23 Nisan 2008 Çarşamba

ÜCRETSİZ SES KASETLERİ

Sayın Harun Yahya'ın eserlerinden hazırlanmış toplam 80 ses kasetini mp3 olarak ücretsiz indirebilirsiniz.

mp3 İndir -->

Harun Yahya'nın eserlerinden faydalanılarak hazırlanan 12 belgesel film Türkiye'de 211 ulusal ve yerel televizyon kanalında yayınlanıyor!

Bu belgeseller:

-Hazreti Mehdi ve Ahir Zaman
-Kıyamet Alametleri
-Allah Akılla Bilinir
-Çözüm Kuran Ahlakı
-Kuran'ın Işığı Satanizmi Yok Etti
-Şeytanın Gizli Bir Silahı: Romantizm
-Çevremizdeki Nimetler
-İnsan Beyninin Sırları: Koku ve Tat Mucizesi
-Yeryüzündeki Tasarım Mucizesi
-Tohumdan Bitkiye yaratılış Mucizesi
-Gizlenen Hayvanlar (Çocuklar İçin Belgesel)
-Yavrular ve Anneleri (Çocuklar İçin Belgesel)

Harun Yahya belgesellerinin yayınlandığı ulusal ve yerel televizyon kanalları listesi aşağıda verilmiştir. Ayrıca izleyicilerimiz bu belgesellerin VCD'lerini satın almak için "Global Yayıncılık" ile irtibata geçebilirler.

Global Yayıncılık
Telefon: (0212) 320 86 00 Faks: (0212) 320 86 07
E-posta: globalyayincilik@gmx.net

Harun Yahya belgesellerinin yayınlandığı ulusal ve yerel televizyon kanallarının tam listesi:

