Stephen J., The Panda's Thumb, 1980, ss. 238-239
2. Gerald Schroeder, Evolution: Rationality vs. Randomness, http://www.geraldschroeder.com/evolution.html


4 Ekim 2008 Cumartesi

AVRUPA'DA DARWINİZM'İN ÇÖKÜŞÜ





3 Ekim 2008 Cuma

Dawkins Yaratılışçılarla Tartışmaya Girmiyor,

Çünkü Verecek Bir Cevabı Yok!

Richard Dawkins'ten karşılıklı tartışma talebimize cevap geldi: "YEMİN ETTİM, TARTIŞMAYACAĞIM!" diyor. Bunun anlamı şudur: "Ben Darwinizm konusunda yenildim. Tartışıp kimseye rezil olmaya niyetim yok."
Ama bu durumda neyin üzerine yemin ettiği belli değil. Allah üzerine yemin etmediği açık çünkü Allah'a inanmadığını söylüyor. Tartışmada yenileceği kesin. Ama Darwinizm'le ilgili bilgisi olmayan kişileri tek yanlı yanlış yönlendirmeye devam edeceği açık. Ancak bu kişiler eninde sonunda Harun Yahya'nın internet sitelerini ziyaret edip doğruları görerek Darwinizm'in bir aldatmaca olduğunu anlamaktadırlar. Ve bundan sonra da anlamaya devam edeceklerdir. İnşaAllah.
Darwinistlerin son 150 yıldır büyük bir dehşet ve korku ile kaçındıkları bir şey vardır: Yalanlarının ortaya çıkması! Darwin'den beri sarsılmaz bir ideoloji, bir din olarak ayakta tutmaya çalıştıkları evrim teorisinin bir sahtekarlık olduğunun ortaya çıkmaması için var güçleriyle çabalarlar. Bu yalanı devam ettirebilmek için sahtekarlıklar yapar, sahte fosilleri müzelerde sergiler, yeraltından çıkan fosillerin tümünü (evrim teorisi yalanladığı için) alelacele saklar, evrim teorisinin açıklamasız kaldığı milyonlarca konuya demagoji ile karşılık verirler. Bu yalanı ayakta tutabilmek için evrim teorisini dokunulmaz hale getirmişlerdir. Öyle ki okullarda, üniversitelerde, işyerlerinde, çeşitli kuruluşlarda, hatta üst devlet kademelerinde evrim kesin olarak tartışılamaz, inkar edilemez hale gelmiştir. Sadece bir teori olmasına rağmen evrim, bir anda devlet kanunlarıyla korunan, müfredatlarda resmi olarak dahil edilmesi gereken, her gencin bilmesi ve benimsemesi gereken bir yasa halini almıştır.
Fakat Darwinistlerin bir anda korktukları başlarına gelmiş, aldatmaca bir anda su yüzüne çıkmıştır. Harun Yahya'nın çalışmaları ve özellikle Yaratılış Atlası ile, Darwinist sahtekarlıklar aniden deşifre edilmiştir. Darwinistler tarafından saklanmaya çalışılan 100 milyondan fazla fosil olduğu anlaşılmış ve bu fosillerin tümünün, çoğu günümüz canlılarının yüz milyonlarca yıl önceki örneklerini temsil eden tam ve mükemmel fosiller olduğu ortaya çıkmıştır. Darwinist büyünün bozulmasının dünya çapındaki etkisi son derece sarsıcı olmuştur.
