24 Mayıs 2008 Cumartesi
21 Mayıs 2008 Çarşamba
DARWINİZM DİNİNİN DİĞER BATIL DİNLERDEN FARKI YOKTUR
Daha önce de vurguladığımız gibi Darwinizm 19. Yüzyılda bilim adamlarının ve Charles Darwin'in amatör araştırma ve gözlemleri sonucunda keşfedilen ve bilim çevrelerine sunulan bir teori değildir. Kökenleri, çok daha eskilerde yaşamış olan maddeci felsefecilere dayanmaktadır. Darwinist inanışlarla ilk olarak bundan birkaç bin yıl önce var olan çoktanrılı ve maddeci Sümer ve Yunan dinlerinde karşılaşıyoruz. Dolayısıyla Charles Darwin, evrim fikrini ilk ortaya atan kişi değil, bu inancın genel esas ve itikatlarının ana çerçevesini çizen, öğretilerini şekillendiren, daha sonra da kurumsallaştıran amatör bir araştırmacıdır.
Putperest Sümerlerin Allah'ı inkar eden ve canlıların başıboş bir evrim süreciyle oluştuğunu ifade eden yazıtları Darwinizm dininin belkemiğini oluşturan izahlardır.14 Sümer yazıtları incelendiğinde, ilk başta bir su karmaşasından söz edildiği ve bu su karmaşasının içerisinden birdenbire Lahau ve Lahamu adlı tanrıların ortaya çıktığı iddiası görülür. Bu batıl inanışa göre, ibadet edilen bu putlar ilk önce kendi kendilerini var etmişler, daha sonra da evrimleşerek diğer maddeleri ve canlıları oluşturmuşlardır. Yani canlılık cansız su kaosundan birdenbire oluşmuştur. Buradaki vurgu "madde ve evrenin ilk olarak sudan ortaya çıktığı ve canlıların cansız maddelerden oluştuğu" inancını savunan evrimci bakış açısıyla çok büyük bir uyum göstermektedir. Dolayısıyla kainatın bir evrimleşme süreciyle oluştuğuna dair batıl inanç Sümer dinlerinde de bulunmaktadır.
Mısır dinler tarihi incelendiğinde de aynı batıl inanışlarla karşılaşırız. Herhangi bir bilimsel dayanağı olmayan bu saçma anlayışa göre "Yılan, kurbağa, solucan ve farelerin, su baskınlarıyla taşan Nil ırmağının çamurlarından oluştuklarına"15 inanılırdı. Yani Mısır dinlerinde de Yaratıcı inkar edilmiş, "canlıların tesadüfler sonucunda balçıklardan" oluştuğuna inanılmıştı. Bunun yanı sıra Babil ve Mısırlılara ait yaratılış hikayelerinde de "yeryüzünün ve yaşamın ortaya çıktığına inanılan ilk deniz" fikri yer almaktadır.


Putperest Sümerlerin Allah'ı inkar eden ve canlıların başıboş bir evrim süreciyle oluştuğunu ifade eden yazıtları Darwinizm dininin belkemiğini oluşturan izahlardır.14 Sümer yazıtları incelendiğinde, ilk başta bir su karmaşasından söz edildiği ve bu su karmaşasının içerisinden birdenbire Lahau ve Lahamu adlı tanrıların ortaya çıktığı iddiası görülür. Bu batıl inanışa göre, ibadet edilen bu putlar ilk önce kendi kendilerini var etmişler, daha sonra da evrimleşerek diğer maddeleri ve canlıları oluşturmuşlardır. Yani canlılık cansız su kaosundan birdenbire oluşmuştur. Buradaki vurgu "madde ve evrenin ilk olarak sudan ortaya çıktığı ve canlıların cansız maddelerden oluştuğu" inancını savunan evrimci bakış açısıyla çok büyük bir uyum göstermektedir. Dolayısıyla kainatın bir evrimleşme süreciyle oluştuğuna dair batıl inanç Sümer dinlerinde de bulunmaktadır.
Mısır dinler tarihi incelendiğinde de aynı batıl inanışlarla karşılaşırız. Herhangi bir bilimsel dayanağı olmayan bu saçma anlayışa göre "Yılan, kurbağa, solucan ve farelerin, su baskınlarıyla taşan Nil ırmağının çamurlarından oluştuklarına"15 inanılırdı. Yani Mısır dinlerinde de Yaratıcı inkar edilmiş, "canlıların tesadüfler sonucunda balçıklardan" oluştuğuna inanılmıştı. Bunun yanı sıra Babil ve Mısırlılara ait yaratılış hikayelerinde de "yeryüzünün ve yaşamın ortaya çıktığına inanılan ilk deniz" fikri yer almaktadır.

Bu düşüncenin artık tarihe karıştığını ve eski uygarlıklarla birlikte yok olduğunu sanmak çok büyük bir yanılgı olacaktır. Çünkü günümüzde de evrimciler aynı mantığı savunmakta ve "ilk deniz" ya da "su kaosu" fikrini, "ilkel çorba" ismiyle bilim dünyasına kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Evrim teorisinin bu iddiasına göreyse, dört milyar yıl kadar önce ilkel dünya atmosferinde canlılığın varlığı için gereken karbon ve fosfor gibi birçok cansız kimyasal madde en uygun şartlarda ve en uygun miktarlarda, tesadüfi birtakım faktörlerin etkisi ile suda biraraya gelmişler, bu arada devreye yıldırımlar, fırtınalar ve sarsıntılar girmiş, canlılığın ilk yapıtaşı olan amino asitleri oluşturmuşlardır. Bu aminositler yine aynı tesadüflerin sonucunda proteinleri, bu proteinler hücreleri oluşturur, bu tesadüfler zinciri devam eder ve sonucunda insana ulaşır…

Oysa cansız maddelerin biraraya gelerek canlılığı oluşturabilecekleri iddiası, bugüne kadar hiçbir deney ya da gözlem tarafından doğrulanmamış, bilim dışı bir iddiadır. Her canlı hücre, bir başka canlı hücrenin çoğalmasıyla oluşur. Dünya üzerindeki hiçkimse, en gelişmiş laboratuvarlarda dahi, cansız maddeleri biraraya getirerek canlı bir hücre yapmayı başaramamıştır. Bu ise ilk hücrenin mutlak surette bilinçli bir biçimde yaratıldığını göstermektedir.
Karmaşık ritüelleri ve putperest öğretileriyle Güney Asya'da çok geniş kitleleri etkisi altına alan Hinduizm de "tüm canlıların okyanuslardan ortaya çıktıkları" temeli üzerine kurulmuştur. Masalsı bir anlatım ve efsanevi kişiliklerle süslü Hindu öğretilerini içeren Rig Veda ve Atharca Veda yazıtlarında da bu inanç detaylı olarak anlatılmaktadır. Bir Yaratıcı'nın var olduğu gerçeğini reddeden Hindu felsefesine göre evren "prakriti" adı verilen kocaman, yuvarlak bir maddeden oluşmuştur. Canlı cansız tüm maddeler bu ilk maddeden evrimleşerek oluşmakta ve tekrar prakritiye dönüşmektedir. Daha sonra aynı evrimsel süreç yeniden başlamaktadır.17 Yani tüm kainat bu cansız ilk maddeden oluşmaktadır.
Canlılığın ilk olarak ortaya nasıl çıktığı sorusu Darwinizm dininin de en büyük açmazlarından biridir. Bu nedenle de evrimciler bu soruyu genelde geçiştirmeye çalışırlar. Çünkü verebilecekleri en somut cevap, yukarıda da örnek verildiği gibi milattan önceki batıl dinlerin verdikleri cevaplardan farklı değildir. Zaten Darwinizm'in geliştiği dönemde de canlılığın oluşumuyla ilgili batıl inançlar hakimdi. Bu insanlara göre sinekler terden, kurbağalar çamurdan, karıncalar şekerden meydana geliyorlardı.
Bu saçma inançlardan bir tanesi de evrimcilik tarihinin en garip inançlarından biri olan "Umulan Canavar" (Hopeful Monster) teorisidir. Bulunması umulan ara geçiş formlarının bulunamamasından dolayı çok büyük bir baskı altına giren bazı evrimciler, evrim için ara geçiş formlarına ihtiyaç olmadığını, çünkü türler arasındaki değişimin aniden meydana geldiğine karar vermiş ve bunun sonucunda da umulan canavar teorisini ortaya atmışlardır. Umulan canavar teorisine göre canlılığın oluşumu, şekerden karıncanın oluştuğunu iddia eden inançtan farklı değildir. İlk kuş bir sürüngen yumurtasından birdenbire çıkmış, daha sonra aynı şekilde tesadüfen başka bir yumurtadan çıkan kuş ile birleşmiş ve böylece kuş familyası oluşmuştur. Bu teorinin bir benzeri de Charles Darwin'in suda çok fazla yüzen ayıların zaman içinde balinalara dönüştüğü yönündeki iddiasıdır. Oysa bugün bilimsel gerçekler Darwin'in bu iddiasının ne kadar bilimdışı bir safsata olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. (Bu konularda ayrıntılı bilgi için Bkz. Evrim Aldatmacası, Hayatın Gerçek Kökeni)
Karmaşık ritüelleri ve putperest öğretileriyle Güney Asya'da çok geniş kitleleri etkisi altına alan Hinduizm de "tüm canlıların okyanuslardan ortaya çıktıkları" temeli üzerine kurulmuştur. Masalsı bir anlatım ve efsanevi kişiliklerle süslü Hindu öğretilerini içeren Rig Veda ve Atharca Veda yazıtlarında da bu inanç detaylı olarak anlatılmaktadır. Bir Yaratıcı'nın var olduğu gerçeğini reddeden Hindu felsefesine göre evren "prakriti" adı verilen kocaman, yuvarlak bir maddeden oluşmuştur. Canlı cansız tüm maddeler bu ilk maddeden evrimleşerek oluşmakta ve tekrar prakritiye dönüşmektedir. Daha sonra aynı evrimsel süreç yeniden başlamaktadır.17 Yani tüm kainat bu cansız ilk maddeden oluşmaktadır.
Canlılığın ilk olarak ortaya nasıl çıktığı sorusu Darwinizm dininin de en büyük açmazlarından biridir. Bu nedenle de evrimciler bu soruyu genelde geçiştirmeye çalışırlar. Çünkü verebilecekleri en somut cevap, yukarıda da örnek verildiği gibi milattan önceki batıl dinlerin verdikleri cevaplardan farklı değildir. Zaten Darwinizm'in geliştiği dönemde de canlılığın oluşumuyla ilgili batıl inançlar hakimdi. Bu insanlara göre sinekler terden, kurbağalar çamurdan, karıncalar şekerden meydana geliyorlardı.
Bu saçma inançlardan bir tanesi de evrimcilik tarihinin en garip inançlarından biri olan "Umulan Canavar" (Hopeful Monster) teorisidir. Bulunması umulan ara geçiş formlarının bulunamamasından dolayı çok büyük bir baskı altına giren bazı evrimciler, evrim için ara geçiş formlarına ihtiyaç olmadığını, çünkü türler arasındaki değişimin aniden meydana geldiğine karar vermiş ve bunun sonucunda da umulan canavar teorisini ortaya atmışlardır. Umulan canavar teorisine göre canlılığın oluşumu, şekerden karıncanın oluştuğunu iddia eden inançtan farklı değildir. İlk kuş bir sürüngen yumurtasından birdenbire çıkmış, daha sonra aynı şekilde tesadüfen başka bir yumurtadan çıkan kuş ile birleşmiş ve böylece kuş familyası oluşmuştur. Bu teorinin bir benzeri de Charles Darwin'in suda çok fazla yüzen ayıların zaman içinde balinalara dönüştüğü yönündeki iddiasıdır. Oysa bugün bilimsel gerçekler Darwin'in bu iddiasının ne kadar bilimdışı bir safsata olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. (Bu konularda ayrıntılı bilgi için Bkz. Evrim Aldatmacası, Hayatın Gerçek Kökeni)
20 Mayıs 2008 Salı
KURAN'DA MEHDİ'NİN GELİŞİNE VE İSLAM AHLAKININ HAKİMİYETİNE İŞARETLER
KURAN'DA MEHDİ'NİN GELİŞİNE İŞARETLER
Hz. Mehdi, Peygamberimiz (sav)'in çok sayıdaki hadisinde, ismiyle, vasıflarıyla, yardımcılarıyla, devrinin özellikleriyle ve yapacağı icraatlarla ayrıntılı olarak tarif edilmiştir. Peygamberimiz (sav)'in Hz. Mehdi hakkındaki tarifleri o kadar detaylı ve açıktır ki, Hz. Mehdi ortaya çıktığında kendisini görenler bu açıklamalardan hemen kendisini tanıyacaklardır.Bir ayette, Kitap Ehli'nin Peygamber Efendimiz (sav)'i "çocuklarını tanır gibi tanıyacakları" bildirilmektedir:
Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi), çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri halde gerçeği gizlerler. (Bakara Suresi, 146)
Bu ayet işari manada, Hz. Mehdi'nin tanınmasına da işaret etmektedir. Hz. Mehdi de ortaya çıktığında insanlar, Peygamberimiz (sav)'in tarifleri ışığında, onu çocuklarını tanır gibi tanıyacaklardır. (En doğrusunu Allah bilir)
Kuranda Hz. Mehdi'nin gelişine işaret eden ayetlerden birinde, Hz. Muhammed (sav)den sonra gelecek bir elçiden bahsedilmektedir.
Allah bu ayet ile, kendilerinden sonra gelecek olan bir elçiye iman etmeleri ve ona yardımda bulunmaları konusunda peygamberlerden kesin bir söz aldığını bildirmiştir:
Hani Allah peygamberlerden 'kesin bir söz (misak)' almıştı: "Andolsun size kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız." Demişti ki: "Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?" Onlar: "İkrar ettik" demişlerdi de "Öyleyse şahid olun, Ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım," demişti. (Al-i İmran Suresi, 81)
Bu ayette bahsi geçen, kendilerinden söz alındığı bildirilen peygamberlerin isimleri ise, bir başka ayette şöyle açıklanmıştır:
Hani Biz peygamberlerden kesin sözlerini almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan. Biz onlardan sapasağlam bir söz almıştık. (Ahzab Suresi, 7)
Ayette Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsadan, ve senden ifadesiyle de Hz. Muhammed (sav)den söz alındığı bildirilmektedir.
Ayetin bu açıklaması, geleceği bildirilen bu elçinin Hz. Muhammed (sav) olmadığını ve bu kişinin Peygamberimiz (sav)den sonra gelecek bir elçi olduğunu göstermektedir (en doğrusunu Allah bilir). Allah'ın Hz. Muhammed (sav)den sonra geleceğini haber verdiği bu elçi, Peygamberimiz (sav)'in de hadislerinde gelişini müjdelediği Hz. Mehdi olabilir (en doğrusunu Allah bilir).
Yukarıda açıklanan Ahzab Suresinin 7. ayetinde, Hz. İsadan da, geleceği müjdelenen elçiye yardım edeceği konusunda söz alındığının bildirilmiş olması, bu elçinin Hz. Mehdi olabileceği konusundaki kanaati güçlendirmektedir. Çünkü bilindiği gibi Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde, ahir zamanda yeryüzüne tekrar gelecek olan Hz. İsanın, Hz. Mehdiye tabi olacağı ve ona destek olacağı bildirilmektedir.
Hani Meryem oğlu İsa da: "Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için Allah'tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi "Ahmed" olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim" demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince: "Bu, açıkça bir büyüdür" dediler. (Saff Suresi, 6)
Hz. İsa, kendisinden sonra gelecek olan bu elçinin adının Ahmed olacağını müjdelemiştir. Kuranın geneline bakıldığında, ayetlerde Peygamberimiz (sav)den bahsedilen ayetlerde Muhammed isminin ya da sadece peygamber ifadesinin kullanıldığı görülmektedir. Kuranın hiçbir yerinde Peygamberimiz (sav) için Ahmed ismi kullanılmamıştır. Bu isim Kuranda yalnızca tek bir yerde ve gelecek bir elçinin müjdelendiği bir ayette geçmektedir. Bu durum, ayette geçen Ahmed isminin, Peygamberimiz (sav)'in yanı sıra, ahir zamanda gelecek olan Hz. Mehdiye de işaret ettiği kanaatini desteklemektedir (en doğrusunu Allah bilir). Ayrıca önceki ayette olduğu gibi, bu elçinin ismine dair müjdeyi de yine Hz. İsanın veriyor olması da, bu yöndeki işari manayı kuvvetlendiren bir başka delil oluşturmaktadır.
Peygamberimiz (sav) de hadislerinde, Hz. Mehdinin ismi hakkında şu bilgileri vermiştir:
... Size ..., ismi AHMED, babasının ismi Abdullah olan Hz. Mehdi'yi reis kılmıştır. Ona katılınız. (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 31)
... Ona katılın, O Mehdi'dir. İSMİ DE AHMED B. Abdullah'dır... (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed B. Resul El-Hüseyin El Berzenci, Pamuk Yayıncılık, 8. baskı, s. 165)
Ebu Davud ile Tırmızinin İbni Mesut (RA) dan nakil ettiklerine göre, Allahın Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: Onun ismi ismime, babasının ismi de babamın ismine muvafık (uygun) olacaktır... (Kıyamet Alametleri, Genişletilmiş 9. baskı, s.159-160)
MEHDİNİN GELİŞİNE VE İSLAM AHLAKININ DÜNYA HAKİMİYETİNE
İŞARET EDEN BAZI AYETLER
İŞARET EDEN BAZI AYETLER
Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah'tan 'yardım ve zafer (nusret)' ve yakın bir fetih. Mü'minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)
Andolsun, biz Zikirden sonra Zebur'da da: "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi olacaktır" diye yazdık. (Enbiya Suresi, 105)
Allah içinizden iman edenlere ve salih amelde bulunanlara vaadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir... (Nur Suresi, 55)
Andolsun, gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. Ve hiç şüphesiz; bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır. (Saffat Suresi, 171-173)
Allah, yazmıştır: "Andolsun, ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)
Allah'ı, sakın elçilerine verdiği sözden dönen sanma. Gerçekten Allah azizdir, intikam sahibidir. (İbrahim Suresi, 47)
Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile. (Saff Suresi, 9)
Ki O, elçilerini hidayetle ve hak din ile, diğer bütün dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. Şahid olarak Allah yeter. (Fetih Suresi, 28)
Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur. (Tevbe Suresi, 33)
Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır). Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti. (İbrahim Suresi, 14-15)
Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman, Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir. (Nasr Suresi, 1-3)
Şüphesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah, sana 'üstün ve onurlu' bir zaferle yardım etsin. (Fetih Suresi, 1-3)
... Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı. (Fetih Suresi, 27)
... Bu yurdun sonu kimindir, inkar edenler pek yakında bileceklerdir. (Rad Suresi, 42)
Ancak iman edenler, salih amellerde bulunanlar ve Allah'ı çokça zikredenler ile zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir. (Şuara Suresi, 227)
Sonra biz, elçilerimizi ve iman edenleri böyle kurtarırız; mü'minleri kurtarmamız bizim üzerimize bir haktır. (Yunus Suresi, 103)
De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra Suresi, 81)
... Onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık. (Yunus Suresi, 13-14)
Kendisine bereketler kıldığımız yerin doğusuna da, batısına da o hor kılınıp-zayıf bırakılanları (müstaz'afları) mirasçılar kıldık... (Araf Suresi, 137)
Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. (Tevbe suresi, 32)
Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile. (Saff Suresi, 8)
Ve sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız bir yere mirasçı kıldı. Allah, her şeye güç yetirendir. (Ahzab Suresi, 27)
De ki: "Herkes gözetlemektedir; siz de gözleyip durun. Sonunda, dümdüz (dosdoğru) yolun sahipleri kimlermiş ve doğru yola ulaşan kimlermiş, pek yakında öğreneceksiniz." (Taha Suresi, 135)
Allah, takva sahiplerini (inanarak ve inançlarını uygulayarak) zafere ulaşmaları dolayısıyla kurtarır. Onlara kötülük dokunmaz ve onlar hüzne kapılmayacaklardır. (Zümer Suresi, 61)
Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size. (Enbiya Suresi, 18)
Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir. (Yunus Suresi, 82)
Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma'rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir. (Hac Suresi, 41)
Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Ali İmran Suresi, 139)
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
18:56
Kategoriler: Ahir Zaman
17 Mayıs 2008 Cumartesi
KAMUOYUNUN DİKKATİNE İSTANBUL 2. AĞIR CEZA MAHKEMESİ SAYIN ADNAN OKTAR'IN ARALARINDA BULUNDUĞU

İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi BAV davasının sözde iki müştekisi olan Fatih Altaylı ve Ebru Şimşek'in iddilarını doğru bulmayarak aralarında Sayın Adnan Oktar'ın da bulunduğu tüm yargılananları kapsayacak şekilde ÇETE İDDİASINDAN BERAAT KARARI vermiştir. Mahkeme 2004/331 esas sayılı dosyada sunulan bilirkişi raporlarını, sabit delilleri, tanıkların ifadelerini değerlendirdikten sonra EBRU ŞİMŞEK'İN ÖNE SÜRDÜĞÜ İDDİALARIN ASILSIZ ve BAV mensupları hakkında iddia edilen ÇETE SUÇLAMALARININ DA GEÇERSİZ olduğuna kanaat getirmiştir.
EBRU ŞİMŞEK'İN İDDİALARININ GEÇERSİZ OLDUĞUNA MAHKEME ŞU DELİLLERLE KANAAT GETİRMİŞTİR:
1. Bu suçla ilgili tüm delillerin toplanmış bulunduğu
2. Sanıkların savunmalarına
3. Katılan Ebru Şimşek vekillerinin beyanlarına
4. Ebru Şimşek ile ilgili izlenen CD görüntülerine,
5. Ebru Şimşek ile ilgili CD görüntüleri üzerinde görüş beyan eden bilirkişi Nevzat Tarhan'ın beyanına
6. İnşaat Mühendisi bilirkişi Çağlar Göksu'nun Ebru Şimşek'in görüntülerinin alındığı evle ilgili beyanına,
7. Ebru Şimşek'in ilişkileri konusunda beyanda bulunan S.Tanıkları Özgür Aydemir, Ahmet Ali Yıldırım, Tacettin İnce, Yavuz Coşkun, İbrahim Özcan, Ecevit Şahin'in anlatımlarına göre sanığa atılan suçun sübut bulmadığı anlaşılmakla..... sanığın BERAATİNE KARAR VERİLMESİ gerektiği sonucuna varılmıştır.
AYNI MAHKEME ÇETE İDDİALARININ GEÇERSİZ OLDUĞUNA DA ŞU DELİLLERLE KANAAT GETİRMİŞTİR:
1. Sanıkların savunmalarına
2. Savunma tanıklarının ve bilirkişilerin beyanlarına
3. 2004/337 esas sayılı dosyada dinlenen müşteki ve tanıkların yargılama sırasındaki beyanlarına
4. Deliller bölümünde tek tek gösterilen delillere göre
Sanıkların cürüm işlemek için teşekkül oluşturdukları, bu örgütte yönetici ya da üye oldukları konusunda atılı suçu işlediklerine dair mahkumiyetlerine yeterli kesin ve inandırıcı kanıt bulunmadığı, dolayısıyla bu suçlarının sabit olmadığı sonuç ve kanısına varılarak, sanıkların bu suçtan da BERAATLERİNE ilişkin aşağıdaki hüküm kurulmuştur.
"Sanık Bülent Tatlıcan'a atılı bulunan 765 sayılı TCK.'nun 313/1-4, 192/ilk maddesindeki suçlar sabit olmadığından CMK'nun 223/2-e maddesi uyarınca BERAATİNE
Sanıklar Serdar Dayanık, Erkan Seyhan, Semih Selman Marangozoğlu ve Nuri Özbudak'a atılı bulunan 765 sayılı TCK'nun 313/1, 192/ilk maddesindeki suçlar sabit olmadığından CMK'nun 223/2-e maddesi uyarınca ayrı ayrı BERAATLERİNE
Yukarıdaki mahkemenin kararında açıkça görüleceği üzere, sözde örgütün yöneticisi olduğu iddiasıyla yargılanan BÜLENT TATLICAN isimli sanık hakkında BAV Davası'ndaki tüm deliller ve iddianamede yönetici konumunda olan diğer sanıklara da yöneltilen tüm sözde suçlamalar gözönünde bulundurularak BERAAT KARARI verilmiştir.
BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI'NIN 2. AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE 2007/339 DOSYA NO'SU İLE GÖRÜLEN DAVASINDA CUMHURİYET SAVCISI 01.04.2008 TARİHLİ ESAS HAKKINDAKİ MÜTALAASINDA SAYIN ADNAN OKTAR DAHİL TÜM SANIKLARIN AYRI AYRI BERAATLERİNİ İSTEMİŞTİR.
"Sanıklar hakkında suç işlemek için örgüt kurmak, bu örgütü yönetmek ve örgüt adına faaliyette bulunmak suçlarından kamu davası açılmıştır.
27.03.2008 tarihli celsede zaman aşımı yakın tarihte olan sanıklarla ilgili dosyanın tefrikine, diğer sanıklar yönünden devam edilmesine karar verilmesi şeklindeki talebimin mahkemece reddedilerek bütün sanıklar hakkında esas hakkında mütalaa beyanı istenilmiştir.
Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin bozma kararı aleyhe olup, bir kısım sanıkların 4 kişi bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan zaman aşımı tarihi yakın olmayan sanıklar hakkında da karar verilmesi CMUK.nun 326/2 maddesine aykırılık teşkil edecektir.
Aynı iddia makamı olarak mevcut delil durumuna göre bütün sanıklarla ilgili esas hakkında mütalaa beyan etmek durumundayız.
Sanıkların poliste müdafii hazır olmadan verdikleri ve mahkemede bu ifadenin işkence altında alındığından bahisle kabul etmedikleri ifadelerinden başka mahkememizce toplanan deliller arasında SANIKLAR ALEYHİNE DELİL BULUNMAMAKTADIR.
Mahkemece 29.02.2008 tarihli ara kararının 5. bendinde yasak usullerle alınan ifadelerin delil olarak değerlendirilemeyeceği, CMUK'nun 148.maddede anlaşıldığından hukuka aykırı olarak alındığı iddia edilen ifade ve delilleri dosyadan çıkartılması şeklindeki talebin reddine karar verilmiştir.
CMK.nun 148/4 maddesi gereğince poliste alınan müdafiisiz ifadelerin delil olarak değerlendirilemeyeceği, böylece mahkemece de kabul edilmiştir.
Sanıklar hakkında açılan ana davadan tefrik edilen davadan 5 sanık hakkında iddia makamı olarak 4616 sayılı kanun gereği davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi talep edilmiş olup, mahkemece bu 5 sanığın şantaj ve çete yöneticisi üyesi olmak suçlarından bu sanıkların beraatlerine karar verilmiş ve bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Bu durumda sanıklardan Adnan Oktar'ın suç işlemek için örgüt kurmak ve diğer sanıkların örgütün yöneticisi olmak ve örgüt adına faaliyette bulunmak suçlarını işledikleri sabit olmadığından CMK.nun 223/2e maddesi gereğince bütün sanıkların müsnet suçlardan AYRI AYRI BERAATLERİNE karar verilmesi kamu adına talep ve mütalaa olunur."
09.05.2008 TARİHLİ DURUŞMADA CUMHURİYET SAVCISININ TCK 313. MADDE ÜZERİNDEN
BAV DAVASI İLE İLGİLİ VERDİĞİ BERAAT MÜTALAASI ŞÖYLEDİR:
"01.04.2008 tarihli ayrıntılı mütalaamı aynen tekrar ederim. Bir kısım sanıklar ve müdafiilerinin suç vasfı yönünden talepleri olduğu anlaşılmıştır.
Sanıklara müsnet suçun 4422 sayılı kanunun 1. Maddesine mümas bulunmadığı yolunda İstanbul 3 Nolu DGM görevsizlik kararından sonra mahkememizce müsnet fiilin subutu halinde 765 sayılı TCK'nun 313. Maddesine temas ettiğinden bahisle mütalaamız doğrultusunda zamanaşımı kararı verilmiştir.
Ayrıca bozma kararından sonra tarafımızdan görevsizlik kararı hususunda mütalaa istendiğinden 4422 sayılı kanunun tarif ettiği manadaki çıkar amaçlı suç örgütünün CMK'nun 250/1-b maddesinde "haksız ekonomik çıkar sağlamak amacı ile kurulmuş bir örgütlü faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar" olarak karşılığının konulduğundan sanıklara müsnet suçun subutu halinde BİR MANADA ÖRGÜT İDDİASININ BULUNMADIĞINDAN mahkememizin görevlisi olduğu mütalaası verilmiştir: Dolayısıyle sanıklara müsnet suçun subutu halinde LEHE OLAN 765 SAYILI TCK'nun 313. MADDESİNE MÜMAS BULUNDUĞU kanaatinde olmakla birlikte MÜSNET SUÇUN SUBUT BULUNMADIĞI düşüncesi ile 01.04.2008 tarihli mütalaa tarafımızdan verilmiştir. Bu mütalaayı aynen tekrar ediyorum".
- 2. Ağır Ceza Mahkemesinde BAV davasının devamı olarak görülen davada Ebru Şimşek ve Fatih Altaylı'nın iddialarının doğru olmadığı tüm yargılananları kapsayan BERAAT KARARI ile ortaya çıkmıştır.
- Yine aynı mahkemenin davanın iddianamesinde ismi sözde örgüt yöneticisi olarak geçen bir kişi hakkında verdiği kesinleşmiş BERAAT kararı ile tüm yargılananlar aklanmışlardır.
- 1 Nisan 2008 tarihli duruşmada esas hakkındaki mütalaasını sunan Cumhuriyet Savcısı Sayın Adnan Oktar'ın da aralarında bulunduğu tüm sanıkların ayrı ayrı BERAATİNİ istemiştir.
- 9 Mayıs 2008 tarihli duruşmada Cumhuriyet Savcısı, 1 Nisan 2008 tarihinde verdiği BERAAT MÜTALAASINI yinelemiş ve davanın TCK 313 üzerinden görülmesi gerektiğini mütalaasına eklemiştir.
Ancak bunlara rağmen Sayın Mahkemenin kararına saygı duyuyoruz.
Sedat Altan
Bilim Araştırma Vakfı Başkan
EBRU ŞİMŞEK'İN İDDİALARININ GEÇERSİZ OLDUĞUNA MAHKEME ŞU DELİLLERLE KANAAT GETİRMİŞTİR:
1. Bu suçla ilgili tüm delillerin toplanmış bulunduğu
2. Sanıkların savunmalarına
3. Katılan Ebru Şimşek vekillerinin beyanlarına
4. Ebru Şimşek ile ilgili izlenen CD görüntülerine,
5. Ebru Şimşek ile ilgili CD görüntüleri üzerinde görüş beyan eden bilirkişi Nevzat Tarhan'ın beyanına
6. İnşaat Mühendisi bilirkişi Çağlar Göksu'nun Ebru Şimşek'in görüntülerinin alındığı evle ilgili beyanına,
7. Ebru Şimşek'in ilişkileri konusunda beyanda bulunan S.Tanıkları Özgür Aydemir, Ahmet Ali Yıldırım, Tacettin İnce, Yavuz Coşkun, İbrahim Özcan, Ecevit Şahin'in anlatımlarına göre sanığa atılan suçun sübut bulmadığı anlaşılmakla..... sanığın BERAATİNE KARAR VERİLMESİ gerektiği sonucuna varılmıştır.
AYNI MAHKEME ÇETE İDDİALARININ GEÇERSİZ OLDUĞUNA DA ŞU DELİLLERLE KANAAT GETİRMİŞTİR:
1. Sanıkların savunmalarına
2. Savunma tanıklarının ve bilirkişilerin beyanlarına
3. 2004/337 esas sayılı dosyada dinlenen müşteki ve tanıkların yargılama sırasındaki beyanlarına
4. Deliller bölümünde tek tek gösterilen delillere göre
Sanıkların cürüm işlemek için teşekkül oluşturdukları, bu örgütte yönetici ya da üye oldukları konusunda atılı suçu işlediklerine dair mahkumiyetlerine yeterli kesin ve inandırıcı kanıt bulunmadığı, dolayısıyla bu suçlarının sabit olmadığı sonuç ve kanısına varılarak, sanıkların bu suçtan da BERAATLERİNE ilişkin aşağıdaki hüküm kurulmuştur.
"Sanık Bülent Tatlıcan'a atılı bulunan 765 sayılı TCK.'nun 313/1-4, 192/ilk maddesindeki suçlar sabit olmadığından CMK'nun 223/2-e maddesi uyarınca BERAATİNE
Sanıklar Serdar Dayanık, Erkan Seyhan, Semih Selman Marangozoğlu ve Nuri Özbudak'a atılı bulunan 765 sayılı TCK'nun 313/1, 192/ilk maddesindeki suçlar sabit olmadığından CMK'nun 223/2-e maddesi uyarınca ayrı ayrı BERAATLERİNE
Yukarıdaki mahkemenin kararında açıkça görüleceği üzere, sözde örgütün yöneticisi olduğu iddiasıyla yargılanan BÜLENT TATLICAN isimli sanık hakkında BAV Davası'ndaki tüm deliller ve iddianamede yönetici konumunda olan diğer sanıklara da yöneltilen tüm sözde suçlamalar gözönünde bulundurularak BERAAT KARARI verilmiştir.
BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI'NIN 2. AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE 2007/339 DOSYA NO'SU İLE GÖRÜLEN DAVASINDA CUMHURİYET SAVCISI 01.04.2008 TARİHLİ ESAS HAKKINDAKİ MÜTALAASINDA SAYIN ADNAN OKTAR DAHİL TÜM SANIKLARIN AYRI AYRI BERAATLERİNİ İSTEMİŞTİR.
"Sanıklar hakkında suç işlemek için örgüt kurmak, bu örgütü yönetmek ve örgüt adına faaliyette bulunmak suçlarından kamu davası açılmıştır.
27.03.2008 tarihli celsede zaman aşımı yakın tarihte olan sanıklarla ilgili dosyanın tefrikine, diğer sanıklar yönünden devam edilmesine karar verilmesi şeklindeki talebimin mahkemece reddedilerek bütün sanıklar hakkında esas hakkında mütalaa beyanı istenilmiştir.
Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin bozma kararı aleyhe olup, bir kısım sanıkların 4 kişi bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan zaman aşımı tarihi yakın olmayan sanıklar hakkında da karar verilmesi CMUK.nun 326/2 maddesine aykırılık teşkil edecektir.
Aynı iddia makamı olarak mevcut delil durumuna göre bütün sanıklarla ilgili esas hakkında mütalaa beyan etmek durumundayız.
Sanıkların poliste müdafii hazır olmadan verdikleri ve mahkemede bu ifadenin işkence altında alındığından bahisle kabul etmedikleri ifadelerinden başka mahkememizce toplanan deliller arasında SANIKLAR ALEYHİNE DELİL BULUNMAMAKTADIR.
Mahkemece 29.02.2008 tarihli ara kararının 5. bendinde yasak usullerle alınan ifadelerin delil olarak değerlendirilemeyeceği, CMUK'nun 148.maddede anlaşıldığından hukuka aykırı olarak alındığı iddia edilen ifade ve delilleri dosyadan çıkartılması şeklindeki talebin reddine karar verilmiştir.
CMK.nun 148/4 maddesi gereğince poliste alınan müdafiisiz ifadelerin delil olarak değerlendirilemeyeceği, böylece mahkemece de kabul edilmiştir.
Sanıklar hakkında açılan ana davadan tefrik edilen davadan 5 sanık hakkında iddia makamı olarak 4616 sayılı kanun gereği davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi talep edilmiş olup, mahkemece bu 5 sanığın şantaj ve çete yöneticisi üyesi olmak suçlarından bu sanıkların beraatlerine karar verilmiş ve bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Bu durumda sanıklardan Adnan Oktar'ın suç işlemek için örgüt kurmak ve diğer sanıkların örgütün yöneticisi olmak ve örgüt adına faaliyette bulunmak suçlarını işledikleri sabit olmadığından CMK.nun 223/2e maddesi gereğince bütün sanıkların müsnet suçlardan AYRI AYRI BERAATLERİNE karar verilmesi kamu adına talep ve mütalaa olunur."
09.05.2008 TARİHLİ DURUŞMADA CUMHURİYET SAVCISININ TCK 313. MADDE ÜZERİNDEN
BAV DAVASI İLE İLGİLİ VERDİĞİ BERAAT MÜTALAASI ŞÖYLEDİR:
"01.04.2008 tarihli ayrıntılı mütalaamı aynen tekrar ederim. Bir kısım sanıklar ve müdafiilerinin suç vasfı yönünden talepleri olduğu anlaşılmıştır.
Sanıklara müsnet suçun 4422 sayılı kanunun 1. Maddesine mümas bulunmadığı yolunda İstanbul 3 Nolu DGM görevsizlik kararından sonra mahkememizce müsnet fiilin subutu halinde 765 sayılı TCK'nun 313. Maddesine temas ettiğinden bahisle mütalaamız doğrultusunda zamanaşımı kararı verilmiştir.
Ayrıca bozma kararından sonra tarafımızdan görevsizlik kararı hususunda mütalaa istendiğinden 4422 sayılı kanunun tarif ettiği manadaki çıkar amaçlı suç örgütünün CMK'nun 250/1-b maddesinde "haksız ekonomik çıkar sağlamak amacı ile kurulmuş bir örgütlü faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar" olarak karşılığının konulduğundan sanıklara müsnet suçun subutu halinde BİR MANADA ÖRGÜT İDDİASININ BULUNMADIĞINDAN mahkememizin görevlisi olduğu mütalaası verilmiştir: Dolayısıyle sanıklara müsnet suçun subutu halinde LEHE OLAN 765 SAYILI TCK'nun 313. MADDESİNE MÜMAS BULUNDUĞU kanaatinde olmakla birlikte MÜSNET SUÇUN SUBUT BULUNMADIĞI düşüncesi ile 01.04.2008 tarihli mütalaa tarafımızdan verilmiştir. Bu mütalaayı aynen tekrar ediyorum".
- 2. Ağır Ceza Mahkemesinde BAV davasının devamı olarak görülen davada Ebru Şimşek ve Fatih Altaylı'nın iddialarının doğru olmadığı tüm yargılananları kapsayan BERAAT KARARI ile ortaya çıkmıştır.
- Yine aynı mahkemenin davanın iddianamesinde ismi sözde örgüt yöneticisi olarak geçen bir kişi hakkında verdiği kesinleşmiş BERAAT kararı ile tüm yargılananlar aklanmışlardır.
- 1 Nisan 2008 tarihli duruşmada esas hakkındaki mütalaasını sunan Cumhuriyet Savcısı Sayın Adnan Oktar'ın da aralarında bulunduğu tüm sanıkların ayrı ayrı BERAATİNİ istemiştir.
- 9 Mayıs 2008 tarihli duruşmada Cumhuriyet Savcısı, 1 Nisan 2008 tarihinde verdiği BERAAT MÜTALAASINI yinelemiş ve davanın TCK 313 üzerinden görülmesi gerektiğini mütalaasına eklemiştir.
Ancak bunlara rağmen Sayın Mahkemenin kararına saygı duyuyoruz.
Sedat Altan
Bilim Araştırma Vakfı Başkan
YARGIÇLAR İSTEMEDİKLERİ DAVAYA BAKMAYA ZORLANMAMALIDIR
Adil Yargı'nın en önemli unsuru olan YARGI TARAFSIZLIĞI'nın temel teminatlarından biri, yansızlığını kaybeden bir yargıcın o davaya bakmamasıdır.
Bütün çağdaş hukuk sistemlerinde yer alan bu müessese bizim sistemimizde de mevcuttur. Gerek ceza yargılamaları usülümüzde ve gerekse hukuk yargılamaları usülümüzde hakimlerin hangi durumlarda bir davaya bakamayacakları ayrıntılı olarak tarif edilmiştir.
Buna göre bir yargıç bir davaya bakmaktan kendisi çekinebilir (istinkaf). Veya o davanın taraflarınca buna davet edilebilir (hakimin reddi). Bunların her ikisi de mümkündür.
Yansızlığını kaybeden veya yansızlığını kaybettiği görüntüsü veren bir hakimin değiştirilmesi, adil yargı hakkının önemli bir sigortasıdır. Bu sigortaya zaman zaman başvurularak Yargı tarafsızlığı sağlanmakta ama daha önemlisi yargının tarafsız olduğu kamuoyuna gösterilmektedir.
Bununla birlikte bu müessesenin düzeltilmesi ve düzenlenmesi gereken kimi aksayan yanları da vardır ki bunların başında çekinme (istinkaf) kararlarının tasdik zarureti gelmektedir.
Bizim gerek ceza ve gerekse hukuk sistemlerimize göre, bir istinkaf veya bir reddi hakim istemi ortaya çıktığında, bu istemin bir diğer mahkeme tarafından tasdik edilmesi şarttır. Buna göre bir hakimin bir davadan çekinmesi (istifa da diyebiliriz) için kendisinin talebi yeterli olmamaktadır. Bir diğer mahkeme veya hakimin bunu onaylaması gerekmektedir.
Türkiye'deki uygulamalara baktığımızda hakimlerin çekinme kararlarının önemli bir kısmının üst mahkemeler tarafından tasdik edilmediğini görmekteyiz. Yani bir hakim kendisinin tarafsızlığını kaybettiğini fark ederek veya tarafsızlığından şüphe duyulduğunu görerek veyahut da başka bir nedenle bir davadan çekindiğinde, tasdik mercileri kimi zaman bu çekinme kararlarını onaylamamaktadırlar.
Böylece ilgili hakimler "biz bu davaya bakarsak adalet zedelenir" dedikleri davalara bakmaya mecbur edilmektedirler.
Bu çok hatalı bir uygulamadır. Çünkü bir hakimin kendi iç dünyasını kimse o hakimden daha iyi bilemez. Bir yargıç "ben bu davaya bakmamalıyım" demişse artık o yargıcı buna zorlamak doğru olmaz. O yargıcın duygularından, düşüncelerinden, zaaflarından, öfkelerinden habersiz olan bir başka hakimin veya mahkemenin o yargıç hakkında karar vermesi, hele ki bakmak istemediği bir davaya zorlaması yanlış olur. Yargıçların itibarlarını koruyalım derken adil yargı hakkına zarar verilmiş olur.
Bu sorunun somut bir örneği Bilim Araştırma Vakfı Davası'nda yaşanmıştır. Davanın mahkumiyetle bitmesi için bazı çevrelerden gelen baskılar ve bu baskılara karşı tarafımızca başlatılan adli işlemler nedeniyle tarafsızlığını koruyamayacağını anlayan mahkeme heyeti (İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi) 4.4.2008 tarihli duruşmada davadan oybirliğiyle çekinmek istemiştir.
Mahkemenin her üç yargıcı da çekinme dilekçelerinde, davaya devam etmeleri halinde kendilerinden tarafsız bir karar çıkmayacağını ve bu kararın tarafsızlığına da kimsenin inanmayacağını açıkça ifade etmişlerdir.
Buna rağmen, tasdik mercii olan İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi (Cumhuriyet Savcısının istemine karşı) oyçokluğuyla bu çekinme kararını reddetmiştir. Bu red kararı neticesinde İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti kendileri tarafından bakılmasının uygun olmayacağını düşündükleri bir davaya bakmak zorunda kalmışlardır.
Sonrasında ise, Adalet ağır yara almıştır. Sekiz senelik yargılama birkaç güne sıkıştırılmaya çalışılmış, sanıklara savunma yaptırılmamış, savunma kanıtlarının hiçbiri toplanmamış, savunma tanıklarının hiçbiri dinlenmemiş, sanıklar avukatsız bırakılmışlar, savunma kısıtlanmış ve neticede ortaya hiç kimsenin inanmadığı bir karar çıkmıştır. İstifa eden yargıçların itibarlarını koruyalım derken adil yargı hakkına zarar verilmiştir.
Karara saygılıyız ama eğer bu davadaki karar kendisinin tarafsızlığında kuşkusu bulunmayan hakimler tarafından verilmiş olsa daha iyi olmaz mıydı?
Elbette daha iyi olurdu.
O nedenle, hatalı bir uygulamaya yol açan CMK.nun 30/2. maddesindeki "Hâkim, tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebepler ileri sürerek çekindiğinde, merci çekinmenin uygun olup olmadığına karar verir" şeklindeki kuralın değiştirilerek, "onay zorunluluğu"nun kaldırılması, akla, mantığa, hukuka ve hakkaniyete daha uygun olacaktır. Bu şekilde, bir yargıç bir davaya bakmasının uygun olmayacağını düşündüğünde kimse onu buna zorlayamayacaktır.
Devletimizin yetkili makamlarının bu yönde düzenleme yapmaları dileğiyle kamuoyunun bilgilerine saygıyla sunarız.
Sedat Altan
(Bilim Araştırma Vakfı Başkanı)
Bütün çağdaş hukuk sistemlerinde yer alan bu müessese bizim sistemimizde de mevcuttur. Gerek ceza yargılamaları usülümüzde ve gerekse hukuk yargılamaları usülümüzde hakimlerin hangi durumlarda bir davaya bakamayacakları ayrıntılı olarak tarif edilmiştir.
Buna göre bir yargıç bir davaya bakmaktan kendisi çekinebilir (istinkaf). Veya o davanın taraflarınca buna davet edilebilir (hakimin reddi). Bunların her ikisi de mümkündür.
Yansızlığını kaybeden veya yansızlığını kaybettiği görüntüsü veren bir hakimin değiştirilmesi, adil yargı hakkının önemli bir sigortasıdır. Bu sigortaya zaman zaman başvurularak Yargı tarafsızlığı sağlanmakta ama daha önemlisi yargının tarafsız olduğu kamuoyuna gösterilmektedir.
Bununla birlikte bu müessesenin düzeltilmesi ve düzenlenmesi gereken kimi aksayan yanları da vardır ki bunların başında çekinme (istinkaf) kararlarının tasdik zarureti gelmektedir.
Bizim gerek ceza ve gerekse hukuk sistemlerimize göre, bir istinkaf veya bir reddi hakim istemi ortaya çıktığında, bu istemin bir diğer mahkeme tarafından tasdik edilmesi şarttır. Buna göre bir hakimin bir davadan çekinmesi (istifa da diyebiliriz) için kendisinin talebi yeterli olmamaktadır. Bir diğer mahkeme veya hakimin bunu onaylaması gerekmektedir.
Türkiye'deki uygulamalara baktığımızda hakimlerin çekinme kararlarının önemli bir kısmının üst mahkemeler tarafından tasdik edilmediğini görmekteyiz. Yani bir hakim kendisinin tarafsızlığını kaybettiğini fark ederek veya tarafsızlığından şüphe duyulduğunu görerek veyahut da başka bir nedenle bir davadan çekindiğinde, tasdik mercileri kimi zaman bu çekinme kararlarını onaylamamaktadırlar.
Böylece ilgili hakimler "biz bu davaya bakarsak adalet zedelenir" dedikleri davalara bakmaya mecbur edilmektedirler.
Bu çok hatalı bir uygulamadır. Çünkü bir hakimin kendi iç dünyasını kimse o hakimden daha iyi bilemez. Bir yargıç "ben bu davaya bakmamalıyım" demişse artık o yargıcı buna zorlamak doğru olmaz. O yargıcın duygularından, düşüncelerinden, zaaflarından, öfkelerinden habersiz olan bir başka hakimin veya mahkemenin o yargıç hakkında karar vermesi, hele ki bakmak istemediği bir davaya zorlaması yanlış olur. Yargıçların itibarlarını koruyalım derken adil yargı hakkına zarar verilmiş olur.
Bu sorunun somut bir örneği Bilim Araştırma Vakfı Davası'nda yaşanmıştır. Davanın mahkumiyetle bitmesi için bazı çevrelerden gelen baskılar ve bu baskılara karşı tarafımızca başlatılan adli işlemler nedeniyle tarafsızlığını koruyamayacağını anlayan mahkeme heyeti (İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi) 4.4.2008 tarihli duruşmada davadan oybirliğiyle çekinmek istemiştir.
Mahkemenin her üç yargıcı da çekinme dilekçelerinde, davaya devam etmeleri halinde kendilerinden tarafsız bir karar çıkmayacağını ve bu kararın tarafsızlığına da kimsenin inanmayacağını açıkça ifade etmişlerdir.
Buna rağmen, tasdik mercii olan İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi (Cumhuriyet Savcısının istemine karşı) oyçokluğuyla bu çekinme kararını reddetmiştir. Bu red kararı neticesinde İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti kendileri tarafından bakılmasının uygun olmayacağını düşündükleri bir davaya bakmak zorunda kalmışlardır.
Sonrasında ise, Adalet ağır yara almıştır. Sekiz senelik yargılama birkaç güne sıkıştırılmaya çalışılmış, sanıklara savunma yaptırılmamış, savunma kanıtlarının hiçbiri toplanmamış, savunma tanıklarının hiçbiri dinlenmemiş, sanıklar avukatsız bırakılmışlar, savunma kısıtlanmış ve neticede ortaya hiç kimsenin inanmadığı bir karar çıkmıştır. İstifa eden yargıçların itibarlarını koruyalım derken adil yargı hakkına zarar verilmiştir.
Karara saygılıyız ama eğer bu davadaki karar kendisinin tarafsızlığında kuşkusu bulunmayan hakimler tarafından verilmiş olsa daha iyi olmaz mıydı?
Elbette daha iyi olurdu.
O nedenle, hatalı bir uygulamaya yol açan CMK.nun 30/2. maddesindeki "Hâkim, tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebepler ileri sürerek çekindiğinde, merci çekinmenin uygun olup olmadığına karar verir" şeklindeki kuralın değiştirilerek, "onay zorunluluğu"nun kaldırılması, akla, mantığa, hukuka ve hakkaniyete daha uygun olacaktır. Bu şekilde, bir yargıç bir davaya bakmasının uygun olmayacağını düşündüğünde kimse onu buna zorlayamayacaktır.
Devletimizin yetkili makamlarının bu yönde düzenleme yapmaları dileğiyle kamuoyunun bilgilerine saygıyla sunarız.
Sedat Altan
(Bilim Araştırma Vakfı Başkanı)
15 Mayıs 2008 Perşembe
MEHDİ'NİN SON ÇIKIŞ ALAMETİ
Mehdi hapsedilecek ve bu sebeple insanların gözünden uzun bir süre kaybolacaktır. Bu onun çıkışındaki EN BÜYÜK ve SON alamet olacaktır.