ADANA KANAL A
ADANA KTV
ADANA METRO TV
ADANA TEMPO TV
ADANA CEYHAN CRT
ADANA CEYHAN SAMİM TV
ADANA KOZAN KOZAN TV
ADANA KOZAN OTAĞI TV
ADAPAZARI KANAL 54
ADIYAMAN MERCAN TV
AFYON ER TV
AĞRI KANAL 04
AKSARAY ART TV
AKSARAY K-68 TV
AMASYA AMASYA RADYO TV
AMASYA ART TV
ANKARA KANAL A TELEVIZYONU
ANKARA TUZGOLU TV
ANKARA BEYPAZARI SEYELAN RADYO TV
ANKARA KEÇİÖREN KANAL A
ANKARA OSTİM BAŞKENT TV
ANKARA POLATLI HASAT TV
ANKARA POLATLI POLATLI TV
ANKARA SİNCAN GIMSA TV
ANTALYA 07 MEDYA TV
ANTALYA AKDENİZ RADYO TV
ANTALYA ART TV
ANTALYA ALANYA ALANYA RADYO-TV
ANTALYA KUMLUCA KANAL ALİCAN
ANTALYA MANAVGAT KLAS TV
ANTALYA MANAVGAT MANAVGAT RADYO-TV
AYDIN AY RADYO-TV
AYDIN KUŞADASI ADA RADYO TV
AYDIN KUŞADASI KUŞADASI TV
AYDIN SÖKE MARATON RADYO TV
AYDIN SÖKE SÖKE FM TV
BALIKESİR YENI KARASI TV
BALIKESİR ERDEK MARMARA TV
BALIKESİR GÖNEN TERMAL TV
BARTIN BARTIN RADYO-TV
BİLECİK VENÜS RADYO TV
BİTLİS BİTLİS TV
BOLU KOROGLU TV
BURDUR BUCAK TV
BURDUR K 32 TV
BURSA AKTÜEL TV
BURSA AS TV
BURSA BURSA TV
BURSA LINE TV
BURSA OLAY TV
BURSA KARACABEY YÖREM RADYO TV
ÇANAKKALE TON RADYO TV
ÇORUM CRT TV
DENİZLİ ANA TV
DENİZLİ ART RADYO-TV
DENİZLİ DEHA RADYO-TV
DENİZLİ DENİZLİ TV
DENİZLİ ÇİVRİL AS TV
DENİZLİ ÇİVRİL ÇRT TV
DENİZLİ MIHR TV
DİYARBAKIR ART TV VE RADYO
DİYARBAKIR CAN TV
DİYARBAKIR GÜN TV
DİYARBAKIR TV 21
DÜZCE DUZCE TELEVIZYONU
DÜZCE ONCU RADYO-TV
EDİRNE EDIRNE TV
ELAZIĞ FIRAT TELEVİZYONU
ELAZIĞ FIRAT TV
ELAZIĞ KANAL 23
ELAZIĞ KANAL E
ERZİNCAN CAN TV
ERZİNCAN ERZINCAN RADYO TV
ERZURUM DOGU TV
ERZURUM KANAL 25
ESKİŞEHİR KANAL 26
ESKİŞEHİR SUPER TV
GAZİANTEP GRT TV
GAZİANTEP HİSAR-HRT TV
GAZİANTEP KANAL 27
GAZİANTEP OLAY TV
GAZİANTEP BAHÇELİEVLER KANAL 5
GAZİANTEP NİZİP BELDE TV RADYO
GAZİANTEP ŞAHİNBEY DAVET TV
GİRESUN KANAL G
GİRESUN TEMPO TV
HATAY AKDENIZ TV
HATAY BRT TV
HATAY ANTAKYA HRT TV
HATAY İSKENDERUN MEGA TV
HATAY İSKENDERUN TOSYALI TV
HATAY KIRIKHAN KALPEN TV
HATAY KIRIKHAN KIRIKHAN TV
IĞDIR IĞDIR TV
ISPARTA KANAL 32
İSTANBUL CEVİZLİ MARMARA RADYO TV
İSTANBUL SİLİVRİ KANAL A
İZMİR İZMİR TV
İZMİR KARŞIYAKA KORDON TV
İZMİR KARŞIYAKA SKY TV
İZMİR ÇANKAYA YENI ASIR RADYO-TV
İZMİR ÖDEMİŞ ORT TV
KAHRAMANMARAŞ ELBİSTAN BEST TV
KARABÜK BIZIM RADYO-TV
KARABÜK KANAL 78
KARABÜK KAR TV
KARAMAN CAGDAS RADYO-TV
KARAMAN GENCLIGIN SESI RAD-TV
KARAMAN KGRT RADYO-TV
KARAMAN RENK RADYO-TV
KAYSERİ ELİF TV RADYO
KAYSERİ ERCİYESTV
KAYSERİ DÜVENÖNÜ ELIF TV
KAYSERİ KOCASİNAN BASAK TV
KIRŞEHİR AHI TV
KIRŞEHİR KTV
KOCAELİ KOCAELI TV
KOCAELİ TV 41
KOCAELİ BEKİRPAŞA SELAM TV
KONYA KTV TV
KONYA SUN TV
KONYA ÜNİVERSİTE TV
KONYA ÜN TV
KONYA BEYŞEHİR BGRT TV
KONYA EREĞLİ EREGLI RADYO-TV
KONYA KARATAY KON TV
KONYA MERAM YENİ KONYA
KÜTAHYA BIRLIK RADYO-TV
KÜTAHYA DESTAN TV
KÜTAHYA KANAL 43 TV
KÜTAHYA TAVŞANLI TAVŞANLI TV
MALATYA CNM TV
MALATYA ERT TV
MALATYA GÜNEŞ TV
MALATYA MALATYA TV
MALATYA UFUK TV
MANİSA E RADYO-TV
MANİSA SOMA SRT TV
MARDİN YILDIZ TV
MERSİN İSTİKLAL
MERSİN KANAL 2000
MERSİN KANAL 33
MERSİN MERSIN TV
MERSİN TOROS TV
MERSİN TARSUS GÜNEY TV
MERSİN SUN TV
MUĞLA FRT
MUĞLA KENT TV
MUĞLA MİLAS TV
MUĞLA ŞAH RADYO-TV
MUĞLA BODRUM KENT TV
MUĞLA FETHİYE 21. YÜZYIL TV
MUĞLA FETHİYE KANAL F
MUĞLA MARMARİS KANAL 48 RADYO TV
NEVŞEHİR KAPADOKYA TV
NEVŞEHİR LALE TV
NİĞDE NTV
ORDU BOZTEPE RADYO-TV
ORDU HİZMET TV
ORDU KANAL 52
ORDU ORDU RADYO-TV
ORDU FATSA CANIK TV
ORDU ÜNYE HIZMET TV
OSMANİYE ORT TV
OSMANİYE KADİRLİ MRT TV
RİZE ÇAY TV
RİZE RIZE RADYO-TV
RİZE RİZE TV
RİZE ARDEŞEN GELİŞİM RADYO-TV
SAKARYA KANAL 54
SAKARYA SRT RADYO-TV
SAMSUN ALFA TV
SAMSUN KANAL S
SAMSUN KLAS TV
SAMSUN BAFRA 2000 TV
SAMSUN BAFRA GOZDE TV
SAMSUN ÇARŞAMBA ÇRT TV
SİİRT SELAM TV
SİVAS 58 RADYO-TV
SİVAS SİPAS TV
SİVAS SRT TV
ŞANLIURFA GUNEYDOGU TV
ŞANLIURFA ŞRT
ŞANLIURFA BİRECEK HUZUR RADYO TV
TARSUS GÜNEY TV
TEKİRDAĞ KANAL 59
TEKİRDAĞ KANAL T
TEKİRDAĞ ÇORLU OLAY TV
TOKAT GUNES TV
TOKAT KANAL T
TOKAT SAFA TV
TOKAT SUPER RADYO-TV
TOKAT ERBAA ERT TV
TOKAT ZİLE ZİLE TV
TRABZON AKCA TV
TRABZON KADIRGA TV
TRABZON KUZEY TV
TRABZON TRABZON TV
TRABZON ZIGANA TV
UŞAK ART RADYO-TV
UŞAK MESAJ TV
VAN A TV
VAN ÇINAR TV
VAN MERKUR TV
VAN SECKIN TV
YALOVA YALOVA TV
YOZGAT RTV-66
YOZGAT YERKÖY DELİCE TV
ZONGULDAK DEMOKRAT TV
ZONGULDAK KANAL Z
ZONGULDAK EREĞLİ ERT TV