Bu açık durum karşısında evrim teorisinin en koyu savunucularından biri olan ve Darwin'in Rottweiler'ı olarak tanınan Richard Dawkins kamuoyu önünde tartışmaya davet edilmiştir. Kendisinden, Darwinizm'i çökerten deliller karşısında bir açıklaması olup olmadığı, Yaratılış delilleri karşısında teoriyi nasıl bir mantıkla savunacağı sorulmuştur.
Fakat Dawkins, böyle bir tartışmaya girmeye yanaşmamıştır! Richard Dawkins'ten karşılıklı tartışma talebimize cevap geldi: "YEMİN ETTİM, TARTIŞMAYACAĞIM!" diyor. Bunun anlamı şudur: "Ben Darwinizm konusunda yenildim. Tartışıp kimseye rezil olmaya niyetim yok."
Richard Dawkins böyle bir tartışmaya tabiki giremez, çünkü karşısına çıkacak olan soruları cevaplayamayacaktır:
Yeraltından çıkmış olan tam, mükemmel ve kusursuz canlıları gösteren 100 milyondan fazla canlı fosilini açıklayamayacaktır. Bunların nasıl olup da YÜZ MİLYONLARCA YIL BOYUNCA HİÇ DEĞİŞMEDEN KALDIKLARINI, neden bir tane bile ARA FORM ÖZELLİĞİ GÖSTEREN ATALARININ OLMADIĞINI izah edemeyecektir.
Daha önce de yapamadığı gibi, yeryüzünde bulunmuş milyonlarca fosil arasından neden TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL OLMADIĞINI açıklayamayacaktır.
Yeraltından çıkarılmış olan günümüz kaplanlarının, atlarının, fillerinin, kaplumbağalarının, kurtlarının, kuşlarının, tavşanlarının, tilkilerinin, zebralarının, geyiklerinin ve diğer tüm günümüz canlılarının milyonlarca yıllık kafatası fosillerini evrim teorisi ile açıklayamayacaktır. Canlıların nasıl olup da MİLYONLARCA YIL ÖNCE BUGÜNKÜ GÖRÜNÜMLERİYLE ORTAYA ÇIKTIKLARINA ve MİLYONLARCA YIL BOYUNCA DEĞİŞMEDİKLERİNE bir açıklama getiremeyecektir.
At şemasının, Piltdown Adamı'nın, Nebraska Adamı'nın, Heackel'in çizimlerinin, üzerlerine tüy yapıştırılmış tüylü dinozor fosillerinin, ağaca raptiye ile monte edilmiş sanayi kelebeklerinin BİRER SAHTEKARLIK OLDUĞUNU kabul etmek zorunda kalacaktır.
Darwinistlerin ara fosil olarak ortaya attıkları ve sayısı üç-beş taneyi aşmayan fosillerin bilimsel olarak geçersiz kılındığını; karadan havaya geçişe örnek olarak gösterilen ARCHAEOPTERYX İLE AYNI DÖNEMDE YAŞAYAN MÜKEMMEL YAPIDA UÇUCU KUŞ FOSİLİ BULUNDUĞUNU, sudan karaya geçişe örnek verdikleri COELACANTH'IN HALA YAŞAYAN TAM BİR CANLI OLDUĞUNU, LUCY'NİN LİTERATÜRE GEÇMİŞ BİR MAYMUN OLDUĞUNU itiraf etmek zorunda kalacaktır.
Kambriyen fosillerini, bunun ardından bulunmuş olan yaşayan fosilleri ve nihayet şu anda var olan tam 100 milyon fosili NEDEN SAKLAMIŞ OLDUKLARI sorusuna cevapsız kalacaktır.