Ebi Abdullah Hüseyin bin Ali’den rivayet edildi:
MEHDİ 2 KEZ İNSANLARIN GÖZÜNDEN KAYBOLACAKTIR
Bir seferinde o kadar uzun bir zaman görülmeyecek ki, kimisi onun öldüğünü, kimisi de bırakıp gittiğini zannedecek…
Bu hadis, Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman isimli kitabın Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunan el yazılı bir nüshasında mevcuttur.
Bu hadis ile, Mehdi'nin 2 kez insanlardan ayrı kalacağı bildirilmiştir. Yani insanların gözünden uzak bir konumda olacaktır. Bu kaybolmaların birincisi kısa, ikincisi ise daha uzun olacaktır.
AL-İ MUHAMMED’İN KAİM’İNİN (HZ. MEHDİ’NİN) İKİ GAYBETİ (HAPİS DÖNEMİ) VARDIR. BİRİSİ DİĞERİNDEN DAHA UZUNDUR… (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani s. 199)
“Bu kıyamın sahibinin (Hz. Mehdi’nin) iki gaybeti vardır. BİR GAYBETİ (hapiste kaldığı dönem) O KADAR UZAYACAK Kİ şöyle diyecekler: Öldü. Bazıları diyecek ki: Öldürüldü. Bazıları diyecek ki: Gitti… (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 198)
Ahir zamanda İslam ahlakının insanlar arasında yaygınlaşması için mücadele eden Mehdi'nin, böyle bir görev üstlenmişken kendi isteğiyle insanlardan ayrılmayacağı açıktır. Dolayısıyla Mehdi'nin insanlardan uzak kalmasının, kendi iradesi dışında zorla hapsedilmesiyle gerçekleşeceği anlaşılmaktadır.
Peygamberimiz (sav), Hz. Mehdi’ye bu yüzden “GAİB”, yani “kaybolan, hapsedilen, hapsedilmek suretiyle insanların gözünden kaybolan” demiştir. Bu yüzden Hz. Mehdi’nin lakabı ve isimlerinden biri “GAİB” dir.
Kuran'daki Yusuf Suresi'nde de Hz. Mehdi'nin bu kayboluşuna işaret edilmektedir. Yusuf aleyhisselam da Mehdi gibi, biri kısa diğeri uzun süre iki defa insanların gözünden kaybolmuştur. Birincide, Yusuf (a.s.) kuyuya bırakılmış, kısa bir süre sonra oradan geçen kafile onu oradan çıkarmış, ikincide ise haksız yere zindana atılmış, uzun bir müddet orada kalmıştır. Fakat sonradan masumluğu anlaşılarak, zindandan da çıkartılmıştır.
Nitekim onu götürdükleri ve kuyunun derinliklerine atmaya topluca davrandıkları zaman, Biz ona (şöyle) vahyettik: "Andolsun, sen onlara kendileri, farkında değilken bu yaptıklarını haber vereceksin." (Yusuf Suresi, 15)
Sonra onlarda (Yusuf'un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, MUTLAKA ONU BELLİ BİR VAKTE KADAR ZİNDANA ATMAK (GÖRÜŞÜ) AĞIR BASTI. (Yusuf Suresi, 35)
Hadislerde Hz. Mehdi'nin ikinci kayboluşu (hapis dönemi) sırasında İslam toplumunun içinde bulunacağı durum detaylı olarak tarif edilmektedir. Bu dönemde Müslümanlar çok büyük zorluklarla karşılaşacak; saldırılar, katliamlar ve belalar insanların İslam ahlakına yönelmelerine vesile olacaktır.
... Belalar çoğalacak, halkı öyle ölüm ve katliamlar saracak ki Allah'ın ve Resulullah'ın haremine sığınacaklar. İşte sadece o zamanda (Hz. Mehdi) zuhur edecektir. (Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 199)
Bir diğer hadiste ise Hz. Mehdi'nin ikinci kayboluşu sırasında Müslümanların çok büyük zorluklarla karşılaşacakları, ancak tüm bu zorluklara rağmen, dinlerini büyük bir şevk ve coşkuyla yaşayacakları, hiçbir zorluğun onları dinlerini yaşamaktan alıkoymayacağına işaret edilmektedir:
"Bu işin sahibi (Hz. Mehdi) gaybete (hapis dönemi) çekilecektir. O zamanda dine sarılmak isteyen, tıpkı elindeki dikenli dalı dikenlerine aldırış etmeden eliyle onu çekerek koparmak isteyen gibidir." (Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 196)
Hz. Mehdi'nin gaybet (hapis) döneminde insanların bu mübarek şahsın ilminden, imanından ve tebliğinden istifade etmeye devam edeceklerine hadiste şu şekilde dikkat çekilmektedir:
Hz. Peygamber Efendimiz'e (sav) "Gaybet (hapis) döneminde Hz. Mehdi'nin varlığının ne gibi faydası olacaktır" şeklinde yöneltilen bir soruya şöyle cevap verdiler:
"Beni peygamber olarak gönderen Allah'a andolsun ki, İNSANLAR GAYBET (HAPİS) DÖNEMİNDE, BULUTLARIN ARKASINDA KALAN GÜNEŞTEN FAYDALANDIKLARI GİBİ ONDAN FAYDALANIRLAR." (İhticac, s.263; Biharu"l-Envar, c.52, s.92.)
Hadislerde Hz. Mehdi'nin ikinci kez kayboluşu (hapis dönemi) boyunca bu kutlu şahsın talebelerinin karşılaşacağı zorluklardan da bahsedilmektedir. Bu dönemde kalplerinde hastalık olanlar, zayıf imana sahip olanlar, imansız olanlar ortaya çıkacak, bu temiz topluluktan ayrılacaklardır. Tarih boyunca iman zaafı içinde olan kişiler her zaman için bu gibi zorluk anlarında ortaya çıkmışlar ve mümin topluluklarını bırakarak kaçmışlardır. Söz konusu aşağılık kişilikteki insanlar demirden pasın yokolması gibi Hz. Mehdi'nin topluluğunu da temizlerler. Bu konuyla ilgili hadislerden bazıları şu şekildedir:
"... Onun (Hz. Mehdi'nin) gaybet dönemi (hapis dönemi) olacaktır. Bu dönemde ümmetten birçoğu dalâlete düşecektir (hak yoldan sapacaktır)..." (Uyun'ül-Ahbar, c. 1, s. 287; Bihar'ul-Envar, c. 51, s. 72)
"Onun (Hz. Mehdi'nin) uzun bir gaybeti (hapis dönemi) olacaktır ki, bir takım insanlar bu dönemde imanlarını kaybedecek... "(Kifayet'ül Eser, İlzam-ün Nasib, c.1, s. 98)
Kalplerinde hastalık olanlar Hz. Mehdi'nin temiz cemaatinin içinden ayrılırken, Hz. Mehdi'nin sadık talebelerinin imanları daha da güçlenecek, sadakatle Allah'ın dinine daha da sarılacaklardır.
(Hz. Mehdi'nin) Bir gaybeti (hapiste kaldığı dönem) o kadar uzayacak ki şöyle diyecekler: "Öldü." Bazıları diyecek ki: "Öldürüldü." Bazıları diyecek ki: "Gitti." Onun (Hz. Mehdi'nin) EMRİNİ KABULLENEN ASHABINDAN (talebelerinden) ÇOK AZI GERİDE (SAĞLAM) KALACAKTIR. (Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 198)
"Onun (Hz. Mehdi'nin) uzun bir gaybeti (hapis dönemi) olacaktır ki, birtakım insanlar bu dönemde imanlarını kaybedecek... DİĞER BİR GRUBU İSE (TALEBELERİ) İMANLARINI KORUYACAKLARDIR..." (Kifayet'ül Eser, İlzam-ün Nasib, c.1, s. 98)
HZ. MEHDİ'NİN TALEBELERİNİN BAZI ÖZELLİKLERİ:
ALLAH'IN HAS KULLARIDIR.
(Kıyamet Alametleri)
Onların kalbleri demir gibidir ve onlar gündüz aslan gece de abiddirler.
(Kitab ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, 57)
Muhakkak ki onlar hidayet sancaklarıdır.
(Ramuz el-Ehadis, 1/153)
Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmayan seçkin müslümanlardır.
(Sünen-i Ibni Mace, 10/259)
Onun (Mehdi'nin) gaybete çekildiği (hapsedildiği) dönemde bazı kavimler mürtet olacak (dinlerinden dönecek), bazıları ise dine bağlı kalacaktır; onlara eziyetler olacak ve onlara denilecek ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaat ne zaman vuku bulacaktır?' Biliniz ki, onun (Hz. Mehdi'nin) gaybetindeki (hapis dönemindeki) eziyetlere ve tekziplere sabretmek, Resulullah ile beraber cihad etmek gibidir."
(Uyun'ül-Ahbar, c.1, s.68)
Hz. Mehdi'nin talebeleri, kalplerinde hastalık olan bazı kişilerin aralarından ayrılmalarından dolayı bir üzüntü duymazlar, hiç sarsılmadan fikri mücadelelerine devam ederler. Hadislerde ayrıca Hz. Mehdi'nin cemaatinin Allah'tan korkan son derece imanlı seçkin Müslümanlardan oluşacağı da bildirilmektedir.
Hz. Muaviye b. Kirra (r.a) dan rivayet edilmiştir:
Ümmetimden bir taife kıyamet koyuncaya kadar yardım görmekte devam eder. Kendilerini terk edenlerin ayrılmaları da onlara bir zarar vermez. (Ramuz El-Ehadis, 472 (Hakim'in Müstedrek'i)
Hz. Mehdi ikinci kayboluşunun, yani hapis döneminin ardından, tekrar insanların arasına çıkacaktır:
Belalar çoğalacak, halkı öyle ölüm ve katliamlar saracak ki Allah'ın ve Resulullah'ın haremine sığınacaklar. İŞTE SADECE O ZAMANDA (HZ. MEHDİ) ZUHUR EDECEKTİR."(Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 199)
Bu dönemde, insanlar yeryüzünde hakim olan dinsiz sisteme bağlı olarak yaşayacak; çeşitli dinsiz grupların, odakların etkisi altında olacaklardır. Hatta İslam aleminden dahi bu dinsiz odaklardan etkilenen kimseler olacaktır. Sadece Hz. Mehdi hiçkimsenin, hiçbir düşüncenin, hiçbir siyasi partinin, ne masonların ne de benzeri odakların etkisinde hiçbir şekilde kalmayacak, hiçkimseye taviz vermeyecektir. O, sadece Kuran'ı ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetini izleyecektir:
... Arkasında İsa bin Meryem'in namaz kılacağı Kaim (Mehdi) dışında biz Ehl-i Beyt'ten olan hepimizin boynunda zamanın tağutunun (Allah'ın hükmünü tanımayan her varlık, güç, şeytan) biatı olacağını (Mehdi döneminde dinsizliğin hakim olacağını, hemen herkesin bu sisteme bağlı olacağını) bilmiyor musunuz? Yüce Allah onun velâdetini (zuhurunu) gizleyecek ve şahsını saklayacaktır. BÖYLECE O, ZUHUR ETTİĞİNDE KİMSENİN BİATI ONUN BOYNUNDA OLMAYACAKTIR... (Kemal'üd-Din, c.1, s. 305)
Hz. Mehdi'nin yeniden ortaya çıkışıyla İslam ahlakı yeryüzüne hakim olacaktır. Kuran'da İslam ahlakının yeryüzü hakimiyeti şöyle haber verilmiştir:
Müşrikler istemese de, O, dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur. (Tevbe Suresi, 33)
İnkar edenlerin, dinsizlerin dünya üzerinde büyük bir hakimiyet sağlamalarının ardından, Allah Hz. Mehdi'nin vesilesiyle İslam ahlakını yeryüzüne hakim kılacaktır. Bu hakimiyet hadislerde de haber verilmektedir. Aşağıdaki hadiste inkarcıların yeryüzündeki hakimiyeti "yeryüzünün ölümü" olarak tarif edilirken, Hz. Mehdi'nin hakimiyeti "yeryüzünün canlanması, ihya edilmesi" olarak müjdelenmektedir:
... Hak üzere kıyam edecek olan odur (Mehdi'dir). YERYÜZÜ ÖLDÜKTEN SONRA (dinsizliğin yeryüzüne hakim olmasından sonra), ALLAH ONUN (MEHDİ) VASITASIYLA TEKRAR ONU (İslam ahlakını) İHYA EDECEKTİR (hakim kılacaktır) ve MÜŞRİKLER İSTEMESE DE ALLAH HAK DİNİ DİĞER DİNLERE MUZAFFER KILACAKTIR... (Uyun'ül-Ahbar, c.1, s.68)
Mehdi'nin hapsedildiği dönemde Mehdi cemaatini dağıtma amacıyla iman edenlere birtakım eziyetler edilecek, Müslümanları yıldırmak amacıyla çeşitli iftiralar atılacaktır. Kuran ayetlerinde, inkar edenlerin alaycı bir üslupla Müslümanları dinlerinden döndürmeye çalışacakları şöyle haber verilmiştir:
... Bu durumda sana başlarını alaylıca sallayacaklar ve diyecekler ki: "Ne zamanmış o?" De ki: "Umulur ki pek yakında." (İsra Suresi, 51)
Derler ki: "Eğer doğru sözlüyseniz, bu belirttiğiniz süre (va'd) ne zamanmış?" (Yunus Suresi, 48)
Hz. Mehdi Peygamberimiz (sav)'in soyundan, yani "seyyid" olacaktır. İsmi Peygamberimiz (sav)'in ismine benzeyecektir. Peygamberimiz (sav)'in adı Muhammed, soyadı Adnani'dir. Hz. Mehdi insanları Kuran'a ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine uymaya çağıracaktır.
"MEHDİ (AS) BENİM SOYUMDANDIR; İSMİ BENİM İSMİM VE KÜNYESİ BENİM KÜNYEM, ŞEKLİ BENİM ŞEKLİM, SÜNNET VE TAVRI BENİM SÜNNET VE TAVRIMDIR, halkı benim dinime teşvik ve Rabbimin kitabına (Kuran'a) davet eder. Ona (Mehdi'ye) itaat eden bana itaat etmiştir ve ona (Mehdi'ye) muhalefet eden bana muhalefet etmiştir, onun gaybetini inkâr eden beni inkâr etmiştir." (İ'lam'ul-Vera, s.425)
Hadislerde dikkat çekilen bir diğer husus ise, gaybet (hapis) döneminin Hz. Mehdi'nin gençliğine gençlik katacağı, gücünü ve kudretini artıracağı yönündedir:
Onun (Mehdi'nin) gaybetinde Allah Tealâ, ONUN (HZ. MEHDİ'NİN) ÖMRÜNÜ UZATACAK, SONRA KENDİ KUDRETİ İLE ONU KIRK YAŞINDAN DAHA GENÇ GÖRÜNÜMLÜ olarak aşikâr edecektir ve bu Allah'ın her şeye kadir olduğunun bilinmesi içindir." (Kemal'üd-Din, c.1, s. 305)
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde Hz. Mehdi'nin tüm hayatı boyunca çok büyük zorluklarla, sıkıntılarla karşılaşacağı, ancak bu zorlukların ardından Allah'ın kendisine çok büyük bir fetih ve hakimiyetle lütufta bulunacağı haber verilmektedir. Nitekim bir hadiste Neml Suresi'nin 62. ayetindeki "darda kalan" ifadesi hatırlatılmakta ve bu ayette, Hz. Mehdi'nin yaşayacağı zorluklara dair bir işaret bulunduğuna dikkat çekilmektedir:
Bu emrin sahibi (Hz. Mehdi) "darda kalan" kelimesi onun (Hz. Mehdi'nin) hakkındadır: "Yoksa darda kalana, dua ettiği zaman icabet eden ve kötülüğü gideren ve sizi yeryüzüne halife kılan mı hayırlı?"(Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 210)
Aşağıdaki hadiste tüm bu zorlukların ardından, Hz. Mehdi'ye "müthiş bir fetih" verileceği tarif edilmektedir:
"Acele edenler helâk olur, (zuhur) yakındır diyenler kurtulur, KALENİN HİSARLARI GİBİ YERDE SABİTTİR, HÜZÜNDEN SONRA MÜTHİŞ BİR FETİH GELECEKTİR. "
(Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 229)
Ebi Abdullah Hüseyin bin Ali’den rivayet edildi:
MEHDİ 2 KEZ İNSANLARIN GÖZÜNDEN KAYBOLACAKTIR
Bir seferinde o kadar uzun bir zaman görülmeyecek ki, kimisi onun öldüğünü, kimisi de bırakıp gittiğini zannedecek…
Bu hadis, Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman isimli kitabın Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunan el yazılı bir nüshasında mevcuttur.
Bu hadis ile, Mehdi'nin 2 kez insanlardan ayrı kalacağı bildirilmiştir. Yani insanların gözünden uzak bir konumda olacaktır. Bu kaybolmaların birincisi kısa, ikincisi ise daha uzun olacaktır.
AL-İ MUHAMMED’İN KAİM’İNİN (HZ. MEHDİ’NİN) İKİ GAYBETİ (HAPİS DÖNEMİ) VARDIR. BİRİSİ DİĞERİNDEN DAHA UZUNDUR… (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani s. 199)
“Bu kıyamın sahibinin (Hz. Mehdi’nin) iki gaybeti vardır. BİR GAYBETİ (hapiste kaldığı dönem) O KADAR UZAYACAK Kİ şöyle diyecekler: Öldü. Bazıları diyecek ki: Öldürüldü. Bazıları diyecek ki: Gitti… (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 198)
Ahir zamanda İslam ahlakının insanlar arasında yaygınlaşması için mücadele eden Mehdi'nin, böyle bir görev üstlenmişken kendi isteğiyle insanlardan ayrılmayacağı açıktır. Dolayısıyla Mehdi'nin insanlardan uzak kalmasının, kendi iradesi dışında zorla hapsedilmesiyle gerçekleşeceği anlaşılmaktadır.
Peygamberimiz (sav), Hz. Mehdi’ye bu yüzden “GAİB”, yani “kaybolan, hapsedilen, hapsedilmek suretiyle insanların gözünden kaybolan” demiştir. Bu yüzden Hz. Mehdi’nin lakabı ve isimlerinden biri “GAİB” dir.
Kuran'daki Yusuf Suresi'nde de Hz. Mehdi'nin bu kayboluşuna işaret edilmektedir. Yusuf aleyhisselam da Mehdi gibi, biri kısa diğeri uzun süre iki defa insanların gözünden kaybolmuştur. Birincide, Yusuf (a.s.) kuyuya bırakılmış, kısa bir süre sonra oradan geçen kafile onu oradan çıkarmış, ikincide ise haksız yere zindana atılmış, uzun bir müddet orada kalmıştır. Fakat sonradan masumluğu anlaşılarak, zindandan da çıkartılmıştır.
Nitekim onu götürdükleri ve kuyunun derinliklerine atmaya topluca davrandıkları zaman, Biz ona (şöyle) vahyettik: "Andolsun, sen onlara kendileri, farkında değilken bu yaptıklarını haber vereceksin." (Yusuf Suresi, 15)
Sonra onlarda (Yusuf'un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, MUTLAKA ONU BELLİ BİR VAKTE KADAR ZİNDANA ATMAK (GÖRÜŞÜ) AĞIR BASTI. (Yusuf Suresi, 35)
MEHDİ'NİN KAYBOLUŞUNDA (HAPİS DÖNEMİNDE) İNSANLARIN DURUMU
Hadislerde Hz. Mehdi'nin ikinci kayboluşu (hapis dönemi) sırasında İslam toplumunun içinde bulunacağı durum detaylı olarak tarif edilmektedir. Bu dönemde Müslümanlar çok büyük zorluklarla karşılaşacak; saldırılar, katliamlar ve belalar insanların İslam ahlakına yönelmelerine vesile olacaktır.
... Belalar çoğalacak, halkı öyle ölüm ve katliamlar saracak ki Allah'ın ve Resulullah'ın haremine sığınacaklar. İşte sadece o zamanda (Hz. Mehdi) zuhur edecektir. (Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 199)
Bir diğer hadiste ise Hz. Mehdi'nin ikinci kayboluşu sırasında Müslümanların çok büyük zorluklarla karşılaşacakları, ancak tüm bu zorluklara rağmen, dinlerini büyük bir şevk ve coşkuyla yaşayacakları, hiçbir zorluğun onları dinlerini yaşamaktan alıkoymayacağına işaret edilmektedir:
"Bu işin sahibi (Hz. Mehdi) gaybete (hapis dönemi) çekilecektir. O zamanda dine sarılmak isteyen, tıpkı elindeki dikenli dalı dikenlerine aldırış etmeden eliyle onu çekerek koparmak isteyen gibidir." (Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 196)
Hz. Mehdi'nin gaybet (hapis) döneminde insanların bu mübarek şahsın ilminden, imanından ve tebliğinden istifade etmeye devam edeceklerine hadiste şu şekilde dikkat çekilmektedir:
Hz. Peygamber Efendimiz'e (sav) "Gaybet (hapis) döneminde Hz. Mehdi'nin varlığının ne gibi faydası olacaktır" şeklinde yöneltilen bir soruya şöyle cevap verdiler:
"Beni peygamber olarak gönderen Allah'a andolsun ki, İNSANLAR GAYBET (HAPİS) DÖNEMİNDE, BULUTLARIN ARKASINDA KALAN GÜNEŞTEN FAYDALANDIKLARI GİBİ ONDAN FAYDALANIRLAR." (İhticac, s.263; Biharu"l-Envar, c.52, s.92.)
MEHDİ'NİN KAYBOLUŞUNDA (HAPİS DÖNEMİNDE) TALEBELERİNİN DURUMU
Hadislerde Hz. Mehdi'nin ikinci kez kayboluşu (hapis dönemi) boyunca bu kutlu şahsın talebelerinin karşılaşacağı zorluklardan da bahsedilmektedir. Bu dönemde kalplerinde hastalık olanlar, zayıf imana sahip olanlar, imansız olanlar ortaya çıkacak, bu temiz topluluktan ayrılacaklardır. Tarih boyunca iman zaafı içinde olan kişiler her zaman için bu gibi zorluk anlarında ortaya çıkmışlar ve mümin topluluklarını bırakarak kaçmışlardır. Söz konusu aşağılık kişilikteki insanlar demirden pasın yokolması gibi Hz. Mehdi'nin topluluğunu da temizlerler. Bu konuyla ilgili hadislerden bazıları şu şekildedir:
"... Onun (Hz. Mehdi'nin) gaybet dönemi (hapis dönemi) olacaktır. Bu dönemde ümmetten birçoğu dalâlete düşecektir (hak yoldan sapacaktır)..." (Uyun'ül-Ahbar, c. 1, s. 287; Bihar'ul-Envar, c. 51, s. 72)
"Onun (Hz. Mehdi'nin) uzun bir gaybeti (hapis dönemi) olacaktır ki, bir takım insanlar bu dönemde imanlarını kaybedecek... "(Kifayet'ül Eser, İlzam-ün Nasib, c.1, s. 98)
Kalplerinde hastalık olanlar Hz. Mehdi'nin temiz cemaatinin içinden ayrılırken, Hz. Mehdi'nin sadık talebelerinin imanları daha da güçlenecek, sadakatle Allah'ın dinine daha da sarılacaklardır.
(Hz. Mehdi'nin) Bir gaybeti (hapiste kaldığı dönem) o kadar uzayacak ki şöyle diyecekler: "Öldü." Bazıları diyecek ki: "Öldürüldü." Bazıları diyecek ki: "Gitti." Onun (Hz. Mehdi'nin) EMRİNİ KABULLENEN ASHABINDAN (talebelerinden) ÇOK AZI GERİDE (SAĞLAM) KALACAKTIR. (Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 198)
"Onun (Hz. Mehdi'nin) uzun bir gaybeti (hapis dönemi) olacaktır ki, birtakım insanlar bu dönemde imanlarını kaybedecek... DİĞER BİR GRUBU İSE (TALEBELERİ) İMANLARINI KORUYACAKLARDIR..." (Kifayet'ül Eser, İlzam-ün Nasib, c.1, s. 98)
HZ. MEHDİ'NİN TALEBELERİNİN BAZI ÖZELLİKLERİ:
ALLAH'IN HAS KULLARIDIR.
(Kıyamet Alametleri)
Onların kalbleri demir gibidir ve onlar gündüz aslan gece de abiddirler.
(Kitab ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, 57)
Muhakkak ki onlar hidayet sancaklarıdır.
(Ramuz el-Ehadis, 1/153)
Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmayan seçkin müslümanlardır.
(Sünen-i Ibni Mace, 10/259)
Onun (Mehdi'nin) gaybete çekildiği (hapsedildiği) dönemde bazı kavimler mürtet olacak (dinlerinden dönecek), bazıları ise dine bağlı kalacaktır; onlara eziyetler olacak ve onlara denilecek ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaat ne zaman vuku bulacaktır?' Biliniz ki, onun (Hz. Mehdi'nin) gaybetindeki (hapis dönemindeki) eziyetlere ve tekziplere sabretmek, Resulullah ile beraber cihad etmek gibidir."