Allah'ın Sonsuz Delilleri - TÜRKÇE



Milyarlarca yıl önceki evren, bugün algıladığımız evrene ne kadar benziyor? Eğer yerçekimi şimdikinden biraz daha farklı olsaydı Dünyamız nasıl olurdu? Dünyanın en küçük elektrik motorunu barındıran canlı hangisidir? Canlılar nasıl günümüz teknolojisinden daha üstün özelliklere sahip olabiliyorlar? Canlılardaki taklit edilemeyen tasarım özellikleri nasıl ortaya çıkmıştır?

Bu gibi soruların cevaplarını "Allah'ın Sonsuz Delilleri" isimli İnteraktif CD'de bulabilirsiniz. Çarpıcı resimlerle ve ilgi çekici animasyonlarla dolu, kullanımı kolay tasarımlı sayfaları ile konuları rahatlıkla takip edecek, vaktin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız.

İnteraktif CD'deki tüm konular; 11 flash animasyon, 24 belgesel film, 15 sesli anlatım dosyası, bilginizi ölçebileceğiniz testler, wallpaperlar, kısa bilgiler, oyunlar ve afiş sergisi eşliğinde size sunuluyor.

Dikkat: Bu çalışma bir interaktif CD'dir. İndireceğiniz dosya ISO formatındadır. ISO dosyaları ile ilgili daha fazla bilgi için "yardım sayfamıza" bakabilirsiniz.

Bu eser 120.113 kez incelendi.

 Iso Dosyası - 132.379 download                 ( 603.54 MB )

İnkar Edenlerin Müminler Aleyhindeki Çabaları Sonuç Vermez

Allah (cc) insanları ancak iman ettikleri ve Kendisi'nden korktukları takdirde güzel bir hayat yaşayabilecek fıtratta yaratmıştır. Kuran ahlakından uzak bir yaşam süren insanlar nefislerindeki bencillik, çıkar hırsı, kin, öfke, kıskançlık ve rekabet gibi kötü özellikler nedeniyle hiçbir zaman gerçek anlamda mutlu olamazlar. Kendileri gibi çevrelerindeki insanlara da huzursuzluk, mutsuzluk, sıkıntı ve zorluk dolu bir hayat sunarlar. Hiçbir zaman birlikte hareket edemez, işbirliği yapamaz, gerçek anlamda dostluklar kuramaz; bu nedenle de çeşitli hiziplere bölünürler. Bu hizipleşmenin bir sonucu olarak da birbirlerine karşı çok şiddetli düşmanlık beslerler. Allah (cc) inkar edenlerin bu özelliklerini bir ayetinde şöyle bildirir:

"… Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir." (Haşr Suresi, 14)