Canlılığın yapıtaşı olan tek bir işlevsel proteinin tesadüfen oluşması ihtimalinin 10-950 de bir ihtimal olması ve bunun matematiksel olarak sıfır anlamına gelmesi konusunda cevapsız kalacaktır ve labrotuar ortamında bir hücre bile oluşturulamazken canlılığın tesadüfler sonucu nasıl oluşacağı konusunda cevapsız kalacaktır.
Dışarıda da beyinde de ışık olmamasına rağmen, BEYİNDE GÖRÜNTÜYÜ KİMİN GÖRDÜĞÜNÜ AÇIKLAYAMAYACAKTIR. Sesten yalıtılmış beynin içinde konuşmaları, sesleri, müziği KİMİN DUYDUĞUNU İZAH EDEMEYECEKTİR. BEYİNDE GÖRÜNTÜDEN, MÜZİKTEN, DOKUNMAKTAN, KOKLAMAKTAN ZEVK ALAN, BUNLARI YORUMLAYAN, BUNLARA TEPKİ GÖSTEREN VARLIĞIN KİM OLDUĞU SORUSUNA CEVAP VEREMEYECEKTİR.
Tüm bu gerekçeler karşısında Richard Dawkins'in tartışmaya girmekten neden bu kadar çekindiği anlaşılabilmektedir. Tüm iddialarının çökertileceği, bir türlü cevap veremeyeceği konular karşısında küçük düşmektense, çözümü "Ben yemin ettim tartışmayacağım" demek oluyor, kendince.
Böyle durumlarda yalan söylediği için çözümü demagojide bulan taraf, bir başka demagojik taktik izleyerek hemen hemen her zaman karşı tarafın reklam amacı güttüğü iddiasındadır. Bu gelenek devam etmiş ve Dawkins, Yaratılışçıların tartışmaları bir gösteri mahiyetinde talep ettiklerini iddia etmiştir. Fakat unuttuğu nokta şudur: İstenen ve geniş çapta karşılık bulmuş olan tanıtım, YARATILIŞ ATLASI İLE TÜM DÜNYAYA ZATEN YAPILMIŞ DURUMDADIR. Bütün dünyaya TAM 100 MİLYON FOSİL TANITILMIŞTIR. BUNLARIN YARATILIŞ DELİLİ OLDUKLARI İSPAT EDİLMİŞTİR. Bunun üstüne küçük tartışmaların reklam mahiyetinde bir etkisinin olacağını iddia etmek son derece komik olur. Bu tartışma, Dawkins'in yanıldığını, Dawkins'in kendi ağzından tüm dünyanın duyması açısından önem taşımaktadır. Yoksa zaten evrim teorisinin ve Dawkins'in iddialarının çöküntüye uğramış olduğunu, temelinden yıkılıp ölmüş olduğunu bütün dünya bilmektedir.
Darwinistler açısından acı olan gerçek, somut delillerin yani fosillerin reddedilemez oluşudur. Beklemedikleri şey ise, bütün fosillerin Yaratılışı ispat etmesi ve itina ile sakladıkları bu fosillerin adeta bir şok dalgası şeklinde tüm dünyaya gösterilmiş olmasıdır. Yaratılış Atlası'nın sebep olduğu sarsıcı etki sebebiyle dilleri tutulmuş durumdadır. Somut deliller ortaya çıktığından demagoji artık anlamsız kalmaktadır. Dawkins'in yaşadığı şok da bunun sonucudur. Dolayısıyla bütün dünyanın da görmüş olduğu bu somut deiller karşısında tartışmaya çıkabilmesi zor gözükmektedir.