(Uyun'ül-Ahbar, c.1, s.68)
Hz. Mehdi'nin talebeleri, kalplerinde hastalık olan bazı kişilerin aralarından ayrılmalarından dolayı bir üzüntü duymazlar, hiç sarsılmadan fikri mücadelelerine devam ederler. Hadislerde ayrıca Hz. Mehdi'nin cemaatinin Allah'tan korkan son derece imanlı seçkin Müslümanlardan oluşacağı da bildirilmektedir.
Hz. Muaviye b. Kirra (r.a) dan rivayet edilmiştir:
Ümmetimden bir taife kıyamet koyuncaya kadar yardım görmekte devam eder. Kendilerini terk edenlerin ayrılmaları da onlara bir zarar vermez. (Ramuz El-Ehadis, 472 (Hakim'in Müstedrek'i)
HZ. MEHDİ'NİN İKİNCİ KAYBOLUŞUNDAN SONRA ORTAYA ÇIKMASI
Hz. Mehdi ikinci kayboluşunun, yani hapis döneminin ardından, tekrar insanların arasına çıkacaktır:
Belalar çoğalacak, halkı öyle ölüm ve katliamlar saracak ki Allah'ın ve Resulullah'ın haremine sığınacaklar. İŞTE SADECE O ZAMANDA (HZ. MEHDİ) ZUHUR EDECEKTİR."(Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 199)
Bu dönemde, insanlar yeryüzünde hakim olan dinsiz sisteme bağlı olarak yaşayacak; çeşitli dinsiz grupların, odakların etkisi altında olacaklardır. Hatta İslam aleminden dahi bu dinsiz odaklardan etkilenen kimseler olacaktır. Sadece Hz. Mehdi hiçkimsenin, hiçbir düşüncenin, hiçbir siyasi partinin, ne masonların ne de benzeri odakların etkisinde hiçbir şekilde kalmayacak, hiçkimseye taviz vermeyecektir. O, sadece Kuran'ı ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetini izleyecektir:
... Arkasında İsa bin Meryem'in namaz kılacağı Kaim (Mehdi) dışında biz Ehl-i Beyt'ten olan hepimizin boynunda zamanın tağutunun (Allah'ın hükmünü tanımayan her varlık, güç, şeytan) biatı olacağını (Mehdi döneminde dinsizliğin hakim olacağını, hemen herkesin bu sisteme bağlı olacağını) bilmiyor musunuz? Yüce Allah onun velâdetini (zuhurunu) gizleyecek ve şahsını saklayacaktır. BÖYLECE O, ZUHUR ETTİĞİNDE KİMSENİN BİATI ONUN BOYNUNDA OLMAYACAKTIR... (Kemal'üd-Din, c.1, s. 305)
Hz. Mehdi'nin yeniden ortaya çıkışıyla İslam ahlakı yeryüzüne hakim olacaktır. Kuran'da İslam ahlakının yeryüzü hakimiyeti şöyle haber verilmiştir:
Müşrikler istemese de, O, dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur. (Tevbe Suresi, 33)
İnkar edenlerin, dinsizlerin dünya üzerinde büyük bir hakimiyet sağlamalarının ardından, Allah Hz. Mehdi'nin vesilesiyle İslam ahlakını yeryüzüne hakim kılacaktır. Bu hakimiyet hadislerde de haber verilmektedir. Aşağıdaki hadiste inkarcıların yeryüzündeki hakimiyeti "yeryüzünün ölümü" olarak tarif edilirken, Hz. Mehdi'nin hakimiyeti "yeryüzünün canlanması, ihya edilmesi" olarak müjdelenmektedir:
... Hak üzere kıyam edecek olan odur (Mehdi'dir). YERYÜZÜ ÖLDÜKTEN SONRA (dinsizliğin yeryüzüne hakim olmasından sonra), ALLAH ONUN (MEHDİ) VASITASIYLA TEKRAR ONU (İslam ahlakını) İHYA EDECEKTİR (hakim kılacaktır) ve MÜŞRİKLER İSTEMESE DE ALLAH HAK DİNİ DİĞER DİNLERE MUZAFFER KILACAKTIR... (Uyun'ül-Ahbar, c.1, s.68)
Mehdi'nin hapsedildiği dönemde Mehdi cemaatini dağıtma amacıyla iman edenlere birtakım eziyetler edilecek, Müslümanları yıldırmak amacıyla çeşitli iftiralar atılacaktır. Kuran ayetlerinde, inkar edenlerin alaycı bir üslupla Müslümanları dinlerinden döndürmeye çalışacakları şöyle haber verilmiştir:
... Bu durumda sana başlarını alaylıca sallayacaklar ve diyecekler ki: "Ne zamanmış o?" De ki: "Umulur ki pek yakında." (İsra Suresi, 51)
Derler ki: "Eğer doğru sözlüyseniz, bu belirttiğiniz süre (va'd) ne zamanmış?" (Yunus Suresi, 48)
Hz. Mehdi Peygamberimiz (sav)'in soyundan, yani "seyyid" olacaktır. İsmi Peygamberimiz (sav)'in ismine benzeyecektir. Peygamberimiz (sav)'in adı Muhammed, soyadı Adnani'dir. Hz. Mehdi insanları Kuran'a ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine uymaya çağıracaktır.
"MEHDİ (AS) BENİM SOYUMDANDIR; İSMİ BENİM İSMİM VE KÜNYESİ BENİM KÜNYEM, ŞEKLİ BENİM ŞEKLİM, SÜNNET VE TAVRI BENİM SÜNNET VE TAVRIMDIR, halkı benim dinime teşvik ve Rabbimin kitabına (Kuran'a) davet eder. Ona (Mehdi'ye) itaat eden bana itaat etmiştir ve ona (Mehdi'ye) muhalefet eden bana muhalefet etmiştir, onun gaybetini inkâr eden beni inkâr etmiştir." (İ'lam'ul-Vera, s.425)
Hadislerde dikkat çekilen bir diğer husus ise, gaybet (hapis) döneminin Hz. Mehdi'nin gençliğine gençlik katacağı, gücünü ve kudretini artıracağı yönündedir:
Onun (Mehdi'nin) gaybetinde Allah Tealâ, ONUN (HZ. MEHDİ'NİN) ÖMRÜNÜ UZATACAK, SONRA KENDİ KUDRETİ İLE ONU KIRK YAŞINDAN DAHA GENÇ GÖRÜNÜMLÜ olarak aşikâr edecektir ve bu Allah'ın her şeye kadir olduğunun bilinmesi içindir." (Kemal'üd-Din, c.1, s. 305)
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde Hz. Mehdi'nin tüm hayatı boyunca çok büyük zorluklarla, sıkıntılarla karşılaşacağı, ancak bu zorlukların ardından Allah'ın kendisine çok büyük bir fetih ve hakimiyetle lütufta bulunacağı haber verilmektedir. Nitekim bir hadiste Neml Suresi'nin 62. ayetindeki "darda kalan" ifadesi hatırlatılmakta ve bu ayette, Hz. Mehdi'nin yaşayacağı zorluklara dair bir işaret bulunduğuna dikkat çekilmektedir:
Bu emrin sahibi (Hz. Mehdi) "darda kalan" kelimesi onun (Hz. Mehdi'nin) hakkındadır: "Yoksa darda kalana, dua ettiği zaman icabet eden ve kötülüğü gideren ve sizi yeryüzüne halife kılan mı hayırlı?"(Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 210)
Aşağıdaki hadiste tüm bu zorlukların ardından, Hz. Mehdi'ye "müthiş bir fetih" verileceği tarif edilmektedir:
"Acele edenler helâk olur, (zuhur) yakındır diyenler kurtulur, KALENİN HİSARLARI GİBİ YERDE SABİTTİR, HÜZÜNDEN SONRA MÜTHİŞ BİR FETİH GELECEKTİR. "
(Şeyh Muhammed b.İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 229)
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
13:26
Kategoriler: Ahir Zaman
14 Mayıs 2008 Çarşamba
VEKİL
İşlerini Kendisine bırakanların işini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyisini temin eden
"Tamam-kabul" derler. Ama yanından çıktıkları zaman, onlardan bir grup, karanlıklarda senin söylediğinin tersini kurarlar. Allah, karanlıklarda kurduklarını yazıyor. Sen de onlardan yüz çevir ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter. (Nisa Suresi, 81)
Allah iman sahibi olan, samimi kullarına karşılaştıkları her türlü durum ve şartta Kendisi'ne güvenmelerini söyler. Nitekim tüm peygamberler Allah'ın dinini anlatırken, birçok zorlukla karşılaşmış, hitap ettikleri topluluklar çoğu zaman onlara düşmanlıkla karşı çıkmışlardır. Ancak elçiler, Allah'ın birliğini, O'nun emir ve yasaklarını anlatma konusunda her zaman cesur ve kararlı bir tutum sergilemişlerdir. Hep Allah'ı vekil edinmişler, yalnızca O'nun hoşnutluğunu gözetmişlerdir.
Allah dinine yardım edenlere yardım edeceğini Kuran'da bizlere bildirmiştir. Elbette ki müminlerin karşısında onlara karşı mücadele eden, şeytanı izleyen topluluklar daima olur. Bu topluluklar müminleri engellemek için geniş kapsamlı planlar kurabilirler. İncitici sözler ve iftiralarla müminlerin şevklerini kırmaya çalışırlar. Ama hiçbir zaman istedikleri olmaz. Onların güvendiği şeyler Allah'ın gücü ve sonsuz aklı yanında geçersizdir. Allah kurdukları her planı en ince detayına kadar bilen ve görendir. Allah küfrün tuzaklarını bozulmuş olarak yaratır. Allah Kendisi'ni dost edinmiş, sabırlı ve kararlı müminlere yardım eder. Olabilecek en güzel sonuçla müminleri başarıya kavuşturur. Bu son derece metafizik, asla inkarcıların anlayamayacakları ve sahip olamayacakları büyük bir güçtür. Mütevekkil müminler bu sayede maddi ve manevi yönden büyük bir kuvvet kazanmış olurlar. Allah Kuran'da yalnızca Kendisi'ne yönelen kullarının kazandığı güçle ilgili ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah'a varır. (Lokman Suresi, 22)
Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)
Allah'ı vekil edinmelerinin karşılığını ise herzamanki gibi zafer olmuştur. Ayetlerde şöyle buyrulur:
Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah'tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 174)
(Allah,) Doğunun ve batının Rabbidir. O'ndan başka ilah yoktur. Şu halde (yalnızca) O'nu vekil tut. (Müzzemmil Suresi, 9)
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O, bizim mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)
Allah iman sahibi olan, samimi kullarına karşılaştıkları her türlü durum ve şartta Kendisi'ne güvenmelerini söyler. Nitekim tüm peygamberler Allah'ın dinini anlatırken, birçok zorlukla karşılaşmış, hitap ettikleri topluluklar çoğu zaman onlara düşmanlıkla karşı çıkmışlardır. Ancak elçiler, Allah'ın birliğini, O'nun emir ve yasaklarını anlatma konusunda her zaman cesur ve kararlı bir tutum sergilemişlerdir. Hep Allah'ı vekil edinmişler, yalnızca O'nun hoşnutluğunu gözetmişlerdir.
Allah dinine yardım edenlere yardım edeceğini Kuran'da bizlere bildirmiştir. Elbette ki müminlerin karşısında onlara karşı mücadele eden, şeytanı izleyen topluluklar daima olur. Bu topluluklar müminleri engellemek için geniş kapsamlı planlar kurabilirler. İncitici sözler ve iftiralarla müminlerin şevklerini kırmaya çalışırlar. Ama hiçbir zaman istedikleri olmaz. Onların güvendiği şeyler Allah'ın gücü ve sonsuz aklı yanında geçersizdir. Allah kurdukları her planı en ince detayına kadar bilen ve görendir. Allah küfrün tuzaklarını bozulmuş olarak yaratır. Allah Kendisi'ni dost edinmiş, sabırlı ve kararlı müminlere yardım eder. Olabilecek en güzel sonuçla müminleri başarıya kavuşturur. Bu son derece metafizik, asla inkarcıların anlayamayacakları ve sahip olamayacakları büyük bir güçtür. Mütevekkil müminler bu sayede maddi ve manevi yönden büyük bir kuvvet kazanmış olurlar. Allah Kuran'da yalnızca Kendisi'ne yönelen kullarının kazandığı güçle ilgili ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah'a varır. (Lokman Suresi, 22)
Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 173)
Allah'ı vekil edinmelerinin karşılığını ise herzamanki gibi zafer olmuştur. Ayetlerde şöyle buyrulur:
Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah'tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 174)
(Allah,) Doğunun ve batının Rabbidir. O'ndan başka ilah yoktur. Şu halde (yalnızca) O'nu vekil tut. (Müzzemmil Suresi, 9)
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O, bizim mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
00:09
Kategoriler: Allah'ın İsimleri
13 Mayıs 2008 Salı
DARWIN’İN AKIL VE BİLİM DIŞI FORMÜLÜ
Darwinistlerin mantığına göre, kaplanlar, tavşanlar, kediler, kelebekler, rengarenk çiçekler, düşünen, akleden, hisseden, tedbir alan, bilimsel gelişmelere imza atan insanlar, sözde bir miktar çamur, yağmurlar, şimşekler, yıldırımlar, rüzgarlar gibi doğa olaylarıyla biraraya geldiğinde, buna bir de uzun zaman eklendiğinde kendi kendine kör tesadüflerin eseri olarak ortaya çıkabilir. Diğer bir deyişle, bugün çevrenizde gördüğünüz tüm canlılık ve sahip olduğumuz medeniyet, sözde çamurun, doğa olaylarının ve zamanın eseridir. Elbette bu masala, ilkokul çağındaki çocukların bile inanmayacağı, komik ve mantık dışı bulacağı açıktır.
Bugüne kadar on binlerce farklı canlı türüne ait milyonlarca fosil elde edilmiştir. Bunların tümü tam, eksiksiz, mükemmel görünüm ve komplekslikte canlılardır. Darwin'in beklediği, tüm Darwinistlerin bulunmasını istediği ara fosiller ise yoktur. Yeryüzünün hiçbir yerinde tek bir ara form bulunmamıştır. On milyonlarca yıllık canlılar, bugünkü görünümlerindedirler. Günümüzde yaşamakta olan karınca, sinek, balık, ayı, örümcek, kaplan, aslan bugün nasılsa, bundan milyonlarca yıl önce yaşamış örnekleri de aynıdır. Milyonlarca yıllık canlılar bugünkü kompleksliktedirler. Hiçbir değişikliğe uğramamışlardır. Daha açık bir deyişle evrimleşmemişlerdir.
En altta bir fosil araştırmacısı, bir kaya tabakasının katmanlarından ayrılma sınırlarını tespit ederken görülmektedir. Bu işlem her bir kaya tabakasının yapısının, oluşum sürecinin ve süregelen yer hareketlerinin değerlendirilmesini kapsar. Böylece, fosilin sadece yeri değil, aynı zamanda yaşı da tespit edilmiş olur.
Bu durum yeryüzündeki bütün canlılar için geçerlidir. Balıklar da değişmeden kalmışlardır, kuşlar da. Sürüngenler de değişmeden kalmışlardır, kabuklu canlılar da. Canlıların değişmediğini ortaya koyan sayısız fosil örneği vardır. Ciltler boyunca Yaratılış Atlası kitaplarında sergilenen ve halen sergilenmekte olan gerçek budur. Bu çalışmalarda canlıların hep aynı kaldıklarını gösteren fosillerin sadece bir kısmı gündeme getirilmektedir. Bugüne kadar elde edilen tüm fosil kayıtları, yani milyonlarca fosil, istinasız olarak evrim olmadığının kanıtını sunmaktadır.
Bugüne kadar on binlerce farklı canlı türüne ait milyonlarca fosil elde edilmiştir. Bunların tümü tam, eksiksiz, mükemmel görünüm ve komplekslikte canlılardır. Darwin'in beklediği, tüm Darwinistlerin bulunmasını istediği ara fosiller ise yoktur. Yeryüzünün hiçbir yerinde tek bir ara form bulunmamıştır. On milyonlarca yıllık canlılar, bugünkü görünümlerindedirler. Günümüzde yaşamakta olan karınca, sinek, balık, ayı, örümcek, kaplan, aslan bugün nasılsa, bundan milyonlarca yıl önce yaşamış örnekleri de aynıdır. Milyonlarca yıllık canlılar bugünkü kompleksliktedirler. Hiçbir değişikliğe uğramamışlardır. Daha açık bir deyişle evrimleşmemişlerdir.
En altta bir fosil araştırmacısı, bir kaya tabakasının katmanlarından ayrılma sınırlarını tespit ederken görülmektedir. Bu işlem her bir kaya tabakasının yapısının, oluşum sürecinin ve süregelen yer hareketlerinin değerlendirilmesini kapsar. Böylece, fosilin sadece yeri değil, aynı zamanda yaşı da tespit edilmiş olur.
Bu durum yeryüzündeki bütün canlılar için geçerlidir. Balıklar da değişmeden kalmışlardır, kuşlar da. Sürüngenler de değişmeden kalmışlardır, kabuklu canlılar da. Canlıların değişmediğini ortaya koyan sayısız fosil örneği vardır. Ciltler boyunca Yaratılış Atlası kitaplarında sergilenen ve halen sergilenmekte olan gerçek budur. Bu çalışmalarda canlıların hep aynı kaldıklarını gösteren fosillerin sadece bir kısmı gündeme getirilmektedir. Bugüne kadar elde edilen tüm fosil kayıtları, yani milyonlarca fosil, istinasız olarak evrim olmadığının kanıtını sunmaktadır.

125 milyon yaşındaki örümcek fosili ve günümüzde yaşayan canlı örneği

Deniz yıldızlarının sözde atası olacak herhangi bir canlıya ait herhangi bir iz bulunamamıştır. Deniz yıldızlarının başka canlılara dönüştüğü de görülmemiştir. Yüz milyonlarca yıldır varlıklarını devam ettiren deniz yıldızları, eğer Darwinistlerin iddiaları doğru olsaydı, çoktan başka deniz canlılarına dönüşmüş olmalı, hatta kara canlısı haline gelmeliydiler. Ancak böyle bir dönüşüm hiç yaşanmamıştır. 430 milyon yıl yaşındaki bu deniz yıldızı fosili, canlılığın kökenine dair tüm evrim iddialarını yerle bir etmiştir.
Bu kitapta sunulan fosiller ise, Darwinistlerin en büyük iddialarından birini yerle bir etmektedir: Memelilerin evrimi senaryosunu. Bulunan milyonlarca yıllık fosiller, bugünkü memelilerin milyonlarca yıl önce de yaşadıklarını göstermektedir. Bu gerçek aslında Darwinizm'e ciddi bir darbe vurmuş durumdadır. Çünkü kuşların, sürüngenlerin, balıkların ve nihayet memelilerin hiçbir evrim geçirmediğinin anlaşılması, insanın hayali evriminin de bir safsatadan ibaret olduğunu kanıtlamaktadır. Darwinistlerin tek bir delil bile getiremediği insanın evrimi senaryosu, bulunan sayısız yaşayan fosil karşısında tam anlamıyla yerle bir olmuş durumdadır.
Bu kitapta yer alan fosiller, bulunan sayısız günümüz memeli kafatasının yalnızca bir kısmıdır. Bunları gören sağduyulu her kişi, fosillerin tamamının memelilerin yaratıldıkları halleriyle değişmeden kalmış olduklarını gösterdiğini kabul edecektir. Bu deliller karşısında, insanın sözde şempanzeden türeyen bir tür hayvan olduğunu iddia eden Darwinizm'in nasıl bir aldatmaca olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Canlıların hiçbirinin tarihinde evrim olmadığı gibi, insanın tarihinde de böyle bir dönüşüm yoktur. Bu aldatmacayı ayakta tutabilmek için yapılan her türlü sahtekarlık sonuçsuzdur. Tüm varlıkların Yaratıcı'sı, tek Hakim'i olan Yüce Rabbimiz Allah'ın üstün ve kusursuz yaratması gözler önündedir. Yoktan var eden Rabbimiz sanatını tüm yeryüzünde sergilemiştir. İnsan, bahçesindeki çiçeğe, tek bir kuş kanadına, yeryüzündeki sayısız canlıya ve sahip olduğu tek bir hücreye baksa bu gerçeği hemen fark edecektir. Fosil kayıtları, bu muhteşem yaratılışın reddedilmesi mümkün olmayan delillerini ortaya koymuştur. Artık bu gerçeğe itiraz mümkün değildir.
Darwinistlerin çırpınışları boşunadır. Evrim teorisinin ölümünü artık ister istemez kabul etmiş durumdadırlar. Darwinizm'i ayakta tutmak için gösterilen çabalar aciz ve güçsüz çabalardır. Bunlara artık kimse itibar etmemektedir. En akıllıca tutum kuşkusuz gerçekleri görmüşken hatadan dönmek, bir hayalin peşinde daha fazla koşmamak, imtihan için gelinen bu dünyayı boş bir amaç uğruna harcamamaktır.
Bu kitapta yer alan fosiller, bulunan sayısız günümüz memeli kafatasının yalnızca bir kısmıdır. Bunları gören sağduyulu her kişi, fosillerin tamamının memelilerin yaratıldıkları halleriyle değişmeden kalmış olduklarını gösterdiğini kabul edecektir. Bu deliller karşısında, insanın sözde şempanzeden türeyen bir tür hayvan olduğunu iddia eden Darwinizm'in nasıl bir aldatmaca olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Canlıların hiçbirinin tarihinde evrim olmadığı gibi, insanın tarihinde de böyle bir dönüşüm yoktur. Bu aldatmacayı ayakta tutabilmek için yapılan her türlü sahtekarlık sonuçsuzdur. Tüm varlıkların Yaratıcı'sı, tek Hakim'i olan Yüce Rabbimiz Allah'ın üstün ve kusursuz yaratması gözler önündedir. Yoktan var eden Rabbimiz sanatını tüm yeryüzünde sergilemiştir. İnsan, bahçesindeki çiçeğe, tek bir kuş kanadına, yeryüzündeki sayısız canlıya ve sahip olduğu tek bir hücreye baksa bu gerçeği hemen fark edecektir. Fosil kayıtları, bu muhteşem yaratılışın reddedilmesi mümkün olmayan delillerini ortaya koymuştur. Artık bu gerçeğe itiraz mümkün değildir.
Darwinistlerin çırpınışları boşunadır. Evrim teorisinin ölümünü artık ister istemez kabul etmiş durumdadırlar. Darwinizm'i ayakta tutmak için gösterilen çabalar aciz ve güçsüz çabalardır. Bunlara artık kimse itibar etmemektedir. En akıllıca tutum kuşkusuz gerçekleri görmüşken hatadan dönmek, bir hayalin peşinde daha fazla koşmamak, imtihan için gelinen bu dünyayı boş bir amaç uğruna harcamamaktır.

Evrimcilerin sözde ilkel bir ortam olduğunu iddia ettikleri dönemlerde de, bugünkü görünümleriyle ve fiziksel yapılarıyla aynı olan kompleks canlılar yaşamaktaydı. Yeryüzü on milyonlarca yıl önce de son derece estetik, simetrik ve günümüzdeki tüm özelliklerine sahip canlılarla doluydu.
57 milyon yıl önce yaşamış olan bu canlı, günümüz vaşaklarından farksızdır. Fosili bulunan yüz binlerce günümüz canlısı gibi, o da hiçbir değişim geçirmemiştir.
57 milyon yıl önce yaşamış olan bu canlı, günümüz vaşaklarından farksızdır. Fosili bulunan yüz binlerce günümüz canlısı gibi, o da hiçbir değişim geçirmemiştir.
10 Mayıs 2008 Cumartesi
Harun Yahya’nın eserleri dünyayı sallıyor: Darwinizm Almanya’da da yerle bir oldu. - 17.04.2008 Almanya/Die Welt
Almanya’nın en önemli gazetelerinden biri olan Die Welt gazetesi geçtiğimiz günlerde internet sitesinde yaratılış konulu bir anket düzenledi. Ankette sorulan “Size göre yaşam nasıl oluştu?” sorusuna katılımcıların %86’sı ” Allah yarattı” şeklinde cevap verdi.
Sayın Harun Yahya’nın diğer bir çok Avrupa ülkesinde ve Amerika’da da inanılmaz etkilere yol açan ve insanlara evrimin olmadığını, tüm canlıları Allah’ın yarattığı gerçeğini anlatan Yaratılış Atlası isimli eseri, Almanya’ya gönderildikten sonra, Darwinizm Almanya’da da yerle bir olmuştur. Alman vatandaşları da canlıların hiçbir değişiklik geçirmeden milyonlarca yıl aynı kaldığını, dolayısıyla evrim geçirmediğini Yaratılış Atlası’ndaki yüzlerce fosil örneğiyle bizzat müşahede etmişlerdir.
Sayın Harun Yahya’nın diğer bir çok Avrupa ülkesinde ve Amerika’da da inanılmaz etkilere yol açan ve insanlara evrimin olmadığını, tüm canlıları Allah’ın yarattığı gerçeğini anlatan Yaratılış Atlası isimli eseri, Almanya’ya gönderildikten sonra, Darwinizm Almanya’da da yerle bir olmuştur. Alman vatandaşları da canlıların hiçbir değişiklik geçirmeden milyonlarca yıl aynı kaldığını, dolayısıyla evrim geçirmediğini Yaratılış Atlası’ndaki yüzlerce fosil örneğiyle bizzat müşahede etmişlerdir.