İnkar edenler, kendi içlerinde böyle hizipleşmelerine rağmen yine de onları biraraya getiren ve birlikte hareket etmelerini sağlayan bazı olaylar vardır. Herşeyden önce onları biraraya getiren ve ortak bir amaçta birleştiren, şeytanın iman etmeyen bu kimseler üzerindeki etkisidir. Biraraya gelişleri elbetteki bir çağrı, duyuru veya yazılı bir sözleşme ile olmaz. Hatta çoğu zaman kendi aralarında tek bir kelime dahi konuşmadan, tek bir kez görüşme yapmadan güçlü bir birlik oluştururlar. Maddi ve manevi çıkarları nedeniyle her zaman rekabet ve çekişme içinde bulunan kişiler bile, ortak bir hedef söz konusu olduğunda tüm çekişmeleri unutur ve birleşirler. Bu hedef şeytanın kendilerine emrettiği hedeftir: Allah (cc)'a ve ahiret gününe iman eden Müslümanlara, vicdanlı, samimi, dürüst ve haktan yana olan insanlara karşı bir güç oluşturmak ve onları çeşitli yollarla etkisiz hale getirebilmek ya da kendi taraflarına çekebilmek… Allah (cc), "… Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli-çağrılarda bulunurlar..." (En'am Suresi, 121) ayetiyle şeytanın inkar edenlere yaptığı bu gizli çağrıyı iman edenlere bildirmiştir.

Şeytanın telkinleri ve yönlendirmesi ile oluşan bu ittifakın eylemleri ve nihai amacı, tarih boyunca yaşamış olan inkar edenlerinkinden farksızdır. Geçmişte de günümüzde de inkar edenlerin ittifakının en büyük hedefi, Allah inancının, Allah (cc)'ın Kuran'da bildirdiği güzel ahlakın, fedakarlığın, samimiyetin, dürüstlüğün, vicdanın ve adaletin insanlar arasında hakim olmasını engellemektir.

Bu kişiler her ne kadar iyiliğin, güzelliğin, doğruların savunucuları olduklarını söyleseler de, aslında Kuran ahlakının yaşanması onların inkara dayalı çıkarlarını, dünyevi hırslarını engellemektedir. Bu nedenle var güçleriyle Kuran ahlakını yaşayan insanların sayısının artmasını engellemek için çaba harcarlar. İman edenlerin kendi saflarına geçip, doğru yoldan sapmalarını ise içten arzu ederler. İman edenlerin hakkı savunmaktan vazgeçtiklerini, yalnızca bu dünya menfaatleri için çalışan, gerçeklere gözlerini kapatan, sadece eğlencesinin ve diğer ihtiyaçlarının peşinde koşan insanlar olduklarını görmeyi içten arzu ederler. Eğer bu arzuları gerçekleşirse kendi ittifaklarından hemen vazgeçerler. İman edenlerin, kendileri gibi konuşmaya, düşünmeye ve yazmaya başlamaları, insanlara, kadınlara, çocuklara, gençlere, yaşlılara kendileri gibi davranmaları onların müminler aleyhindeki faaliyetlerini durdurmaları için yeterlidir. Allah (cc) birçok ayetinde inkar edenlerin iman edenleri kendi taraflarına çekmek için müthiş bir istek duyduklarını bildirmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

"Onlar, kendilerinin inkara sapmaları gibi sizin de inkara sapmanızı istediler. Böylelikle bir olacaktınız... " (Nisa Suresi, 89)

"Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin inkar etmenizi içten arzu etmişlerdir." (Mümtehine Suresi, 2)

Allah (cc) bir başka ayetinde ise inkarcıların inananları dinlerinden döndürünceye kadar mücadele edeceklerini bildirmektedir:

"… Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler... " (Bakara Suresi, 217)

Kuran'da geçmiş kavimlerin bu girişimlerinden örnekler verilmiş ve inkarcıların müminlere karşı iftiralar atarak tutuklattırma, ölümle tehdit etme, öldürmeye yeltenme, suikast, katliam, sürgün gibi birçok yöntemi denedikleri bildirilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki Kuran'da Allah (cc)'ın dininden uzaklaşmış bu insanların çabalarının boşa çıkacağı da haber verilmiştir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:

"Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanladı ve kendilerinden sonra (sayısı çok) fırkalar da. Her ümmet, kendi elçilerini (susturmak için) yakalamaya yeltendi. Hakkı, onunla yürürlükten kaldırmak için, 'batıla-dayanarak' mücadeleye giriştiler. Ben de onları yakalayıverdim. Artık Benim cezalandırmam nasılmış? " (Mümin Suresi, 5)


Bu makale, Milli Gazete gazetesinde 06 Nisan 2008 tarihinde yayınlanmıştır.

ADNAN OKTAR'IN VISION PLUS (ARNAVUTLUK) RÖPORTAJI (Nisan 2008)







Flv Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız.

ADNAN OKTAR'IN TÜRKMENELİ RÖPORTAJI (Nisan 2008)







Flv Dosyasını İndirmek İçin Tıklayınız.