2 Ekim 2008 Perşembe

ADNAN OKTAR'IN IRIB (İRAN DEVLET TELEVİZYONU) RÖPORTAJI (Eylül 2008)





GURURUN İNSANDA OLUŞTURDUĞU TAHRİBAT



Gurur şeytanın, Kuran ahlakına uymadığında insanı ne derece perişan hale getirebildiğinin kanıtıdır. Gururlu bir insanın en belirgin özelliklerinden biri, “büyük olma isteği”dir. Bu şeytani istek, insanın ruhunu ve bedenini perişan hale getirir. Böyle bir insane, gösterdiği ahlakın neticesi olarak hayatını azap içinde yaşamaya başlar. Gururlu bir insanın özelliklerini kısaca düşünecek olursak büyüklenmenin insanı neden bu derece kötü bir duruma düşürdüğünü anlayabiliriz.

1. Gururlu kişinin hiç gerçek dostu yoktur. Her konuda kendini büyük gördüğü, asla kendi nefsinden taviz vermediği için bu tip insanlara karşı genelde toplumda bir nefret oluşur. Böyle insanlar gerçek anlamda sevilmezler. Etraflarında dost gibi görünen kişiler sadece çıkar ve menfaat için yanlarında bulunurlar. Menfaatleri sona erdiğinde ise dostlukları da sona erer. Çünkü gururlu insanlarla dostluk ve sevgi bağı kurmak mümkün değildir. Her zaman üstün olmak istedikleri için vefa, sevgi, fedakarlık gibi güzel ahlak özelliklerini yaşayamazlar. Bunları yaşamayan kişilerle samimi bir dostluk kurmak da mümkün değildir.

2. Gururlu bir insanın sinirleri sürekli gergindir. İş hayatında, ev hayatında, arkadaş toplantılarında sürekli olarak büyüklük elde etme gayreti içinde olduğundan hiç hata yapmamaya, bir açık vermemeye dikkat eder. ‘Gururu ezdirmeme’ adı altında gösterilen bu şeytani gayret, çok kısa sürede böyle kişilerin gergin bir kişilik geliştirmelerine neden olur. Sürekli gergin, sinirli, ciddi ve savunma ruhunda olan bir kişinin beden sağlığı da iyi olmaz. Mide ağrısı, baş ağrısı, kas ağrıları bu tip gergin insanlarda sıklıkla oluşur. Sözde “büyük olmak”, için benimsenen bu karakter tam aksine insanın hayat kalitesini ciddi şekilde düşürüp pek çok soruna yol açar.

3. Gururlu insan genelde “başkaları ne der?” mantığıyla hareket eder. Bu bakış açısında olan bir kişi hata yapmamak için hep başkalarının beklentilerine göre hareket eder. Allah’ın rızasına uygun hareket etmek varken; “insanlar nasıl karşılar”, “beni küçümserler mi?” mantığıyla hareket ettiği için doğru tavır gösteremez.

4. Gururlu insan hiçbir ortamda rahat, samimi davranamaz. Bu durum tüm davranışlarına da etki eder. Rahat konuşamaz, rahat gülemez, hareketleri doğal değil, yapmacık olur. Tüm bu özellikler onu itici, sevilmeyen bir insan haline getirir. Halbuki insan fıtrat olarak doğallıktan, samimiyetten, canayakınlıktan, rahat gülmekten, rahat konuşmaktan hoşlanır. Ruhu ve bedeni rahat hareket ettiğinde canlı, sağlıklı, dışa dönük olur. Aksinde insan bir anlamda kendi kendine zulmetmiş olur. Bir insanın istediği halde rahat ve samimi konuşamaması, içinden geldiği gibi gülememesi, kendini beğendirmek için yapmacık ve fıtratına aykırı hareket etmesi kişinin hem beden hem de ruh sağlığını olumsuz şekilde etkiler.

5. Gururlu kişi dürüst ve samimi değildir. “Büyüklük hissi”ni yaşamak gururlu kişiler için çok önemli olduğundan dürüstlüğü ve samimiyeti yaşayamazlar. Çünkü samimiyetin, dürüstlüğün en belirgin özelliklerinden birisi kişinin alçakgönüllü olmasıdır. Alçakgönüllü insanlar her ne olursa olsun dürüst ve samimi konuşurlar. Ama gururlu biri için bu çok zordur. Çünkü onların diğer insanlardan farklı olarak “büyüklenme” arzuları vardır. Bu kişinin anlayışında, yaptığı bir yanlışı dürüstçe kabul edip, samimiyetle özür dilemek yoktur. Kuran ahlakını gereği gibi yaşamadığı için kolaylıkla şeytanın oyununa düşebilir. Nefsi ona, dürüst davranıp yanlışını kabul ettiği takdirde, gururunun ezileceği telkinini verir ve bu yüzden de kişi yalan söylemekten de çekinmez.