Sayın Adnan Oktar’a Karşı Yürütülen Psikolojik Savaş Yöntemleri
BAV’a ve Sayın Adnan Oktar’a karşı çok sayıda tuzak kurulmuştur. Mükemmel görünen kurnazca bir plan yapılmakla beraber, Müslümanlar aleyhinde kurulan her plan Allah tarafından bozularak yaratılmıştır. Bu sitedeki yazıları dikkat vererek okursanız Allah’ın, müslümanlara tuzak kuran her kişinin tuzağını kendi başına geçirdiğini görürsünüz.
Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır. Güzel söz O'na yükselir, salih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli bir azap vardır. Onların tasarladıkları 'boşa çıkıp bozulur'.
(Fatır Suresi, 10)
Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır.
(Enfal Suresi, 30)
Bilim Araştırma Vakfı ve Sayın Adnan Oktar’a karşı yıllardır kesintisiz devam eden bir psikolojik savaş yürütülmektedir. Belirli bir çevre tarafından yürütülen bu savaş, Sayın Adnan Oktar’ın materyalizm ve Darwinizm’e karşı mücadelesini hazmedememekten, gerçek ve doğruları ortaya çıkarmasını kabullenememekten kaynaklanan aciz bir yöntemdir. Sahte fikirleri insanlara psikolojik yöntemlerle inandırmaya çalışmak, gerçekleri ise aynı şekilde insanlardan gizlemeye çalışmak, doğru, dürüst ve samimi bir yaklaşımın değil, sahte ve taraflı bir yaklaşımın göstergesidir. Nitekim, onlarca yıl boyunca Sayın Adnan Oktar’a ve BAV camiasına karşı yürütülen karalama kampanyaları da bu psikolojik savaşın en önemli örneklerindendir.
Bu psikolojik savaşı yürüten çevrelerin etkisi ve yönlendirilmesi ile Sayın Adnan Oktar’a karşı şimdiye kadar bir çok komplo kurulmuş, bir çok iftira atılmış ve pek çok karalama kampanyası başlatılmıştır. Bu çevreler Sayın Adnan Oktar hakkındaki herhangi bir mahkeme haberini büyük puntolarla ve olumsuz ifadelerle manşetlere taşıtmış, ancak Sayın Adnan Oktar’ın, hakkındaki onca komploya rağmen bütün bu iddialardan mahkemeler yoluyla beraat alarak aklanması ile ilgili haberleri kamuoyundan gizlemişlerdir. İnsanlar, bu art niyetli yöntemin etkisi ile uzun bir zaman boyunca Sayın Oktar’a karşı yöneltilen suçlamalar nedeniyle açılan mahkemelerin sürmekte olduğunu zannetmişlerdir. Söz konusu suçlamaların birer iftira olduğu delillerle kanıtlandığı ve Sayın Adnan Oktar’ın tüm bunlardan aklanarak beraat ettiği gerçeği toplumdan uzun zaman gizlenmeye çalışılmıştır. Çünkü bu tür bir psikolojik savaşta kullanılan ana yöntemlerden biri, insanlara yalnızca söz konusu suçlamaların yer aldığı mahkeme haberlerinin bilgisinin verilmesi, bu suçlamaların geçersizliğine dair herhangi bir bilginin ise insanlara duyurulmamasıdır.
Bu psikolojik savaşı sürdüren kesim, Sayın Adnan Oktar hakkında 1986 yılında itibaren uygulanan tüm komploların da destekçisi konumundadır.
Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır. Güzel söz O'na yükselir, salih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli bir azap vardır. Onların tasarladıkları 'boşa çıkıp bozulur'.
(Fatır Suresi, 10)
Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır.
(Enfal Suresi, 30)
Bilim Araştırma Vakfı ve Sayın Adnan Oktar’a karşı yıllardır kesintisiz devam eden bir psikolojik savaş yürütülmektedir. Belirli bir çevre tarafından yürütülen bu savaş, Sayın Adnan Oktar’ın materyalizm ve Darwinizm’e karşı mücadelesini hazmedememekten, gerçek ve doğruları ortaya çıkarmasını kabullenememekten kaynaklanan aciz bir yöntemdir. Sahte fikirleri insanlara psikolojik yöntemlerle inandırmaya çalışmak, gerçekleri ise aynı şekilde insanlardan gizlemeye çalışmak, doğru, dürüst ve samimi bir yaklaşımın değil, sahte ve taraflı bir yaklaşımın göstergesidir. Nitekim, onlarca yıl boyunca Sayın Adnan Oktar’a ve BAV camiasına karşı yürütülen karalama kampanyaları da bu psikolojik savaşın en önemli örneklerindendir.
Bu psikolojik savaşı yürüten çevrelerin etkisi ve yönlendirilmesi ile Sayın Adnan Oktar’a karşı şimdiye kadar bir çok komplo kurulmuş, bir çok iftira atılmış ve pek çok karalama kampanyası başlatılmıştır. Bu çevreler Sayın Adnan Oktar hakkındaki herhangi bir mahkeme haberini büyük puntolarla ve olumsuz ifadelerle manşetlere taşıtmış, ancak Sayın Adnan Oktar’ın, hakkındaki onca komploya rağmen bütün bu iddialardan mahkemeler yoluyla beraat alarak aklanması ile ilgili haberleri kamuoyundan gizlemişlerdir. İnsanlar, bu art niyetli yöntemin etkisi ile uzun bir zaman boyunca Sayın Oktar’a karşı yöneltilen suçlamalar nedeniyle açılan mahkemelerin sürmekte olduğunu zannetmişlerdir. Söz konusu suçlamaların birer iftira olduğu delillerle kanıtlandığı ve Sayın Adnan Oktar’ın tüm bunlardan aklanarak beraat ettiği gerçeği toplumdan uzun zaman gizlenmeye çalışılmıştır. Çünkü bu tür bir psikolojik savaşta kullanılan ana yöntemlerden biri, insanlara yalnızca söz konusu suçlamaların yer aldığı mahkeme haberlerinin bilgisinin verilmesi, bu suçlamaların geçersizliğine dair herhangi bir bilginin ise insanlara duyurulmamasıdır.
Bu psikolojik savaşı sürdüren kesim, Sayın Adnan Oktar hakkında 1986 yılında itibaren uygulanan tüm komploların da destekçisi konumundadır.
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
14:25
Kategoriler: Yeni Yayınlar
9 Mayıs 2008 Cuma
8 Mayıs 2008 Perşembe
Çin'de Son Bulunan Kafatası Hakkında Açıklama
Evrimcilerin yeni fosil bulgularıyla ilgili propagandası büyük bir patırtıyla duyurulur. Halk, manteşlere taşınan kayıp halka iddialarıyla yoğun bir evrim propagandasına maruz kalır. Ancak bu sansasyon havası geçicidir. Sonraki bilimsel bulgular daima kayıp halka propagandasına konu olan fosili önemsizleştirir, onu evrimcilerin hayali soyağacından indirir. Fakat elbette fosil hakkındaki bu gerçekler evrimci yayınlarda pek yer almaz. Sonra yine yeni bulunan bir fosil büyük bir keşif ve evrim teorisine güçlü destek olarak tanıtılır. Ta ki bu fosili de çürüten bilimsel bulgular deşifre edilene kadar... Evrimci propagandanın bu aldatma döngüsü böyle işlemeye devam eder.
Geçtiğimiz günlerde Ntvmsnbc.com haber portalında yayımlanan yeni bir fosil haberi, bu döngünün kamuoyuna gösterilen yüzünde yeni bir aldatma oyunun sergilendiğini göstermektedir. Söz konusu haber, evrim teorisine çok önemli bir destek vadediyormuş izlenimi verir şekilde "Pekin Adamı'ndan sonraki en önemli fosil" başlığıyla duyurulmaktadır.
Çin'de ele geçirilen ve 16 parçadan meydana gelen neredeyse eksiksiz kafatası, arkeologlarca günümüzden 80.000 ila 100.000 yıl öncesine tarihlendirilmektedir. Kafatasının, iç zarının fosilleşmiş olması sebebiyle o dönemde yaşamış insanların sinir sistemi hakkında bilgiler sağlaması umulmaktadır.
Peki ama bu bulgunun "Pekin Adamı'ndan sonraki ikinci önemli fosil" olarak ilan edilmesi ne anlam ifade etmektedir? Bunun için öncelikle Pekin Adamı'nın ne olduğunu kısaca açıklamak gerekir. Pekin Adamı'nın evrim senaryolarındaki sahte yükselişine ve bunu izleyen çöküşüne bakıldığında, yeni bulunan fosilin aslında evrim teorisne destek oluşturmayan bir insan fosili olduğu ortaya çıkmaktadır.
Pekin Adamı keşfi ve evrimci teorilerdeki yükselişi
Pekin Adamı, 1920'li yıllarda Pekin kenti yakınlarında Zhoudoukian mağaralarında bulunan fosillere verilen isimdir. 1929'da ele geçirilen ve 500.000 yıllık olduğu hesaplanan kafatasına dayanılarak "Pekin Adamı" anlamına gelen Sinanthropus pekinensis olarak isimlendirilmiştir. Homo sapiens'ten ayrı bir kategori olarak ele alınmasının da gösterdiği gibi, başlangıçta maymunlarla insanlar arasında bir geçişi temsil ettiği öne sürülmüştür.
Kafatasında kalın, belirgin kaş kemerlerine sahip olması Pekin Adamı'nın "ilkel" olarak yorumlanmasına yol açmıştır. Oysa bu saptırılmış bir yorumdur, çünkü kalın kaş kemerleri bazı modern insan ırklarında da var olan bir özelliktir. Daha sonra evrimciler de kabul etmek zorunda kalmışlardır ki, gerekte Pekin Adamı'nın soyu tükenmiş bir insan ırkı olarak değerlendirilmemesi için hiçbir objektif anatomik farklılığı yoktur.
Dahası, orjinal fosiller 1941 yılında İkinci Dünya Savaşı ortamında kaybolmuştur ve günümüzde bilim adamları Pekin Adamı kemiklerinin sadece alçı kopyaları üzerinde çalışabilmektedirler.
Ele geçen tüm bu bilimsel gerçeklere rağmen evrimciler aslında gerçek bir insan olan Pekin Adamı'nı, insanın hayali soy ağacında uzun yıllar bir ara tür olarak tutmaya devam etmişlerdir. Vücudu kıllarla kaplı, kaba yüz hatlarına sahip Pekin Adamı resimleri, yarım asırdan fazla bir süre ders kitaplarında gerçek bir bilimsel buluş gibi sunulmuştur.
Pekin Adamı'nın düşüşü
Daha sonraki yıllarda Pekin Adamı, maymundan insana geçişe dair hayali senaryoda önemini yitirdi ve Homo erectus kategorisi altında yeniden isimlendirildi. Homo erectus ise dik yürüyen insan demektir ve kafatasındaki küçük ırksal farklılıklar haricinde günümüz insanıyla aynı anatomiye sahiptir. Birçok antropolog Homo erectusun (dolayısıyla Pekin Adamı'nın) günümüz insanından farkı olmadığını açıkça itiraf etmektedir. Almanya'da ünlü paleontolog ve antropologların katılımıyla gerçekleştirilen bir konferansta da bu görüş ağırlık kazanmıştır. American Scientist dergisinde konferanstaki gelişmeler şöyle aktarılmaktadır:
"Senckenberg konferansındaki katılımcıların çoğu, Michigan Üniversitesi'nden Milford Wolpoff, Canberra Üniversitesi'nden Alan Thorne ve meslektaşlarının başlattığı ve konusu Homo erectusun taksonomik konumu olan ateşli bir tartışmaya daldılar. Bu kişiler Homo erectusun bir tür olarak geçerliliğinin olmadığını ve bütünüyle elimine edilmesi gerektiğini ısrarlı bir şekilde ileri sürdüler. Homo türünün bütün üyeleri, doğal herhangi bir ara veya alt bölüm olmaksızın, yaklaşık iki milyon yıl öncesinden bugüne, çok fazla değişkenlik gösteren, geniş bir alana yayılmış tek bir türe, Homo sapiens'e aitti. Homo erectus'un bir tür olarak mevcut olmadığı, konferansın ana konusu oldu." (Pat Shipman, Doubting Dmanisi, American Scientist, Kasım-Aralık 2000, s. 491)
Pekin Adamı'nın H. erectus altında sınıflanması, evrimciler arasında bile bir insan olduğuna şüphe bulunmadığının bir göstergesidir. Nitekim evrimci National Geographic TV kanalında Pekin Adamı'yla ilgili bir programda, New York'taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden fiziksel antropolog Gary Sawyer'ın yorumlarına yer verilmiş, Sawyer kalın kaş kemerlerinden söz etmesine karşın, Pekin Adamı'nın gerçek bir insan olduğunu belirtmiştir.
Bir keşiften sansasyon meydana getirmek evrimcilere fayda sağlamamıştır
Ntvmsnbc.com haberinin başlığına bakıldığında evrim teorisine çok önemli bir katkı sağlayacak fosil ele geçirilmiş izlenimine kapılmak mümkündür. Ancak bu izlenim bir yanılgı olacaktır. Çünkü evrimciler, yazımızın başında belirttiğimiz taktikle bulguları sansasyonel şekilde tanıtsalar da hiçbir keşif evrimcilere fayda sağlamamış, bulunan fosillerle ilgili evrimci iddialar sonraki süreçte mutlaka önemini yitirmiştir. ABD'nin en önde gelen paleontologları arasında yer alan Harvard Üniversitesi'nden Niles Eldredge ve Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden Ian Tattersall, tek bir keşifle bir kayıp halkanın bulunacağına ve evrim teorisinin bilinmedik yönlerinin açıklığa kavuşturulacağına dair beklentinin yanlışlığını şöyle ifade ederler:
"Canlıların evrimsel tarihlerinin bir keşif meselesi olduğu düşüncesi bir efsanedir. Eğer öyle olsaydı, ne kadar çok hominid fosili bulursak, insanın evrimi hikayesinin de o kadar açık hale gelmesi gerekirdi. Oysa eğer bir şey olduysa, bunun tam tersi olmuştur." (Niles Eldredge, Ian Tattersall, The Myths of Human Evolution, ss.126-127)
California Üniversitesi paleoantropologlarından Tim White ise, Discovering Archaeology dergisinde yayınlanan bir makalede, yeni bulunan fosillerin, daha sonraki bulgular karşısında daima önemini yitirdiğini şöyle itiraf etmektedir:
"Belki de bilimin hiçbir alanı insanın kökenini bulma çabalarından daha fazla tartışmalı değildir. Seçkin paleontologlar insan soyağacının en temel hatları üzerinde bile anlaşmazlık içindeler. [Sözde] Yeni dallar büyük patırtı ile oluşturulur, ancak yeni fosil bulguları karşısında geçerliliğini kaybedip yok olurlar. (Robert Locke, "Family Fights" Discovering Archaeology, Temmuz/Ağustos 1999, s. 36)
Yeni fosil de evrim teorisine herhangi bir destek sağlamamaktadır.
Bulunan yeni fosil, Darwinistler tarafından, bir zamanlar evrim propagandasına konu olan Pekin Adamı'yla bağdaştırılıp ondan sonraki ikinici önemli fosil olarak nitelendirilmiştir. Ancak Pekin Adamı'nın evrimsel teorilerle ilgili olarak artık eski önemi bulunmamakta, dolayısıyla yeni fosilin de evrimsel bir dayanağı kalmamış olmaktadır.
Çinli bilim adamlarının bu fosili önemli kabul etmesinin sebebi, evrimsel değil ırksal düzeydeki sorularla ilgilidir. Günümüzde dünya nüfusunun beşte birini oluşturan Çinli'lerin varlığı, acaba Afrika'dan çıkış teorisiyle mi yoksa çok bölgeli teoriyle mi açıklanabilecektir? Acaba Çinliler, Afrika'dan 200.000 yıl kadar önce dünyaya yayılarak geldikleri yerdeki insanları ortadan kaldırarak günümüz insanlarını oluşturduğu varsayılan soydan mı gelmektedir; yoksa yerlerini Afrika'dan gelenlere bırakmaksızın Asya'nın çeşitli bölgelerinde daha önceden bulunan insan ırklarının bir karışımından mı ortaya çıkmışlardır?
Bu sorulara verilen cevap her ne olursa olsun, Afrika'dan çıkan insanlar da, Asya'da daha önceden beri bulunan insanlar da günümüz insanının eski ırklarıdır. Dolayısıyla bu tartışmaların ve yeni fosilin bunlarla bağdaştırılmasının, insanın maymundan geldiği şeklindeki evrimci teoriyle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
Pekin Adamı'nın bir zamanlar evrimcilerce kayıp halka olarak tanıtılması, bu yeni fosilin, maymun adam iddialarına katkı sağladığı yanılgısına yol açmamalıdır. Pekin Adamı da, yeni bulunan kafatasının sahibi olan insan da, anatomik çeşitlilik olarak günümüz insan ırklarının ortaya koyduğu çeşitlilikten fazlasını ortaya koymamaktadırlar. Kısacası her ikisi de yarı maymun yarı insan canlılar değil, kusursuz yaratılışa sahip, bizim gibi insanlardır.
AKILLI TASARIM yani YARATILIŞ
Bu sitede zaman zaman karşınıza Allah'ın yaratmasındaki mükemmelliği vurgulamak için kullandığımız "tasarım" kelimesi çıkacak. Bu kelimenin hangi maksatla kullanıldığının doğru anlaşılması çok önemli. Allah'ın tüm evrende kusursuz bir tasarım yaratmış olması, Rabbimiz’in önce plan yaptığı daha sonra yarattığı anlamına gelmez. Bilinmelidir ki, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’ın yaratmak için herhangi bir 'tasarım' yapmaya ihtiyacı yoktur. Allah'ın tasarlaması ve yaratması aynı anda olur. Allah bu tür eksikliklerden münezzehtir. Allah'ın, bir şeyin ya da bir işin olmasını dilediğinde, onun olması için yalnızca "Ol!" demesi yeterlidir. Ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:
Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir. (Yasin Suresi, 82)
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)
Geçtiğimiz günlerde Ntvmsnbc.com haber portalında yayımlanan yeni bir fosil haberi, bu döngünün kamuoyuna gösterilen yüzünde yeni bir aldatma oyunun sergilendiğini göstermektedir. Söz konusu haber, evrim teorisine çok önemli bir destek vadediyormuş izlenimi verir şekilde "Pekin Adamı'ndan sonraki en önemli fosil" başlığıyla duyurulmaktadır.
Çin'de ele geçirilen ve 16 parçadan meydana gelen neredeyse eksiksiz kafatası, arkeologlarca günümüzden 80.000 ila 100.000 yıl öncesine tarihlendirilmektedir. Kafatasının, iç zarının fosilleşmiş olması sebebiyle o dönemde yaşamış insanların sinir sistemi hakkında bilgiler sağlaması umulmaktadır.
Peki ama bu bulgunun "Pekin Adamı'ndan sonraki ikinci önemli fosil" olarak ilan edilmesi ne anlam ifade etmektedir? Bunun için öncelikle Pekin Adamı'nın ne olduğunu kısaca açıklamak gerekir. Pekin Adamı'nın evrim senaryolarındaki sahte yükselişine ve bunu izleyen çöküşüne bakıldığında, yeni bulunan fosilin aslında evrim teorisne destek oluşturmayan bir insan fosili olduğu ortaya çıkmaktadır.
Pekin Adamı keşfi ve evrimci teorilerdeki yükselişi
Pekin Adamı, 1920'li yıllarda Pekin kenti yakınlarında Zhoudoukian mağaralarında bulunan fosillere verilen isimdir. 1929'da ele geçirilen ve 500.000 yıllık olduğu hesaplanan kafatasına dayanılarak "Pekin Adamı" anlamına gelen Sinanthropus pekinensis olarak isimlendirilmiştir. Homo sapiens'ten ayrı bir kategori olarak ele alınmasının da gösterdiği gibi, başlangıçta maymunlarla insanlar arasında bir geçişi temsil ettiği öne sürülmüştür.
Kafatasında kalın, belirgin kaş kemerlerine sahip olması Pekin Adamı'nın "ilkel" olarak yorumlanmasına yol açmıştır. Oysa bu saptırılmış bir yorumdur, çünkü kalın kaş kemerleri bazı modern insan ırklarında da var olan bir özelliktir. Daha sonra evrimciler de kabul etmek zorunda kalmışlardır ki, gerekte Pekin Adamı'nın soyu tükenmiş bir insan ırkı olarak değerlendirilmemesi için hiçbir objektif anatomik farklılığı yoktur.
Dahası, orjinal fosiller 1941 yılında İkinci Dünya Savaşı ortamında kaybolmuştur ve günümüzde bilim adamları Pekin Adamı kemiklerinin sadece alçı kopyaları üzerinde çalışabilmektedirler.
Ele geçen tüm bu bilimsel gerçeklere rağmen evrimciler aslında gerçek bir insan olan Pekin Adamı'nı, insanın hayali soy ağacında uzun yıllar bir ara tür olarak tutmaya devam etmişlerdir. Vücudu kıllarla kaplı, kaba yüz hatlarına sahip Pekin Adamı resimleri, yarım asırdan fazla bir süre ders kitaplarında gerçek bir bilimsel buluş gibi sunulmuştur.
Pekin Adamı'nın düşüşü
Daha sonraki yıllarda Pekin Adamı, maymundan insana geçişe dair hayali senaryoda önemini yitirdi ve Homo erectus kategorisi altında yeniden isimlendirildi. Homo erectus ise dik yürüyen insan demektir ve kafatasındaki küçük ırksal farklılıklar haricinde günümüz insanıyla aynı anatomiye sahiptir. Birçok antropolog Homo erectusun (dolayısıyla Pekin Adamı'nın) günümüz insanından farkı olmadığını açıkça itiraf etmektedir. Almanya'da ünlü paleontolog ve antropologların katılımıyla gerçekleştirilen bir konferansta da bu görüş ağırlık kazanmıştır. American Scientist dergisinde konferanstaki gelişmeler şöyle aktarılmaktadır:
"Senckenberg konferansındaki katılımcıların çoğu, Michigan Üniversitesi'nden Milford Wolpoff, Canberra Üniversitesi'nden Alan Thorne ve meslektaşlarının başlattığı ve konusu Homo erectusun taksonomik konumu olan ateşli bir tartışmaya daldılar. Bu kişiler Homo erectusun bir tür olarak geçerliliğinin olmadığını ve bütünüyle elimine edilmesi gerektiğini ısrarlı bir şekilde ileri sürdüler. Homo türünün bütün üyeleri, doğal herhangi bir ara veya alt bölüm olmaksızın, yaklaşık iki milyon yıl öncesinden bugüne, çok fazla değişkenlik gösteren, geniş bir alana yayılmış tek bir türe, Homo sapiens'e aitti. Homo erectus'un bir tür olarak mevcut olmadığı, konferansın ana konusu oldu." (Pat Shipman, Doubting Dmanisi, American Scientist, Kasım-Aralık 2000, s. 491)
Pekin Adamı'nın H. erectus altında sınıflanması, evrimciler arasında bile bir insan olduğuna şüphe bulunmadığının bir göstergesidir. Nitekim evrimci National Geographic TV kanalında Pekin Adamı'yla ilgili bir programda, New York'taki Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden fiziksel antropolog Gary Sawyer'ın yorumlarına yer verilmiş, Sawyer kalın kaş kemerlerinden söz etmesine karşın, Pekin Adamı'nın gerçek bir insan olduğunu belirtmiştir.
Bir keşiften sansasyon meydana getirmek evrimcilere fayda sağlamamıştır
Ntvmsnbc.com haberinin başlığına bakıldığında evrim teorisine çok önemli bir katkı sağlayacak fosil ele geçirilmiş izlenimine kapılmak mümkündür. Ancak bu izlenim bir yanılgı olacaktır. Çünkü evrimciler, yazımızın başında belirttiğimiz taktikle bulguları sansasyonel şekilde tanıtsalar da hiçbir keşif evrimcilere fayda sağlamamış, bulunan fosillerle ilgili evrimci iddialar sonraki süreçte mutlaka önemini yitirmiştir. ABD'nin en önde gelen paleontologları arasında yer alan Harvard Üniversitesi'nden Niles Eldredge ve Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden Ian Tattersall, tek bir keşifle bir kayıp halkanın bulunacağına ve evrim teorisinin bilinmedik yönlerinin açıklığa kavuşturulacağına dair beklentinin yanlışlığını şöyle ifade ederler:
"Canlıların evrimsel tarihlerinin bir keşif meselesi olduğu düşüncesi bir efsanedir. Eğer öyle olsaydı, ne kadar çok hominid fosili bulursak, insanın evrimi hikayesinin de o kadar açık hale gelmesi gerekirdi. Oysa eğer bir şey olduysa, bunun tam tersi olmuştur." (Niles Eldredge, Ian Tattersall, The Myths of Human Evolution, ss.126-127)
California Üniversitesi paleoantropologlarından Tim White ise, Discovering Archaeology dergisinde yayınlanan bir makalede, yeni bulunan fosillerin, daha sonraki bulgular karşısında daima önemini yitirdiğini şöyle itiraf etmektedir:
"Belki de bilimin hiçbir alanı insanın kökenini bulma çabalarından daha fazla tartışmalı değildir. Seçkin paleontologlar insan soyağacının en temel hatları üzerinde bile anlaşmazlık içindeler. [Sözde] Yeni dallar büyük patırtı ile oluşturulur, ancak yeni fosil bulguları karşısında geçerliliğini kaybedip yok olurlar. (Robert Locke, "Family Fights" Discovering Archaeology, Temmuz/Ağustos 1999, s. 36)
Yeni fosil de evrim teorisine herhangi bir destek sağlamamaktadır.
Bulunan yeni fosil, Darwinistler tarafından, bir zamanlar evrim propagandasına konu olan Pekin Adamı'yla bağdaştırılıp ondan sonraki ikinici önemli fosil olarak nitelendirilmiştir. Ancak Pekin Adamı'nın evrimsel teorilerle ilgili olarak artık eski önemi bulunmamakta, dolayısıyla yeni fosilin de evrimsel bir dayanağı kalmamış olmaktadır.
Çinli bilim adamlarının bu fosili önemli kabul etmesinin sebebi, evrimsel değil ırksal düzeydeki sorularla ilgilidir. Günümüzde dünya nüfusunun beşte birini oluşturan Çinli'lerin varlığı, acaba Afrika'dan çıkış teorisiyle mi yoksa çok bölgeli teoriyle mi açıklanabilecektir? Acaba Çinliler, Afrika'dan 200.000 yıl kadar önce dünyaya yayılarak geldikleri yerdeki insanları ortadan kaldırarak günümüz insanlarını oluşturduğu varsayılan soydan mı gelmektedir; yoksa yerlerini Afrika'dan gelenlere bırakmaksızın Asya'nın çeşitli bölgelerinde daha önceden bulunan insan ırklarının bir karışımından mı ortaya çıkmışlardır?
Bu sorulara verilen cevap her ne olursa olsun, Afrika'dan çıkan insanlar da, Asya'da daha önceden beri bulunan insanlar da günümüz insanının eski ırklarıdır. Dolayısıyla bu tartışmaların ve yeni fosilin bunlarla bağdaştırılmasının, insanın maymundan geldiği şeklindeki evrimci teoriyle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
Pekin Adamı'nın bir zamanlar evrimcilerce kayıp halka olarak tanıtılması, bu yeni fosilin, maymun adam iddialarına katkı sağladığı yanılgısına yol açmamalıdır. Pekin Adamı da, yeni bulunan kafatasının sahibi olan insan da, anatomik çeşitlilik olarak günümüz insan ırklarının ortaya koyduğu çeşitlilikten fazlasını ortaya koymamaktadırlar. Kısacası her ikisi de yarı maymun yarı insan canlılar değil, kusursuz yaratılışa sahip, bizim gibi insanlardır.
AKILLI TASARIM yani YARATILIŞ
Bu sitede zaman zaman karşınıza Allah'ın yaratmasındaki mükemmelliği vurgulamak için kullandığımız "tasarım" kelimesi çıkacak. Bu kelimenin hangi maksatla kullanıldığının doğru anlaşılması çok önemli. Allah'ın tüm evrende kusursuz bir tasarım yaratmış olması, Rabbimiz’in önce plan yaptığı daha sonra yarattığı anlamına gelmez. Bilinmelidir ki, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’ın yaratmak için herhangi bir 'tasarım' yapmaya ihtiyacı yoktur. Allah'ın tasarlaması ve yaratması aynı anda olur. Allah bu tür eksikliklerden münezzehtir. Allah'ın, bir şeyin ya da bir işin olmasını dilediğinde, onun olması için yalnızca "Ol!" demesi yeterlidir. Ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:
Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir. (Yasin Suresi, 82)
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)
7 Mayıs 2008 Çarşamba
ERGENEKON ÇETESİ - MASONLUK BAĞLANTISI HAKKINDA YERi YERİNDEN OYNATACAK DEV BİR ESER
BENZERSİZ BİR ESER
ERGENEKON:
MASONLUĞUN KILINCI
ERGENEKON:
MASONLUĞUN KILINCI
Ergenekon yapılanmasıyla ilgili bugüne kadar yapılmış en kapsamlı çalışma olan bu kitap, örgütün iç yüzünü ortaya koyuyor. İki cilt olarak hazırlanan eser yakında tüm kitapçılarda...
Birinci ciltten konu başlıkları:
■ Masonluk, şamanist ve marksist bir örgütlenme olan Ergenekon’u nasıl kurdu? Bu derin çete nerelerde kullanıldı?
■ Ergenekon’un gerçek kimliği nedir? Perde arkasındaki asıl yöneticileri hakkında kilit bilgiler.
■ Ergenekon yapılanması içinde yer alan paravan isimler ve örgütün tepesindeki gerçek yöneticiler.
■ Ergenekon’un komplolar, şantajlar ve tehditlerle dolu kirli tarihinden çarpıcı notlar.
■ Masonların “kılıncımız” dediği Ergenekon ile masonluk arasında hiyerarşi nasıl işlemektedir?
■ İtalyan P2 Mason Locası Skandalı ve Ergenekon arasındaki benzerlikler nelerdir?
■ Ergenekon’un kökleri nereye dayanıyor?
■ Türk bürokrasisinde mason yapılanması.
■ Türk mason localarında yapılan şaman ayinlerine ait fotoğraflar.
■ Masonların, ülkemizi Batı ve Doğu Komünist Türkiye olarak ikiye bölme planında Ergenekon ve onun uzantısı PKK’nın rolü.
■ Masonluğun, Türk İslam Birliği’ni savunan Atatürkçü, milliyetçi, mukaddesatçı gençliği sindirme ve intikam planları, komploların, oyunların perde arkası.
İkinci ciltten konu başlıkları:
■ Masonluk hakkında hiçbir yerde yayınlanmamış bilgiler, isimler, masonların karanlık bağlantıları, masonik taktikler ve eylemler.
■ Üniversitelerde ve yargıda masonlara ait listeler, mason bürokratlar.
■ Yargıtay üzerindeki mason baskısında Ergenekon’un rolü nedir?
■ Geçmişten bugüne mason Yargıtay üyeleri kimlerdi? ABD, Fransa, İngiltere gibi masonluğun egemen olduğu ülkelerde yargıda masonların oranı nedir?
■ Ergenekon’un tehdit ve şantajlarına direnç gösteremeyen bir kısım yargı üyelerinin yol açtıkları adli rezaletler.
■ Türk mason localarının yurt dışındaki localardan aldıkları talimatlar.
■ İngiliz ve Fransız localarının Türk mason localarına gönderdiği özel kriptolu gizli mesajlar.
■ Masonluğun devletin kilit noktalarındaki örgütlenme faaliyetleri.
■ İzmir’de yapılan sebataycı-mason ortak kurultayında alınan kararlar. (Resim ve belgelerle)
■ Masonlarca kurulan ve marksist-şamanist bir örgütlenme olan Ergenekon ile Türk masonluğunun 100 yıllık ortak tarihi...
Lüks cilt, parlak kuşe kağıt ve tamamı renkli benzersiz bir kitap. Birinci cildi 750 sayfa olan bu kitap yakında bütün Türkiye’de 40 YTL fiyatla satışa arz olunacaktır. (Toplu gönderimlerde % 20 indirim uygulanır.)
Masonlar özellikle son yüzyılda hakim oldukları dünyanın her ülkesinde Yargıtaylara çok önem vermişlerdir. Yargıtaylardaki yapılanmayı ülkelerin yönetimi açısından çok önemli görmüşlerdir. Yargıtaya “Gerçek Devlet (Real State)” demişlerdir. Örneğin 1946 tarihinde Amerika’daki Yargıtay üyelerinin % 80’i masondu ve hiçbir zaman için bu oran % 50’nin altına düşmedi. Bu durum Almanya, Hollanda, İngiltere ve Fransa’da da aynı şekilde olmuştur. Masonların dünya hakimiyetinde kullandıkları birçok metottan biri de budur. Masonlar dünyanın bir kısım ülkelerini polis devletiyle idare ederler. Bir kısmını hakim devletiyle idare ederler. Bir kısmını da askeri cunta yönetimleriyle idare ederler. Masonların bu sinsi yapılanmasıyla ilgili yüzlerce belge ve bilgiyi orjinal kaynaklarından bu eserde okuma imkanı bulacaksınız.
ERGENEKON ÇETESİ - MASONLUK BAĞLANTISI
HAKKINDA YERi YERİNDEN OYNATACAK DEV BİR ESER
İki yıllık titiz bir çalışmanın ürünü olan bu eser, hiçbir yerde yayınlanmamış olan yüzlerce orijinal belge, yazışma notu, fotoğraf ve dokümandan oluşmaktadır. Toplam 1300 sayfadan oluşan iki ciltlik bu eseri Türk halkına iftiharla sunuyoruz.
GLOBAL YAYINCILIK SİPARİŞ HATTI (0212) 444 444 1
Birinci ciltten konu başlıkları:
■ Masonluk, şamanist ve marksist bir örgütlenme olan Ergenekon’u nasıl kurdu? Bu derin çete nerelerde kullanıldı?
■ Ergenekon’un gerçek kimliği nedir? Perde arkasındaki asıl yöneticileri hakkında kilit bilgiler.
■ Ergenekon yapılanması içinde yer alan paravan isimler ve örgütün tepesindeki gerçek yöneticiler.
■ Ergenekon’un komplolar, şantajlar ve tehditlerle dolu kirli tarihinden çarpıcı notlar.
■ Masonların “kılıncımız” dediği Ergenekon ile masonluk arasında hiyerarşi nasıl işlemektedir?
■ İtalyan P2 Mason Locası Skandalı ve Ergenekon arasındaki benzerlikler nelerdir?
■ Ergenekon’un kökleri nereye dayanıyor?
■ Türk bürokrasisinde mason yapılanması.
■ Türk mason localarında yapılan şaman ayinlerine ait fotoğraflar.
■ Masonların, ülkemizi Batı ve Doğu Komünist Türkiye olarak ikiye bölme planında Ergenekon ve onun uzantısı PKK’nın rolü.
■ Masonluğun, Türk İslam Birliği’ni savunan Atatürkçü, milliyetçi, mukaddesatçı gençliği sindirme ve intikam planları, komploların, oyunların perde arkası.
İkinci ciltten konu başlıkları:
■ Masonluk hakkında hiçbir yerde yayınlanmamış bilgiler, isimler, masonların karanlık bağlantıları, masonik taktikler ve eylemler.
■ Üniversitelerde ve yargıda masonlara ait listeler, mason bürokratlar.
■ Yargıtay üzerindeki mason baskısında Ergenekon’un rolü nedir?
■ Geçmişten bugüne mason Yargıtay üyeleri kimlerdi? ABD, Fransa, İngiltere gibi masonluğun egemen olduğu ülkelerde yargıda masonların oranı nedir?
■ Ergenekon’un tehdit ve şantajlarına direnç gösteremeyen bir kısım yargı üyelerinin yol açtıkları adli rezaletler.
■ Türk mason localarının yurt dışındaki localardan aldıkları talimatlar.
■ İngiliz ve Fransız localarının Türk mason localarına gönderdiği özel kriptolu gizli mesajlar.
■ Masonluğun devletin kilit noktalarındaki örgütlenme faaliyetleri.
■ İzmir’de yapılan sebataycı-mason ortak kurultayında alınan kararlar. (Resim ve belgelerle)
■ Masonlarca kurulan ve marksist-şamanist bir örgütlenme olan Ergenekon ile Türk masonluğunun 100 yıllık ortak tarihi...
Lüks cilt, parlak kuşe kağıt ve tamamı renkli benzersiz bir kitap. Birinci cildi 750 sayfa olan bu kitap yakında bütün Türkiye’de 40 YTL fiyatla satışa arz olunacaktır. (Toplu gönderimlerde % 20 indirim uygulanır.)
Masonlar özellikle son yüzyılda hakim oldukları dünyanın her ülkesinde Yargıtaylara çok önem vermişlerdir. Yargıtaylardaki yapılanmayı ülkelerin yönetimi açısından çok önemli görmüşlerdir. Yargıtaya “Gerçek Devlet (Real State)” demişlerdir. Örneğin 1946 tarihinde Amerika’daki Yargıtay üyelerinin % 80’i masondu ve hiçbir zaman için bu oran % 50’nin altına düşmedi. Bu durum Almanya, Hollanda, İngiltere ve Fransa’da da aynı şekilde olmuştur. Masonların dünya hakimiyetinde kullandıkları birçok metottan biri de budur. Masonlar dünyanın bir kısım ülkelerini polis devletiyle idare ederler. Bir kısmını hakim devletiyle idare ederler. Bir kısmını da askeri cunta yönetimleriyle idare ederler. Masonların bu sinsi yapılanmasıyla ilgili yüzlerce belge ve bilgiyi orjinal kaynaklarından bu eserde okuma imkanı bulacaksınız.
ERGENEKON ÇETESİ - MASONLUK BAĞLANTISI
HAKKINDA YERi YERİNDEN OYNATACAK DEV BİR ESER
İki yıllık titiz bir çalışmanın ürünü olan bu eser, hiçbir yerde yayınlanmamış olan yüzlerce orijinal belge, yazışma notu, fotoğraf ve dokümandan oluşmaktadır. Toplam 1300 sayfadan oluşan iki ciltlik bu eseri Türk halkına iftiharla sunuyoruz.
GLOBAL YAYINCILIK SİPARİŞ HATTI (0212) 444 444 1
21. YÜZYILDA EKONOMİNİN ÖNCÜLERİ İSLAM ÜLKELERİ OLACAK
Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğu hem jeo-stratejik olarak avantajlıdır, hem de doğal gaz ve petrol başta olmak üzere değerli enerji kaynaklarına ve doğal zenginliklere sahiptir. Ne var ki, bu kaynaklar ve stratejik imkanlar yüzyıllardır gereği gibi değerlendirilememiş ve İslam ülkeleri imkanları olmasına rağmen dünya ekonomisinde lider konumda olamamıştır. Ancak içinde bulunduğumuz dönemde ekonomistler tarafından da dikkat çekildiği üzere bu durum büyük bir hızla değişmektedir. Allah’ın izniyle 21. yüzyıl İslam coğrafyasında ekonominin güçleneceği ve İslam ülkelerinin dünya ekonomisine yön verecekleri bir yüzyıl olacaktır.
İslam coğrafyası, dünya geneli ile karşılaştırıldığında sahip olduğu önemli doğal kaynaklarla dikkat çekmektedir. Ancak doğal kaynaklardaki bu zenginlik, uzun yıllardır İslam ülkelerinin ekonomisine olumlu olarak yansımamış ve İslam ülkeleri bu avantajdan gereği gibi faydalanamamıştır. Yeraltı kaynakları bakımından zengin olmasına rağmen çoğu ülkede üretimi artıracak ya da çıkarılan kaynağın ülke sanayisinde kullanılmasını sağlayacak gerekli alt yapı ve teknolojik imkan yetersiz olduğu için, bu zenginliklerin ülke ekonomisine katkısı sadece ihracatla sınırlanmıştır. Fakat içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bu durum Allah’ın izniyle değişecek İslam coğrafyası kaynaklarını doğru değerlendirerek ve imkanlarını birleştirerek hem ekonomik hem de teknolojik olarak layık olduğu seviyeye yükselecektir.
İslam Ülkelerini Refaha Taşıyacak Doğal Kaynaklar
a- Ortadoğu'nun Zengin Doğal Kaynakları
* Batı tarafından tüketilen petrolün yaklaşık yarısı bu coğrafyadan ihraç edilmekte, dünya tarım ürünlerinin %40'ı da yine bu bölgede üretilmektedir.
* Dünya ekonomisinin başta Basra Körfezi bölgesi olmak üzere, İslam coğrafyasından ihraç edilen petrol ve gaza bağımlı olduğu, pek çok ekonomist ve stratejist tarafından da açıkça ifade edilmektedir. Sadece Basra Körfezi bölgesi, bugüne kadar keşfedilmiş dünya petrol rezervlerinin 2/3'sini barındırmaktadır.
* Yapılan araştırmalar yalnızca Suudi Arabistan'ın ispatlanmış 262 milyar varil petrol rezervi olduğunu göstermektedir ki, bu da dünya petrolünün %25.4'ü demektir.
* Dünya petrol rezervlerinin %11'i Irak, %9.6'sı Birleşik Arap Emirlikleri, %9.2'si Kuveyt, %8.6'sı İran, %13'ü diğer OPEC ülkeleri ve geri kalan %22.6'sı da dünyanın diğer ülkelerine aittir. Üstelik ABD Enerji Bakanlığı tarafından yapılan araştırmalar, Körfez bölgesinin petrol ihracatının 2000 ile 2020 yılları arasında %125 artacağını göstermektedir. Bu, tıpkı bugün olduğu gibi gelecekte de, dünya enerji ihtiyacının büyük ölçüde Körfez'den sağlanacağı anlamına gelmektedir.
* Petrolün yanı sıra, Ortadoğu'nun dünya gaz rezervinin yaklaşık %40'ına sahip olduğu gerçeğinin de göz ardı edilmemesi gerekir. Bunun %35'e yakını Körfez bölgesindedir.
* Öte yandan Cezayir, Libya ve diğer bazı Kuzey Afrika ülkelerinin toplam rezervleri ise dünya rezervlerinin %3.7'sidir.
b- Orta Asya ve Kafkaslar'ın Yeraltı Kaynakları
* Kafkasya ve Orta Asya ülkeleri de doğal gaz ve petrol açısından oldukça zengin kaynaklara sahiptir. Örneğin Kazakistan'da şu ana kadar tespit edilmiş petrol miktarının 10-17.6 milyar varil olduğu bildirilmektedir. Doğal gaz kapasitesi ise 53-83 trilyon küp olarak tahmin edilmektedir.
* Türkmenistan'ın doğal gaz yataklarındaki miktar 98-155 trilyon küp olarak hesaplanmaktadır ve Türkmenistan dünyanın dördüncü en büyük doğal gaz üreticisidir.
* İslam ülkelerinin bazıları da çok değerli maden yataklarına sahiptir. Örneğin Özbekistan ve Kırgızistan altın üretiminde dünyanın önde gelen ülkelerindendir.
* Türkiye, önemi son yıllarda daha da iyi anlaşılmış olan bor madeni açısından dünyanın en zengin rezervlerinden birine sahiptir.
* Tacikistan dünyanın en büyük alüminyum işleme tesislerine sahiptir.
Kurulacak İslam Birliği’nde Ekonomik Kültür, Batı Kültüründen Farklı Olacaktır
* Müslümanların ekonomi kültürünün Batı toplumlarına egemen olan hedonist (zevk merkezli) ekonomik kültürden farklı olduğunu ve olacağını da burada hemen belirtmek gerekir. İslam'da da Batı toplumlarında olduğu gibi serbest ekonomi geçerlidir. Özel mülkiyet hakkı vardır ve herkes dilediği gibi teşebbüste bulunabilir. Ancak, elde edilen kazancın değerlendirilmesi konusunda, İslam ahlakı, bireylere ahlaki sorumluluklar getirerek, toplumda sosyal adalet kurulmasını sağlar. Zenginlerin kazancında fakirler için de bir pay vardır ve en önemlisi, bu zenginlerden zorla toplanan bir vergi değil, onların inançları nedeniyle gönül rızasıyla verdikleri bir bağıştır. İslam'da sosyal adalet, sosyalist sistemlerin deneyip de başaramadığı gibi merkezi planlamayla ve devlet baskısıyla değil, topluma egemen olan ahlaki değerlerle sağlanır. Öte yandan İslam ahlakı, zenginleri aşırı tüketimden ve israftan da sakındırır.
* İslam Birliği'nin teşvik edeceği ve başlatacağı kalkınma ve gelişme de, Batı'daki kalkınmanın birebir aynısı olmayacaktır. Batı'nın kalkınması sırasında, çok büyük toplumsal adaletsizlikler yaşanmıştır. Örneğin Batı'nın gelişiminin öncüsü olan İngiltere'de, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca, korkunç bir sömürü hakim olmuştur. Tüm sanayileşen Batı ülkelerinin acı deneyimler yaşadığı, Batı'nın yükselişinin milyonlarca fakir insanın ezilmesiyle sağlandığı, tarihin bilinen bir gerçeğidir.
* İslam ahlakının egemen olacağı bir toplumun kalkınma modeli ise, sosyal adaleti de içinde barındıracaktır. Batı'daki adaletsizlikler, o dönemde Batı'ya egemen olan materyalist felsefelerin "insan doğası" hakkındaki yanlış tanımından doğmuştur. İslam ahlakı ise insanların, hem atak ve girişken hem de merhametli, özverili ve adaletli olmalarını sağlar. Nitekim tarihte de böyle olmuştur. İslam medeniyetinin büyük yükselişi boyunca, Müslümanlar aynı zamanda ekonomide de dünya lideri olmuş, özellikle ticarette büyük başarılar kazanmışlardır. Ancak bu zenginleşme, modern Batı'da olduğu gibi bir grup zenginin elinde kalmamış, İslam ahlakı gereğince tüm topluma yayılmıştır.
İslam Dünyası İmkanlarını İslam Birliği ile Birleştirecek
Müslüman ülkelerin ekonomilerinin işleyişi ve ekonomik yapıları arasında farklılıklar vardır. Bazı ülkelerin ekonomisi yer altı zenginliklerine (petrol zengini ülkelerde olduğu gibi) dayalı iken, bazılarının ekonomisi coğrafi yapılarının elverişli olması nedeniyle tarıma dayalıdır. Bu farklılık kısmi de olsa toplum yapıları için de geçerlidir. Kimi ülkelerde çoğunluk kırsal kesimde yaşarken, kimi ülkelerde şehir kültürü daha hakimdir. Bu farklılıklar ancak bir ülkenin diğerini eksik yönde desteklemesi, birinin diğerinin ihtiyacını karşılaması, herkesin uzmanlaştığı konularda diğerlerine yardımcı olması ile önemli bir zenginlik kaynağına dönüştürülecektir. Kurulacak bir İslam Birliğinin, aynı çatıda toplanan İslam ülkelerine Allah’ın izniyle şu katkıları olacaktır:
* Bir iş birliği kapsamında gerçekleşecek ülkelerarası yardımlaşma tek yönlü olmayacaktır. Yapılacak ortak yatırımlar ve ortak girişimler, bu noktada önemli bir adım olacaktır. Ortak girişimler sayesinde, hem ülkeler karşılıklı olarak birbirlerinin tecrübelerinden istifade edecekler, hem de oluşturulan yatırım sahaları her iki tarafın ekonomisi için de gelir kaynağı olacaktır.
* Bir ülkede petrol üretilirken, belki bir diğerinde bu petrol işlenecek, tarım imkanları sınırlı olan bir İslam ülkesinin ihtiyaçları tarım zengini ülkeler tarafından giderilecektir.
* İş gücü sınırlı olan bir ülkenin bu eksikliği bir başka İslam ülkesi tarafından karşılanacak, iş gücü olan ancak sanayisi gelişmemiş ülkelerde de, gelişmiş olanlar çeşitli yatırımlar yapabileceklerdir.
* Yatırımın yapıldığı ülke gibi, yatırımı yapan veya yatırıma katkıda bulunanlar da bu durumdan gelir elde edeceklerdir.
Kuran'da Müminlerin Ekonomik ve Sosyal Yardımlaşması Emredilir
İslam'ın Müslümanlar arasındaki dayanışma konusundaki hükümleri, bu konuda tüm Müslümanlar tarafından dikkate alınmalıdır. Allah Kuran'da insanlara mal hırsından korunmayı, ihtiyaç içinde olanları koruyup gözetmeyi ve yardımlaşmayı emretmiştir. İman edenlerin mallarında, ihtiyaç içinde olanlar için bir pay vardır. (Zariyat Suresi, 19)
Konuyla ilgili bir ayet şu şekildedir:
"Geniş-imkanları olan, nafakayı geniş imkanlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah'ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir." (Talak Suresi, 7)
Ayrıca Kuran'da Rabbimiz, iman edenlerin birbirlerinin velileri olduğunu bildirmiştir. (Tevbe Suresi, 71) Dost, yardımcı, destekçi, koruyucu gibi anlamlar içeren "veli" sözcüğü, Müslüman toplumlar arasındaki dayanışmanın ve desteğin önemini vurgulamaktadır. İslam ülkeleri arasında, kardeş olmanın bilinci ile kurulacak iş birlikleri, Müslümanlara refah ve bolluk getirecek, İslam dünyasının yıllardır önemli sorunlarından biri olan yoksulluğun ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır.
Unutmamak gerekir ki, Kuran ahlakının hakim olduğu toplumlarda, açlık, yokluk ve fakirlik gibi sorunlarla karşılaşılmaz. Müslümanlar, akılcı, ileri görüşlü politikalar izleyerek, diğer toplumlar ve ülkelerle iyi ilişkiler kurarak, ticaret ve kalkınmaya önem vererek, diğer kültürlerin birikimlerinden yararlanarak, kendi toplumlarını geliştirirler. Tarihte böyle olmuştur ve yakın gelecekte de İslam Birliği önderliğinde, Allah'ın izniyle, yine böyle olacaktır.
* Bilgi birikimi ve tecrübe paylaşımı bereketi artıracak, teknolojik gelişmelerden tüm Müslümanlar gereği gibi yararlanacaklardır.
* İslam dünyasının imkanlarını ve gücünü birleştirmesini sağlayacak ortak girişimlerle, yüksek teknoloji ürünü olan pek çok malzeme Müslüman ülkelerde de üretilebilecektir.