Gururlu olma, herkesten büyük olma hissi yukarıda tarif edildiği şekilde insanı çok kapsamlı bir ahlak bozukluğuna götürebilir. Allah insanları Kendisi’ne kulluk etsinler diye yaratmıştır. Fıtratımızı da buna uygun şekilde boyun eğici, mülayim kılmıştır. Bu nedenle her insan sadakate, vefaya, sevgiye, mülayimliğe, alçakgönüllülüğe yatkındır, çünkü bunlar fıtratımızda vardır. Bu güzel ahlak özellikleriyle yaşadığımızda hem ruhumuz hem bedenimiz rahat ve huzurlu olur. Aksi, insanın kendi kendine eziyet etmesi demektir.

Gurur insana dünyada hiçbir şey kazandırmaz. Dünyadayken yaşadığı bu büyüklenme hissi nedeniyle ahirette de hiç ummadığı bir sonuçla karşılaşabilir. Allah bir ayetinde gurur içinde büyüklenerek yaşayanların nasıl günaha sürüklendiklerini şöyle bildirir:

Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o. (Bakara Suresi, 206)


Kuran’a uygun olan, şeytanın telkin ettiği “gurur” hilesine kanmayıp pişman olmadan önce bu yanlıştan vazgeçmektir.

ALLAH'IN SADECE İMAN EDEN İNSANLARIN RUHUNDA YARATTIĞI MUCİZE DUYGU: SEVGİ


Şeytan tüm insanları Allah’ın yolundan saptırmak ve cehenneme sürüklemek için çabalar. İman edenlere de çok çeşitli yollarla yaklaşarak Allah’a olan sevgilerini ve bağlılıklarını engellemek ister. Bunun için kullandığı sinsi yöntemlerden biri ‘iman edenleri güzel ahlakı yaşama konusunda orta bir yolda tutmaya çalışmasıdır’.

Her insanın nefsinde bulunan enaniyet hissini kabartmaya çalışan şeytan, iman edenlerin Allah’a karşı mazlumluğunu ve boyun eğiciliğini arttırmasını engellemek için onlara, ‘güzel ahlak konusunda yaptıklarının yeterli olduğu’, ‘çaba göstermelerine gerek olmadığı’, ‘biraz gurur yapmalarında bir mahsur olmayacağı’ gibi vesveseler verir. Bu yollarla iman edenlerin Allah’a olan sevgilerini ve daha güzel ahlaklı olma çabalarını engelleyerek ve iman edenlerin gurur ve enaniyet yapmasını sağlayarak Kuran ahlakından uzaklaştırmak ve cehenneme sürüklenmelerini sağlamak ister. Elbette imanları kuvvetli olan müminler şeytandan bu tür vesveseler geldiğinde hemen Allah’ı anıp Kuran’a uygun olan tavrı gösterirler. Fakat imanı zayıf olan bazı insanlar bu vesveselerden etkilenip Kuran’a uygun olmayan bazı cahiliye tavırları göstermeye başlayabilirler. ‘Biraz gurur yapmaktan bir şey olmaz’ diye başlayan şeytanın telkini ‘biraz sinirlenmekten bir şey olmaz’, ‘biraz üzülmekten bir şey olamaz’ diye devam ederek giderek insanların din ahlakından uzaklaşmasına neden olabilir. Oysa samimi iman eden ve Allah’tan korkan müminler ‘Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.’ (A’raf Suresi, 200) ayetinin bir gereği olarak şeytandan gelen bu tür vesveselerde hemen Allah’a sığınırlar ve şeytanın sinsi oyununa düşmezler. Sürekli daha güzel ahlaklı olmak için Allah’a dua ederler. Allah’ı daha derin düşünerek daha çok sevmek istedikleri için enaniyet ve gurur gibi nefsin yöneltmeye çalıştığı kötü ahlak özelliklerinden sakınırlar. Allah’ın dilerse sevgiye karşı kalplerini kaskatı ve duyarsız yapabileceğini bildikleri için imanlarından dolayı Allah’ın kalplerine verdiği sevgi hissinden dolayı sürekli şükrederler.