* Oluşturulacak İslam ortak pazarı sayesinde, bir ülkede üretilen ürünler, gümrük, kota gibi sınırsal engellere takılmadan bir diğer ülkede kolaylıkla pazarlanabilecektir.
* Ticaret alanı genişleyecek, tüm Müslüman ülkelerin pazar payı artacak, ihracat gelişecek, bu, Müslüman ülkelerdeki sanayileşme sürecini hızlandıracak, ekonomide sağlanacak kalkınma ile teknolojide de gelişme yaşanacaktır.
* Müslüman ülkeler diğer yatırım gruplarına karşı ortak bir güç olarak hareket edebilecek ve küresel ekonominin önemli bir parçası haline geleceklerdir.
* Müslüman halkların refah seviyesi ve yaşam standardı yükselecek, İslam dünyasındaki eşitsizlikler ortadan kalkacaktır.
* Ekonomik büyüme, bilim ve teknolojiye yapılacak yatırımları artıracak, teknolojinin ilerlemesi ekonominin daha da hızla büyümesini sağlayacaktır.
* Ekonominin gelişimi ile birlikte eğitim seviyesinde de doğal bir yükselme olacak, toplum çok yönlü gelişecektir.
* İslam Birliği çatısı altında bireylerin vize ve sınır engeli olmadan rahatça hareket edebildikleri, ticaret serbestliğinin olduğu, serbest girişimciliğin desteklendiği bir sistem, İslam dünyasının hızla kalkınmasına aracı olacaktır. Bu kalkınma hareketi, doğal olarak Müslüman ülkelerin hızla modernleşmelerini ve ileri toplumlar seviyesine ulaşmalarını sağlayacaktır.
21. Yüzyıl Hz. Mehdi Vesilesiyle Kaynakların Doğru Değerlendirildiği Bir Yüzyıl Olacak
Peygamber Efendimiz (sav)’in “Benim ümmetim o devirde öyle bir refah bulacak ki, o güne dek onun mislini kesinlikle bulmamıştır...” (Sünen-i İbni Mace, 10-347/ Ramuz el Ahadis, s. 508) hadisiyle müjdelediği Altınçağ, kıyamete yakın bir zamanda, Kuran ahlakının hakim olacağı ve din ahlakının insanlar arasında yaygın olarak yaşanacağı bir dönemi ifade eder. Rabbimiz bu dönemde sosyal adaletsizliklerin, Darwinizm gibi materyalist akımların, reenkarnasyon gibi sapkın öğretilerin, zulmün ve kavgaların son bulması için Mehdi yani doğruya götüren sıfatını taşıyan üstün ahlaklı bir kulunu vesile kılacaktır.
Hz. Mehdi ve bu kutlu şahıs ile aynı dönemde yeryüzüne ikinci kez gelecek olan Hz. İsa’nın önderliğinde yaşanacak olan Altınçağ’da, Allah’ın izniyle İslam ahlakının yeryüzü hakimiyeti yaşanacak, İslam coğrafyasındaki zengin yer altı kaynakları en verimli şekilde değerlendirilecek ve İslam ülkelerindeki yazı boyunca müjdelenen kalkınma ve adaletli ortam tüm dünya ekonomisine etki edecektir. Böylece "Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nur Suresi, 22) ayetinin hükmüne uygun olarak hareket eden Hz. Mehdi ve Hz. İsa vesilesiyle tüm dünyada ekonomik refah yaşanacak, sosyal adaletsizlikler ortadan kaldırılacaktır. Güçlü olan haklı olmayacak, haklı olan güçlü olacaktır. Kuran ahlakının hakim olduğu bu dönemde toplumun her kesimindeki insanlar arasında çok büyük bir eşitlik yaşanacak ve Allah’ın izniyle huzur ve güven dolu bir ortam olacaktır.
İslam coğrafyası, dünya geneli ile karşılaştırıldığında sahip olduğu önemli doğal kaynaklarla dikkat çekmektedir. Ancak doğal kaynaklardaki bu zenginlik, uzun yıllardır İslam ülkelerinin ekonomisine olumlu olarak yansımamış ve İslam ülkeleri bu avantajdan gereği gibi faydalanamamıştır. Yeraltı kaynakları bakımından zengin olmasına rağmen çoğu ülkede üretimi artıracak ya da çıkarılan kaynağın ülke sanayisinde kullanılmasını sağlayacak gerekli alt yapı ve teknolojik imkan yetersiz olduğu için, bu zenginliklerin ülke ekonomisine katkısı sadece ihracatla sınırlanmıştır. Fakat içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bu durum Allah’ın izniyle değişecek İslam coğrafyası kaynaklarını doğru değerlendirerek ve imkanlarını birleştirerek hem ekonomik hem de teknolojik olarak layık olduğu seviyeye yükselecektir.
İslam Ülkelerini Refaha Taşıyacak Doğal Kaynaklar
a- Ortadoğu'nun Zengin Doğal Kaynakları
* Batı tarafından tüketilen petrolün yaklaşık yarısı bu coğrafyadan ihraç edilmekte, dünya tarım ürünlerinin %40'ı da yine bu bölgede üretilmektedir.
* Dünya ekonomisinin başta Basra Körfezi bölgesi olmak üzere, İslam coğrafyasından ihraç edilen petrol ve gaza bağımlı olduğu, pek çok ekonomist ve stratejist tarafından da açıkça ifade edilmektedir. Sadece Basra Körfezi bölgesi, bugüne kadar keşfedilmiş dünya petrol rezervlerinin 2/3'sini barındırmaktadır.
* Yapılan araştırmalar yalnızca Suudi Arabistan'ın ispatlanmış 262 milyar varil petrol rezervi olduğunu göstermektedir ki, bu da dünya petrolünün %25.4'ü demektir.
* Dünya petrol rezervlerinin %11'i Irak, %9.6'sı Birleşik Arap Emirlikleri, %9.2'si Kuveyt, %8.6'sı İran, %13'ü diğer OPEC ülkeleri ve geri kalan %22.6'sı da dünyanın diğer ülkelerine aittir. Üstelik ABD Enerji Bakanlığı tarafından yapılan araştırmalar, Körfez bölgesinin petrol ihracatının 2000 ile 2020 yılları arasında %125 artacağını göstermektedir. Bu, tıpkı bugün olduğu gibi gelecekte de, dünya enerji ihtiyacının büyük ölçüde Körfez'den sağlanacağı anlamına gelmektedir.
* Petrolün yanı sıra, Ortadoğu'nun dünya gaz rezervinin yaklaşık %40'ına sahip olduğu gerçeğinin de göz ardı edilmemesi gerekir. Bunun %35'e yakını Körfez bölgesindedir.
* Öte yandan Cezayir, Libya ve diğer bazı Kuzey Afrika ülkelerinin toplam rezervleri ise dünya rezervlerinin %3.7'sidir.
b- Orta Asya ve Kafkaslar'ın Yeraltı Kaynakları
* Kafkasya ve Orta Asya ülkeleri de doğal gaz ve petrol açısından oldukça zengin kaynaklara sahiptir. Örneğin Kazakistan'da şu ana kadar tespit edilmiş petrol miktarının 10-17.6 milyar varil olduğu bildirilmektedir. Doğal gaz kapasitesi ise 53-83 trilyon küp olarak tahmin edilmektedir.
* Türkmenistan'ın doğal gaz yataklarındaki miktar 98-155 trilyon küp olarak hesaplanmaktadır ve Türkmenistan dünyanın dördüncü en büyük doğal gaz üreticisidir.
* İslam ülkelerinin bazıları da çok değerli maden yataklarına sahiptir. Örneğin Özbekistan ve Kırgızistan altın üretiminde dünyanın önde gelen ülkelerindendir.
* Türkiye, önemi son yıllarda daha da iyi anlaşılmış olan bor madeni açısından dünyanın en zengin rezervlerinden birine sahiptir.
* Tacikistan dünyanın en büyük alüminyum işleme tesislerine sahiptir.
Kurulacak İslam Birliği’nde Ekonomik Kültür, Batı Kültüründen Farklı Olacaktır
* Müslümanların ekonomi kültürünün Batı toplumlarına egemen olan hedonist (zevk merkezli) ekonomik kültürden farklı olduğunu ve olacağını da burada hemen belirtmek gerekir. İslam'da da Batı toplumlarında olduğu gibi serbest ekonomi geçerlidir. Özel mülkiyet hakkı vardır ve herkes dilediği gibi teşebbüste bulunabilir. Ancak, elde edilen kazancın değerlendirilmesi konusunda, İslam ahlakı, bireylere ahlaki sorumluluklar getirerek, toplumda sosyal adalet kurulmasını sağlar. Zenginlerin kazancında fakirler için de bir pay vardır ve en önemlisi, bu zenginlerden zorla toplanan bir vergi değil, onların inançları nedeniyle gönül rızasıyla verdikleri bir bağıştır. İslam'da sosyal adalet, sosyalist sistemlerin deneyip de başaramadığı gibi merkezi planlamayla ve devlet baskısıyla değil, topluma egemen olan ahlaki değerlerle sağlanır. Öte yandan İslam ahlakı, zenginleri aşırı tüketimden ve israftan da sakındırır.
* İslam Birliği'nin teşvik edeceği ve başlatacağı kalkınma ve gelişme de, Batı'daki kalkınmanın birebir aynısı olmayacaktır. Batı'nın kalkınması sırasında, çok büyük toplumsal adaletsizlikler yaşanmıştır. Örneğin Batı'nın gelişiminin öncüsü olan İngiltere'de, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca, korkunç bir sömürü hakim olmuştur. Tüm sanayileşen Batı ülkelerinin acı deneyimler yaşadığı, Batı'nın yükselişinin milyonlarca fakir insanın ezilmesiyle sağlandığı, tarihin bilinen bir gerçeğidir.
* İslam ahlakının egemen olacağı bir toplumun kalkınma modeli ise, sosyal adaleti de içinde barındıracaktır. Batı'daki adaletsizlikler, o dönemde Batı'ya egemen olan materyalist felsefelerin "insan doğası" hakkındaki yanlış tanımından doğmuştur. İslam ahlakı ise insanların, hem atak ve girişken hem de merhametli, özverili ve adaletli olmalarını sağlar. Nitekim tarihte de böyle olmuştur. İslam medeniyetinin büyük yükselişi boyunca, Müslümanlar aynı zamanda ekonomide de dünya lideri olmuş, özellikle ticarette büyük başarılar kazanmışlardır. Ancak bu zenginleşme, modern Batı'da olduğu gibi bir grup zenginin elinde kalmamış, İslam ahlakı gereğince tüm topluma yayılmıştır.
İslam Dünyası İmkanlarını İslam Birliği ile Birleştirecek
Müslüman ülkelerin ekonomilerinin işleyişi ve ekonomik yapıları arasında farklılıklar vardır. Bazı ülkelerin ekonomisi yer altı zenginliklerine (petrol zengini ülkelerde olduğu gibi) dayalı iken, bazılarının ekonomisi coğrafi yapılarının elverişli olması nedeniyle tarıma dayalıdır. Bu farklılık kısmi de olsa toplum yapıları için de geçerlidir. Kimi ülkelerde çoğunluk kırsal kesimde yaşarken, kimi ülkelerde şehir kültürü daha hakimdir. Bu farklılıklar ancak bir ülkenin diğerini eksik yönde desteklemesi, birinin diğerinin ihtiyacını karşılaması, herkesin uzmanlaştığı konularda diğerlerine yardımcı olması ile önemli bir zenginlik kaynağına dönüştürülecektir. Kurulacak bir İslam Birliğinin, aynı çatıda toplanan İslam ülkelerine Allah’ın izniyle şu katkıları olacaktır:
* Bir iş birliği kapsamında gerçekleşecek ülkelerarası yardımlaşma tek yönlü olmayacaktır. Yapılacak ortak yatırımlar ve ortak girişimler, bu noktada önemli bir adım olacaktır. Ortak girişimler sayesinde, hem ülkeler karşılıklı olarak birbirlerinin tecrübelerinden istifade edecekler, hem de oluşturulan yatırım sahaları her iki tarafın ekonomisi için de gelir kaynağı olacaktır.
* Bir ülkede petrol üretilirken, belki bir diğerinde bu petrol işlenecek, tarım imkanları sınırlı olan bir İslam ülkesinin ihtiyaçları tarım zengini ülkeler tarafından giderilecektir.
* İş gücü sınırlı olan bir ülkenin bu eksikliği bir başka İslam ülkesi tarafından karşılanacak, iş gücü olan ancak sanayisi gelişmemiş ülkelerde de, gelişmiş olanlar çeşitli yatırımlar yapabileceklerdir.
* Yatırımın yapıldığı ülke gibi, yatırımı yapan veya yatırıma katkıda bulunanlar da bu durumdan gelir elde edeceklerdir.
Kuran'da Müminlerin Ekonomik ve Sosyal Yardımlaşması Emredilir
İslam'ın Müslümanlar arasındaki dayanışma konusundaki hükümleri, bu konuda tüm Müslümanlar tarafından dikkate alınmalıdır. Allah Kuran'da insanlara mal hırsından korunmayı, ihtiyaç içinde olanları koruyup gözetmeyi ve yardımlaşmayı emretmiştir. İman edenlerin mallarında, ihtiyaç içinde olanlar için bir pay vardır. (Zariyat Suresi, 19)
Konuyla ilgili bir ayet şu şekildedir:
"Geniş-imkanları olan, nafakayı geniş imkanlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah'ın kendisine verdiği kadarıyla versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylığı kılıp-verecektir." (Talak Suresi, 7)
Ayrıca Kuran'da Rabbimiz, iman edenlerin birbirlerinin velileri olduğunu bildirmiştir. (Tevbe Suresi, 71) Dost, yardımcı, destekçi, koruyucu gibi anlamlar içeren "veli" sözcüğü, Müslüman toplumlar arasındaki dayanışmanın ve desteğin önemini vurgulamaktadır. İslam ülkeleri arasında, kardeş olmanın bilinci ile kurulacak iş birlikleri, Müslümanlara refah ve bolluk getirecek, İslam dünyasının yıllardır önemli sorunlarından biri olan yoksulluğun ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır.
Unutmamak gerekir ki, Kuran ahlakının hakim olduğu toplumlarda, açlık, yokluk ve fakirlik gibi sorunlarla karşılaşılmaz. Müslümanlar, akılcı, ileri görüşlü politikalar izleyerek, diğer toplumlar ve ülkelerle iyi ilişkiler kurarak, ticaret ve kalkınmaya önem vererek, diğer kültürlerin birikimlerinden yararlanarak, kendi toplumlarını geliştirirler. Tarihte böyle olmuştur ve yakın gelecekte de İslam Birliği önderliğinde, Allah'ın izniyle, yine böyle olacaktır.
* Bilgi birikimi ve tecrübe paylaşımı bereketi artıracak, teknolojik gelişmelerden tüm Müslümanlar gereği gibi yararlanacaklardır.
* İslam dünyasının imkanlarını ve gücünü birleştirmesini sağlayacak ortak girişimlerle, yüksek teknoloji ürünü olan pek çok malzeme Müslüman ülkelerde de üretilebilecektir.
* Oluşturulacak İslam ortak pazarı sayesinde, bir ülkede üretilen ürünler, gümrük, kota gibi sınırsal engellere takılmadan bir diğer ülkede kolaylıkla pazarlanabilecektir.
* Ticaret alanı genişleyecek, tüm Müslüman ülkelerin pazar payı artacak, ihracat gelişecek, bu, Müslüman ülkelerdeki sanayileşme sürecini hızlandıracak, ekonomide sağlanacak kalkınma ile teknolojide de gelişme yaşanacaktır.
* Müslüman ülkeler diğer yatırım gruplarına karşı ortak bir güç olarak hareket edebilecek ve küresel ekonominin önemli bir parçası haline geleceklerdir.
* Müslüman halkların refah seviyesi ve yaşam standardı yükselecek, İslam dünyasındaki eşitsizlikler ortadan kalkacaktır.
* Ekonomik büyüme, bilim ve teknolojiye yapılacak yatırımları artıracak, teknolojinin ilerlemesi ekonominin daha da hızla büyümesini sağlayacaktır.
* Ekonominin gelişimi ile birlikte eğitim seviyesinde de doğal bir yükselme olacak, toplum çok yönlü gelişecektir.
* İslam Birliği çatısı altında bireylerin vize ve sınır engeli olmadan rahatça hareket edebildikleri, ticaret serbestliğinin olduğu, serbest girişimciliğin desteklendiği bir sistem, İslam dünyasının hızla kalkınmasına aracı olacaktır. Bu kalkınma hareketi, doğal olarak Müslüman ülkelerin hızla modernleşmelerini ve ileri toplumlar seviyesine ulaşmalarını sağlayacaktır.
21. Yüzyıl Hz. Mehdi Vesilesiyle Kaynakların Doğru Değerlendirildiği Bir Yüzyıl Olacak
Peygamber Efendimiz (sav)’in “Benim ümmetim o devirde öyle bir refah bulacak ki, o güne dek onun mislini kesinlikle bulmamıştır...” (Sünen-i İbni Mace, 10-347/ Ramuz el Ahadis, s. 508) hadisiyle müjdelediği Altınçağ, kıyamete yakın bir zamanda, Kuran ahlakının hakim olacağı ve din ahlakının insanlar arasında yaygın olarak yaşanacağı bir dönemi ifade eder. Rabbimiz bu dönemde sosyal adaletsizliklerin, Darwinizm gibi materyalist akımların, reenkarnasyon gibi sapkın öğretilerin, zulmün ve kavgaların son bulması için Mehdi yani doğruya götüren sıfatını taşıyan üstün ahlaklı bir kulunu vesile kılacaktır.
Hz. Mehdi ve bu kutlu şahıs ile aynı dönemde yeryüzüne ikinci kez gelecek olan Hz. İsa’nın önderliğinde yaşanacak olan Altınçağ’da, Allah’ın izniyle İslam ahlakının yeryüzü hakimiyeti yaşanacak, İslam coğrafyasındaki zengin yer altı kaynakları en verimli şekilde değerlendirilecek ve İslam ülkelerindeki yazı boyunca müjdelenen kalkınma ve adaletli ortam tüm dünya ekonomisine etki edecektir. Böylece "Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nur Suresi, 22) ayetinin hükmüne uygun olarak hareket eden Hz. Mehdi ve Hz. İsa vesilesiyle tüm dünyada ekonomik refah yaşanacak, sosyal adaletsizlikler ortadan kaldırılacaktır. Güçlü olan haklı olmayacak, haklı olan güçlü olacaktır. Kuran ahlakının hakim olduğu bu dönemde toplumun her kesimindeki insanlar arasında çok büyük bir eşitlik yaşanacak ve Allah’ın izniyle huzur ve güven dolu bir ortam olacaktır.
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
22:43
Kategoriler: Kuran Bilgisi
6 Mayıs 2008 Salı
DARWİNİSTLER BİZE SORUN.COM
SORU 1:
HEM KARADA HEM SUDA YAŞAYAN BAZI CANLILAR VAR. öRNEĞİN KURBAĞLAR. BUNLARIN BİRER ARA GEÇİŞ FORMU OLABİLİRLER Mİ?
CEVAP 1:Bazı canlılar yaşamlarının farklı dönemlerinde, bulundukları ortamın şartlarına uyum göstermelerini sağlayacak fiziksel değişimler geçirirler. Bu farklılaşma sürecine biyolojide metamorfoz (başkalaşım) adı verilir. Bu süreç, biyoloji ve evrimin iddiaları konusunda fazla bilgi sahibi olmayan çevreler tarafından zaman zaman evrim teorisine delil gibi gösterilmeye çalışılır. Metamorfozu "evrim örneği" gibi gösteren kaynaklar, konu hakkında bilgisiz kesimleri yanıltmaya yönelik dar kapsamlı, yüzeysel propaganda kitapları, "yeni yetme" evrim taraftarları veya bazı cahil biyoloji öğretmenleridir. Evrim konusunda otorite sayılan, dolayısıyla evrimin temel açmazları ve çelişkileri konusunda ayrıntılı bilgi sahibi olan bilim adamları ise bu tür gülünç iddiaları gündeme getirmekten çekinirler. Ne kadar saçma bir iddia olduğunu bilirler çünkü...
Kelebek, sinek, arı gibi canlılar metamorfoz geçiren canlılardan bazılarıdır. Hayatı suda başlayan daha sonra karada devam eden kurbağalar da metamorfoza bir örnektir. Bu farklılaşmanın evrimle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü evrim teorisi canlılıktaki farklılaşmaları tesadüflerle gerçekleşen mutasyonlarla açıklamaya çalışır. Oysa metamorfoz evrimin bu temel iddiası ile hiçbir benzerlik taşımayan, tesadüfle, mutasyonla ilgisi olmayan, önceden planlanmış bir süreçtir. Metamorfozu gerçekleştiren etken tesadüf değil, o canlıda daha doğduğu andan itibaren bulunan genetik bilgidir. Örneğin kurbağada, bu canlı henüz sudaki hayatını devam ettirirken, daha sonra karada sürecek yaşamıyla ilgili bilgi, genetik yapısında mevcuttur. Sivrisineğin de pupa ve erişkin hallerindeki yapısı ve fonksiyonları daha larva aşamasındayken genetik şifresinde bulunmaktadır. Bu durum metamorfoz geçiren tüm canlılar için geçerlidir.
METAMORFOZ BİR YARATILIŞ DELİLİDİR
Son yıllarda metamorfoz hakkında yapılan bilimsel araştırmalar, metamorfozun farklı genler tarafından kontrol edilen kompleks bir süreç olduğunu göstermiştir. Örneğin kurbağanın başkalaşımında sadece kuyruk ile ilgili işlemler "bir düzineden fazla gen" tarafından kontrol edilmektedir. Bunun anlamı bu sürecin, birçok parçanın birbiriyle uyumu sayesinde gerçekleşebildiğidir. Bu özelliğiyle metamorfoz yaratılışın delili olan "indirgenemez komplekslik" özelliği taşıyan biyolojik bir süreçtir.
"İndirgenemez komplekslik", evrim teorisinin geçersizliğini gösteren çalışmalarıyla ünlenen biyokimyacı Prof. Dr. Michael Behe tarafından bilim literatürüne kazandırılan bir kavramdır. Anlamı, kompleks biyolojik organ ve sistemlerin kendilerini meydana getiren parçaların her birinin katılımı ve uyumuyla işleyebildiği ve içlerinden en küçük bir parçanın çıkmasıyla dahi söz konusu sistem ya da organın iş görememesidir.
Buradan çıkan sonuç, bu tip kompleks yapıların evrimin iddia ettiği gibi tesadüfler neticesinde yaşanan kademeli küçük değişimlerle meydana gelmesinin mümkün olmadığıdır. Metamorfozda yaşanan da budur. Metamorfoz süreci, farklı genlerin etkilediği hormonların son derece hassas ölçü ve zamanlamalarıyla gerçekleşir. Oluşabilecek en küçük hata ise canlının yaşamıyla ödenecektir. Bu derece kompleks bir sürecin tesadüfle ve kademeli olarak oluştuğunu iddia etmek ise mümkün değildir. Küçücük bir hatanın bile o canlının hayatına mal olduğu gerçeği ortadayken, evrim teorisinin öne sürdüğü doğal seleksiyonla "deneme yanılma" mekanizmasından bahsedilemez. Canlı milyonlarca sene diğer eksik parçalarının "tesadüflerle" oluşmasını bekleyemez.
Bu gerçek dikkate alındığında ise metamorfoz geçiren canlıların konu hakkında yeterince bilgisi olmayan bazılarının zannettiği gibi evrime delil oluşturmalarının söz konusu olmadığı görülür. Tam aksine, metamorfoz geçiren canlılar, bu sürecin ve süreci kontrol eden sistemlerinin kompleksliği düşünüldüğünde, kusursuz bir yaratılışın delilidirler.
danisma@darwinistlerbizesorun.com
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
13:49
Kategoriler: Yeni Yayınlar
4 Mayıs 2008 Pazar
Konuşma Mucizesi: İnsanın Konuşma Yeteneği Matematiksel Bir Sırdır
İki üç yaşında bir çocuk dil bilgisi dersi almadan nasıl bir yetişkin gibi cümleler kurarak konuşmaya başlar?
Bunu, etrafında konuşulanları dinleyerek mi öğrenir?
İnsanlar, henüz dil bilimcilerin bile tam olarak anlayıp ortaya koyamadıkları dil bilgisi kurallarını ilk nasıl öğrenmiş olabilirler?
Kelimeler ve cümleler nasıl ve nerede anlam kazanır?
Nasıl olur da zihnimizdeki düşüncelerimiz kelimelere ve cümlelere dönüşür?
Bunu, etrafında konuşulanları dinleyerek mi öğrenir?
İnsanlar, henüz dil bilimcilerin bile tam olarak anlayıp ortaya koyamadıkları dil bilgisi kurallarını ilk nasıl öğrenmiş olabilirler?
Kelimeler ve cümleler nasıl ve nerede anlam kazanır?
Nasıl olur da zihnimizdeki düşüncelerimiz kelimelere ve cümlelere dönüşür?
Her insan belli bir yaşa gelince konuşmaya başlar. Ortalama olarak herkes aynı yaşlarda konuşmaya başladığı için bu durum çok tabii görülür. Bu nedenle konuşmak bazı kişiler tarafından çok sıradan bir yetenekmiş gibi algılanır ve üzerinde pek düşünülmez. Oysa bir çocuğun henüz hiçbir şey bilmiyorken birdenbire konuşmaya başlaması çok büyük bir mucizedir. Çünkü en basit olarak bilinen diller bile, kelimeleri kompleks dil bilgisi kuralları ile kullanmayı gerektirir. Dil bilgisi kurallarıysa kelimelere cümle içinde farklı anlamlar kazandıran tamamen matematiksel ilişkilerdir.
Konuşabilmemiz İçin Vücudumuzda Hangi İşlemler Gerçekleşir?
Bir şeyler söylemek istediğiniz anda beyninizden gelen bir dizi emir ses tellerinize, dilinize ve oradan da çene kaslarınıza gider. Beynin konuşma merkezlerini içeren bölge, konuşma işleminizde rol alacak tüm kaslarınıza gerekli emirleri gönderir.
İlk önce, akciğerleriniz sıcak hava sağlar. Sıcak hava, konuşmanın hammaddesidir. Hava burnunuzdan girer, burun boşluğu, boğaz, nefes borusundan sonra bronş tüplerine, oradan da akciğerlerinize geçer. Havadaki oksijen akciğerlerinizde kana karışır. Bu sırada karbondioksit de dışarı verilir.
Ciğerlerinizden geri dönen hava, boğazınızdan geçerken, ses telleri adı verilen iki doku kıvrımı arasından geçer. Bu teller, bir tür perdeye benzer ve bağlı oldukları küçük kıkırdakların etkisine göre hareket ederler. Siz konuşmadan önce ses telleriniz açık vaziyettedir. Konuşmanız sırasında teller bir araya getirilir ve soluk verdiğinizde çıkan hava ile titreştirilir.
Ağız ve burun yapınız, sesinizin kendine özgü niteliklerini verir. Siz kelimeleri arka arkaya sıralayıp konuşurken diliniz damağınıza belirli miktarda yaklaşıp uzaklaşmakta, dudaklarınız da büzülüp yayılmaktadır. Bu işlemlerde birçok kasınız, büyük bir hızla hareket etmektedir.
Konuşabilmeniz için bu işlemlerin her birinin eksiksiz olarak gerçekleşmesi gerekir. Bu kompleks işlemler, müthiş bir hızla ve kusursuzca gerçekleşirken sizin bunlardan haberiniz bile olmaz.
Konuştuğumuz Zaman Birbirimizi Nasıl Anlarız?
Yeryüzünde bilinen 6000’i aşkın dil vardır. Değişik insan toplulukları 6000 ayrı dil aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurarlar. Bu dilleri meydana getiren binlerce kelime ve bu kelimeleri cümleler haline getiren dilbilgisi kuralları birbirinden büyük ölçüde farklıdır.
William Nagy ve Richard Anderson adlı iki psikoloğun İngilizce konuşan ülkelerde gerçekleştirdikleri çalışmalar temel alınarak yapılan tahminlere göre, ortalama bir kişi okul yaşamına başlarken 13 bin, liseyi bitirdiğinde ise 60 bin kelime bilir. Kültürlü bir yetişkin için bu sayı 120 bindir. Zihnimizdeki bu dev sözlüğü oluşturmak için basit bir hesapla 1 yaşından 17 yaşına gelene kadar, günde 10 kelime ya da uyanık geçirdiğimiz her 90 dakikada bir yeni bir kelime öğrenmemiz, üstelik öğrendiğimiz her kelimeyi de bir daha hiç unutmamamız gerekir. Oysa bilinçli olarak böyle bir çaba sarf etmeyiz. Kelimeler, biz farkında bile olmadan zihnimizde yerlerini anlamlarıyla birlikte alırlar. Steven Pinker isimli bilim adamı bu mucizeyi şöyle vurgulamıştır:
"Dil kullanımındaki mucizeler öğrenme hızıyla sınırlı değildir. Bir başkasının söylediği bir kelimeyi saniyenin yalnızca beşte biri kadar bir sürede anlarız. Bu süre o kadar kısadır ki, karşımızda konuşan kişi daha sözünü tamamlamadan anlamını kavrarız. Yazılı bir kelime için ise, bu süre daha da kısadır: Bir saniyenin sekizde biri. Beynimizin bir kelime üretmesi de hemen hemen aynı oranda hızlıdır ve saniyenin dörtte biri kadar bir zamanda bir nesneyi isimlendirecek kelimeyi buluruz. Yine saniyenin dörtte biri sürede, bu kelimeyi söylemek üzere ağzımız ve dilimiz programlanır."(Steven Pinker, Language Instinct: How the Mind Creates Language, , Harper Perennial, 1994)
İlk Kez Duyduğumuz Cümleleri Anlamakta Neden Hiç Zorlanmıyoruz?
Dilin özellikleri konusunda ilgi çekici olan ayrı bir yön ise, belirli sayıda kelime ile kurulabilecek olan cümle olasılıklarının fazlalığı ve insanın tüm bu olasılıkları anlayabilme yeteneğidir. Her dilde sınırlı sayıda kelime vardır. Ancak bir cümlenin uzunluğu için bir sınır olmadığı gibi, kelimeler ve kelime grupları da sayısız kombinasyonla biraraya gelebilir. Örneğin 20 kelimelik bir cümlenin değişik şekillerdeki kurulma biçimlerine bakarsak, ortaya yüz kentilyon (1020) olasılık çıkar. Bu cümleleri ardı sıra söylemek için yaklaşık olarak evrenin ömrünün yüz katı bir zaman gerekmektedir. Dolayısıyla, kullandığımız veya duyduğumuz herhangi bir cümle genellikle ilk defa karşılaştığımız bir cümledir. Oysa biz duyduğumuz bir cümle ile ilk defa karşılaşsak bile, onu doğru bir biçimde anlamakta hiç zorlanmayız.
Konuşma Yeteneği Zihnimize İşlenmiştir
Dilin kompleks yapısı konusunda dilbilimcilerin çoğunluğu tek bir görüş çevresinde toplanmışlardır. Noam Chomsky’nin başını çektiği bu yaygın görüşe göre, bir çocuğun konuşabilmesi için o çocuğun beynine, önceden yerleştirilmiş, dile ait özelliklerin olması gerekir. Chomsky konuşmanın, diğer bildiklerimizden farklı olarak, öğrenilmeden kazanıldığını şöyle ifade eder:
"Gramer ve sağduyu, herkes tarafından, çaba göstermeden, çabuk, düzenli bir biçimde sadece bir topluluğun içinde en az etkileşimle, ilgi ve karşılaşma ile ve yaşamakla elde edilir. Belirgin bir öğretime ve eğitime gereksinim yoktur ve eğer bu olacaksa da son duruma katkıları çok sınırlı olur... Oysa, örneğin fizik bilgisi seçici olarak eziyetli bir biçimde kuşaklar boyunca sıkça çalışarak, titiz deneylerle kişisel deha ile ve genellikle titiz bir öğretimle kazanılır".( Noam Chomsky, On Language: Chomskys classic works: Language and responsibility and reflections on language in one volume, New Press, 1998, s.144)
Chomsky, bu sözleriyle, konuşmanın öğrenilmediğini, dilin temel yapı taşlarının doğuştan zihinde var olduğunu öne sürer. Gerçekten de, dil o kadar karmaşık bir yapıya sahiptir ki, eğer buna bizi hazırlayan bir iç sistem olmasa, öğrenmesi de öğretilmesi de olanaksızdır.
Açıktır ki dil ve ona bağlı sistemler, en ince ayrıntılarıyla birlikte yaratılmış, insanın hizmetine verilmiştir. Bu bilginin sahibi, ne insanın kendisidir, ne de gelişigüzel kazalar ve rastlantılara dayalı evrimci varsayımlardır. Bu temel kavramları, seslendirilen kelimeleri, sembollerle düşünmeyi ve bunlara sahip olan insanı yoktan yaratan Yüce Allah’tır.
Allah’ın Öğrettiği Kelimeler
Dilin kökeni konusundaki tüm bilimsel bulgular, asırlar önce Kuran’da açıklanmış bir gerçeğe dikkat çekmektedir: İlk insan olan Hz. Adem'e, yeryüzündeki bütün canlılardan farklı olarak, isimler ve kavramlarla düşünme, bu isim ve kavramları sembollere çevirerek dil ile haberleşme yeteneğini Allah vermiştir. Bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilir:
"Hani Rabbin, meleklere: Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim demişti. Onlar da: Biz Seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? dediler. (Allah:) fiüphesiz sizin bilmediğinizi Ben bilirim dedi. Ve Adem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: Eğer doğru sözlüyseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin dedi. Dediler ki: Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın. (Allah:) Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da Ben bilirim." (Bakara Suresi, 30-33)
İşte, insanın diğer tüm canlılardan farklı olarak isimleri bilmesinin nedeni, Allah’ın bu yeteneği ilk insan Hz. Adem’e bahşetmiş olmasıdır. Allah insanı yaratmış ve ona, dünya üzerindeki başka hiçbir canlıda olmayan, kavramlarla düşünme ve konuşma yeteneğini bahşetmiştir. Nitekim insanlar için en doğru yol gösterici olan Kuran’da, Rabbimiz bize, kavramlara karşılık gelen isimlerle konuşmayı öğrettiğini açıkça bildirmektedir. Unutulmamalıdır ki, insanın tüm bildiğini ona öğreten Allah’tır. Alak Suresinin ilk ayetlerinde şöyle buyrulur:
"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alaktan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir; ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti." (Alak Suresi, 1-5)
İstediğimiz sözcüklerin ağzımızdan çıkması için, ses tellerinin hangi açıklıkta, ne kadar titreşmesi gerektiğini, ağzımızdaki, dilimizdeki, boğazımızdaki, yüzlerce kastan hangilerini, hangi sıra ile kaç defa, ne oranda kasıp gevşeteceğimizi, ciğerlerimize kaç santimetreküp hava alıp, bu havayı hangi hız ve aralılarla boşaltmamız gerektiğini oturup da hesaplamayız. Nitekim istesek de bunu yapamayız! Çünkü ağzımızdan çıkan tek bir kelimenin oluşumu, insanın solunum sisteminden sinir sistemine, kaslarından kemiklerine kadar uzanan pek çok yapının uyumlu çalışmasının bir sonuçudur.
Dil kurallarının sayısını, cümlelerin sozsuza yakın sayısı ile kıyaslayan ünlü dil bilimci Lieberman, dilbilgisi kurallarının tam olarak ortaya konmadığını belirtmektedir. Oysa 3 yaşındaki bir çocuk dil bilimcilerin açıklayamadıkları bu kuralları kullanarak konuşmaktadır.
Elektronik Teknolojiler İnsanın Dil İşleme Hızına Ulaşamıyor
Günümüzde en ileri teknoloji kullanılarak üretilen bilgisayarların, bir kelimeyi duyma ve anlama hızları, bizim hızımızdan beş kat daha yavaştır ve %15’lere varan hata payları vardır. Teknolojinin bu konudaki hızı mikroişlemci hızıyla orantılı olmadığı için, mikroişlemcilerin hızının artması ile aradaki fark kapatılamamaktadır. Ayrıca bilgisayarlara programlarında olmayan bir kelime (örneğin bir özel isim) söylendiğinde, bu kelimenin harflerinin tek tek bilgisayara kodlanması gerekmektedir.
Bildiğimiz Farklı Diller Birbirine Nasıl Karışmıyor?
İki dil bilen kişilerin, konuşurken iki dili birbirlerine karıştırmadıkları herkes tarafından bilinir. Günümüzde, gelişmiş tekniklerle yapılan çalışmalar, Allah'ın beynimizde farklı dilleri karıştırmamızı engelleyen filtreye benzer bir düzen yarattığını ortaya koymaktadır.
Son teknoloji ürünü aletler, konuşurken beynimizin belirli bölgelerinde oluşan elektriksel değişiklikleri göstermektedir. Bu tekniği kullanan bir grup bilim adamı İspanyolca ile Katalanca (İspanya'nın kuzey doğusunda konuşulan bir dil) konuşan insanlar üzerinde bir çalışma yürüttü. Yapılan gözlemler sonucunda uzmanlar iki farklı dil konuşan kişiler için "ilk olarak beyinlerindeki sözlükten kelimeleri tarayarak bir dilin diğeri ile karışmasını engelliyorlar" şeklinde açıklama yaptılar. Konuşanlar bir dilden diğerine geçtiklerinde, o dile ait olmayan kelimeleri tanıyan ve dışlayan filtreleri değiştirmektedirler. Asıl soru; insan beyni bunu nasıl kontrol edebilmektedir?
Kuşkusuz konuşabilmemizi sağlayan ağız, dil, dudak, ses telleri, sinirler, beyin ve diğer organlarımızla birlikte bizi yaratan Allah, on binlerce kelimeden oluşan dilleri karıştırmadan, kelimeleri akıcı bir şekilde ağzımızdan çıkarmamızı da sağlamaktadır. Yüce Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmektedir:"İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti."(Rahman Suresi, 3-4)
Konuşabilmemiz İçin Vücudumuzda Hangi İşlemler Gerçekleşir?
Bir şeyler söylemek istediğiniz anda beyninizden gelen bir dizi emir ses tellerinize, dilinize ve oradan da çene kaslarınıza gider. Beynin konuşma merkezlerini içeren bölge, konuşma işleminizde rol alacak tüm kaslarınıza gerekli emirleri gönderir.
İlk önce, akciğerleriniz sıcak hava sağlar. Sıcak hava, konuşmanın hammaddesidir. Hava burnunuzdan girer, burun boşluğu, boğaz, nefes borusundan sonra bronş tüplerine, oradan da akciğerlerinize geçer. Havadaki oksijen akciğerlerinizde kana karışır. Bu sırada karbondioksit de dışarı verilir.
Ciğerlerinizden geri dönen hava, boğazınızdan geçerken, ses telleri adı verilen iki doku kıvrımı arasından geçer. Bu teller, bir tür perdeye benzer ve bağlı oldukları küçük kıkırdakların etkisine göre hareket ederler. Siz konuşmadan önce ses telleriniz açık vaziyettedir. Konuşmanız sırasında teller bir araya getirilir ve soluk verdiğinizde çıkan hava ile titreştirilir.
Ağız ve burun yapınız, sesinizin kendine özgü niteliklerini verir. Siz kelimeleri arka arkaya sıralayıp konuşurken diliniz damağınıza belirli miktarda yaklaşıp uzaklaşmakta, dudaklarınız da büzülüp yayılmaktadır. Bu işlemlerde birçok kasınız, büyük bir hızla hareket etmektedir.
Konuşabilmeniz için bu işlemlerin her birinin eksiksiz olarak gerçekleşmesi gerekir. Bu kompleks işlemler, müthiş bir hızla ve kusursuzca gerçekleşirken sizin bunlardan haberiniz bile olmaz.
Konuştuğumuz Zaman Birbirimizi Nasıl Anlarız?
Yeryüzünde bilinen 6000’i aşkın dil vardır. Değişik insan toplulukları 6000 ayrı dil aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurarlar. Bu dilleri meydana getiren binlerce kelime ve bu kelimeleri cümleler haline getiren dilbilgisi kuralları birbirinden büyük ölçüde farklıdır.
William Nagy ve Richard Anderson adlı iki psikoloğun İngilizce konuşan ülkelerde gerçekleştirdikleri çalışmalar temel alınarak yapılan tahminlere göre, ortalama bir kişi okul yaşamına başlarken 13 bin, liseyi bitirdiğinde ise 60 bin kelime bilir. Kültürlü bir yetişkin için bu sayı 120 bindir. Zihnimizdeki bu dev sözlüğü oluşturmak için basit bir hesapla 1 yaşından 17 yaşına gelene kadar, günde 10 kelime ya da uyanık geçirdiğimiz her 90 dakikada bir yeni bir kelime öğrenmemiz, üstelik öğrendiğimiz her kelimeyi de bir daha hiç unutmamamız gerekir. Oysa bilinçli olarak böyle bir çaba sarf etmeyiz. Kelimeler, biz farkında bile olmadan zihnimizde yerlerini anlamlarıyla birlikte alırlar. Steven Pinker isimli bilim adamı bu mucizeyi şöyle vurgulamıştır:
"Dil kullanımındaki mucizeler öğrenme hızıyla sınırlı değildir. Bir başkasının söylediği bir kelimeyi saniyenin yalnızca beşte biri kadar bir sürede anlarız. Bu süre o kadar kısadır ki, karşımızda konuşan kişi daha sözünü tamamlamadan anlamını kavrarız. Yazılı bir kelime için ise, bu süre daha da kısadır: Bir saniyenin sekizde biri. Beynimizin bir kelime üretmesi de hemen hemen aynı oranda hızlıdır ve saniyenin dörtte biri kadar bir zamanda bir nesneyi isimlendirecek kelimeyi buluruz. Yine saniyenin dörtte biri sürede, bu kelimeyi söylemek üzere ağzımız ve dilimiz programlanır."(Steven Pinker, Language Instinct: How the Mind Creates Language, , Harper Perennial, 1994)
İlk Kez Duyduğumuz Cümleleri Anlamakta Neden Hiç Zorlanmıyoruz?
Dilin özellikleri konusunda ilgi çekici olan ayrı bir yön ise, belirli sayıda kelime ile kurulabilecek olan cümle olasılıklarının fazlalığı ve insanın tüm bu olasılıkları anlayabilme yeteneğidir. Her dilde sınırlı sayıda kelime vardır. Ancak bir cümlenin uzunluğu için bir sınır olmadığı gibi, kelimeler ve kelime grupları da sayısız kombinasyonla biraraya gelebilir. Örneğin 20 kelimelik bir cümlenin değişik şekillerdeki kurulma biçimlerine bakarsak, ortaya yüz kentilyon (1020) olasılık çıkar. Bu cümleleri ardı sıra söylemek için yaklaşık olarak evrenin ömrünün yüz katı bir zaman gerekmektedir. Dolayısıyla, kullandığımız veya duyduğumuz herhangi bir cümle genellikle ilk defa karşılaştığımız bir cümledir. Oysa biz duyduğumuz bir cümle ile ilk defa karşılaşsak bile, onu doğru bir biçimde anlamakta hiç zorlanmayız.
Konuşma Yeteneği Zihnimize İşlenmiştir
Dilin kompleks yapısı konusunda dilbilimcilerin çoğunluğu tek bir görüş çevresinde toplanmışlardır. Noam Chomsky’nin başını çektiği bu yaygın görüşe göre, bir çocuğun konuşabilmesi için o çocuğun beynine, önceden yerleştirilmiş, dile ait özelliklerin olması gerekir. Chomsky konuşmanın, diğer bildiklerimizden farklı olarak, öğrenilmeden kazanıldığını şöyle ifade eder:
"Gramer ve sağduyu, herkes tarafından, çaba göstermeden, çabuk, düzenli bir biçimde sadece bir topluluğun içinde en az etkileşimle, ilgi ve karşılaşma ile ve yaşamakla elde edilir. Belirgin bir öğretime ve eğitime gereksinim yoktur ve eğer bu olacaksa da son duruma katkıları çok sınırlı olur... Oysa, örneğin fizik bilgisi seçici olarak eziyetli bir biçimde kuşaklar boyunca sıkça çalışarak, titiz deneylerle kişisel deha ile ve genellikle titiz bir öğretimle kazanılır".( Noam Chomsky, On Language: Chomskys classic works: Language and responsibility and reflections on language in one volume, New Press, 1998, s.144)
Chomsky, bu sözleriyle, konuşmanın öğrenilmediğini, dilin temel yapı taşlarının doğuştan zihinde var olduğunu öne sürer. Gerçekten de, dil o kadar karmaşık bir yapıya sahiptir ki, eğer buna bizi hazırlayan bir iç sistem olmasa, öğrenmesi de öğretilmesi de olanaksızdır.
Açıktır ki dil ve ona bağlı sistemler, en ince ayrıntılarıyla birlikte yaratılmış, insanın hizmetine verilmiştir. Bu bilginin sahibi, ne insanın kendisidir, ne de gelişigüzel kazalar ve rastlantılara dayalı evrimci varsayımlardır. Bu temel kavramları, seslendirilen kelimeleri, sembollerle düşünmeyi ve bunlara sahip olan insanı yoktan yaratan Yüce Allah’tır.
Allah’ın Öğrettiği Kelimeler
Dilin kökeni konusundaki tüm bilimsel bulgular, asırlar önce Kuran’da açıklanmış bir gerçeğe dikkat çekmektedir: İlk insan olan Hz. Adem'e, yeryüzündeki bütün canlılardan farklı olarak, isimler ve kavramlarla düşünme, bu isim ve kavramları sembollere çevirerek dil ile haberleşme yeteneğini Allah vermiştir. Bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilir:
"Hani Rabbin, meleklere: Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim demişti. Onlar da: Biz Seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? dediler. (Allah:) fiüphesiz sizin bilmediğinizi Ben bilirim dedi. Ve Adem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: Eğer doğru sözlüyseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin dedi. Dediler ki: Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın. (Allah:) Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da Ben bilirim." (Bakara Suresi, 30-33)
İşte, insanın diğer tüm canlılardan farklı olarak isimleri bilmesinin nedeni, Allah’ın bu yeteneği ilk insan Hz. Adem’e bahşetmiş olmasıdır. Allah insanı yaratmış ve ona, dünya üzerindeki başka hiçbir canlıda olmayan, kavramlarla düşünme ve konuşma yeteneğini bahşetmiştir. Nitekim insanlar için en doğru yol gösterici olan Kuran’da, Rabbimiz bize, kavramlara karşılık gelen isimlerle konuşmayı öğrettiğini açıkça bildirmektedir. Unutulmamalıdır ki, insanın tüm bildiğini ona öğreten Allah’tır. Alak Suresinin ilk ayetlerinde şöyle buyrulur:
"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alaktan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir; ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti." (Alak Suresi, 1-5)
İstediğimiz sözcüklerin ağzımızdan çıkması için, ses tellerinin hangi açıklıkta, ne kadar titreşmesi gerektiğini, ağzımızdaki, dilimizdeki, boğazımızdaki, yüzlerce kastan hangilerini, hangi sıra ile kaç defa, ne oranda kasıp gevşeteceğimizi, ciğerlerimize kaç santimetreküp hava alıp, bu havayı hangi hız ve aralılarla boşaltmamız gerektiğini oturup da hesaplamayız. Nitekim istesek de bunu yapamayız! Çünkü ağzımızdan çıkan tek bir kelimenin oluşumu, insanın solunum sisteminden sinir sistemine, kaslarından kemiklerine kadar uzanan pek çok yapının uyumlu çalışmasının bir sonuçudur.
Dil kurallarının sayısını, cümlelerin sozsuza yakın sayısı ile kıyaslayan ünlü dil bilimci Lieberman, dilbilgisi kurallarının tam olarak ortaya konmadığını belirtmektedir. Oysa 3 yaşındaki bir çocuk dil bilimcilerin açıklayamadıkları bu kuralları kullanarak konuşmaktadır.
Elektronik Teknolojiler İnsanın Dil İşleme Hızına Ulaşamıyor
Günümüzde en ileri teknoloji kullanılarak üretilen bilgisayarların, bir kelimeyi duyma ve anlama hızları, bizim hızımızdan beş kat daha yavaştır ve %15’lere varan hata payları vardır. Teknolojinin bu konudaki hızı mikroişlemci hızıyla orantılı olmadığı için, mikroişlemcilerin hızının artması ile aradaki fark kapatılamamaktadır. Ayrıca bilgisayarlara programlarında olmayan bir kelime (örneğin bir özel isim) söylendiğinde, bu kelimenin harflerinin tek tek bilgisayara kodlanması gerekmektedir.
Bildiğimiz Farklı Diller Birbirine Nasıl Karışmıyor?
İki dil bilen kişilerin, konuşurken iki dili birbirlerine karıştırmadıkları herkes tarafından bilinir. Günümüzde, gelişmiş tekniklerle yapılan çalışmalar, Allah'ın beynimizde farklı dilleri karıştırmamızı engelleyen filtreye benzer bir düzen yarattığını ortaya koymaktadır.
Son teknoloji ürünü aletler, konuşurken beynimizin belirli bölgelerinde oluşan elektriksel değişiklikleri göstermektedir. Bu tekniği kullanan bir grup bilim adamı İspanyolca ile Katalanca (İspanya'nın kuzey doğusunda konuşulan bir dil) konuşan insanlar üzerinde bir çalışma yürüttü. Yapılan gözlemler sonucunda uzmanlar iki farklı dil konuşan kişiler için "ilk olarak beyinlerindeki sözlükten kelimeleri tarayarak bir dilin diğeri ile karışmasını engelliyorlar" şeklinde açıklama yaptılar. Konuşanlar bir dilden diğerine geçtiklerinde, o dile ait olmayan kelimeleri tanıyan ve dışlayan filtreleri değiştirmektedirler. Asıl soru; insan beyni bunu nasıl kontrol edebilmektedir?
Kuşkusuz konuşabilmemizi sağlayan ağız, dil, dudak, ses telleri, sinirler, beyin ve diğer organlarımızla birlikte bizi yaratan Allah, on binlerce kelimeden oluşan dilleri karıştırmadan, kelimeleri akıcı bir şekilde ağzımızdan çıkarmamızı da sağlamaktadır. Yüce Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmektedir:"İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti."(Rahman Suresi, 3-4)
Gönderen
hedefbilgi
zaman:
13:43
Kategoriler: İman Hakikati
Kaydol:
Yorumlar (Atom)