19 Nisan 2008 Cumartesi

Müslümanlar Boş Konuşmalardan Kaçınırlar

Allah (cc) Kuran'ın bir ayetinde iman edenler için, "Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir." (Müminun Suresi, 3) şeklinde buyurmuştur. 'Boş işlerden ve boş sözlerden yüz çevirmek' önemli bir mümin özelliğidir. Bir başka ayette de Allah (cc), "Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir." (Furkan Suresi, 72) sözleriyle, müminlerin böyle bir tavır ile karşılaştıklarında onur ve asaletlerinden ödün vermediklerine ve bu ahlakı yaşayan insanlara uyum sağlamadıklarını belirtmiştir.

Boş sözlere dalmak ya da boş işlerle oyalanmak, cahiliye toplumlarında sıkça görülebilen tavırlardır. Kendilerine dünya hayatının menfaatleri dışında büyük idealler edinmeyen kimi insanlar, bu hataya sıklıkla düşebilmektedirler. Hayatını Allah (cc)’ın rızasını kazanmaya adamayan bir insanın, tüm günü hiçbir fayda sağlamayan programlar izleyerek televizyon karşısında geçirmek, amaçsızca ve saatler süren telefon konuşmalarında ya da ev sohbetlerinde küçük büyük her konudan şikayet edip yakınmak, dedikodu yapmak, çözümsüzce insanların kusurlarını dile getirmek gibi faaliyetlerle vaktini hikmetsizce harcadığına sıkça rastlanır. Allah (cc), Kuran'ın "Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır..." (Enbiya Suresi, 3) ayetiyle, bu kimselerin kalplerinin dünya hayatına dair işlere karşı tutku dolu bir oyalanma içerisinde olduğunu bildirmiştir.

Müslüman ise, cahiliye ahlakına ait tüm bu özelliklerden uzak bir kişilik sergiler. Mümin, Allah (cc)'ın insan için dünya hayatında çok kısıtlı bir ömür süresi belirlediğini ve zamanın hızla tükendiğini bilir. İnsanların ahiret hayatında Allah (cc)'ın sonsuz cennetini, rahmetini ve rızasını kazanabilmek için ellerindeki tek imkan ise dünya hayatındaki bu ömür süreleridir. Bu nedenle Müslümanlar yaşadıkları her anın kendileri için çok kıymetli olduğunu bilerek hareket ederler. Tek bir anlarını bile boş bir işle oyalanarak, boş sözlere dalarak geçirmelerinin büyük bir kayıp olacağının ve bunun, ahirette insanın büyük bir pişmanlık duymasına neden olabileceğinin farkındadırlar. Her anlarını bu dikkat açıklığı ile geçirir ve daima Allah (cc)'ın rızasını kazanabileceklerini umdukları işlere yönelirler. Allah (cc)'ın "Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır." (Al-i İmran Suresi, 114) ayetiyle bildirdiği gibi, yaşadıkları her anı Allah (cc)'ın rızasını kazanabilmek için 'hayırlarda yarışarak' geçirirler.

Bir başka ayette ise müminlerin boş ve yararsız sözlerden titizlikle kaçındıkları, 'Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz" derler." (Kasas Suresi, 55) sözleriyle bildirilmiştir.

Müminler boş ve yararsız sözün ne olduğu konusunda da ölçülerini Kuran'a göre belirlerler. “Boş konuşma”, Rabbimiz'in rızasının gözetilmediği, kişinin ya da karşısındakilerin ahiretlerine bir fayda sağlamayan, herhangi bir konuda hayırlı bir sonuç getirmeyen, fayda sağlamayan konuşmalardır. "Boş ve yararsız şeylerden yüz çevirmek" de, ancak Allah (cc)'ın rızasının gözetilmesiyle mümkün olur. Boş konuşma nasıl iman etmeyenlerin bir özelliğiyse, boş konuşmalara itibar etmemek, bunlardan rahatsız olmak ve hayırlı konuşmalara geçmek de müminlerin önemli bir özelliğidir.

Bu makale, Önce Vatan gazetesinde 09 Nisan 2008 tarihinde yayınlanmıştır.

18 Nisan 2008 Cuma

Enzimlerin Hayatımızdaki Önemi



Tek bir enzimin eksikliği ile insan nesli yok olabilir. Bunu görmek için sadece bir örnek dahi yeterlidir…

Sinir hücreleri vücudumuzu bir ağ gibi sarar. Bu sinir ağı üzerinde sürekli bir bilgi akışı gerçekleşir. Sinirler boyunca ilerleyen elektrik sinyalleri, beyin ve organlar arasında her an sayısız emir ve uyarı taşırlar. Ancak sinir hücreleri vücudun bir ucundan diğer ucuna uzanan tek parça kablolar şeklinde değildir. Ucuca eklenmişlerdir, ama aralarında boşluklar vardır. Birbirlerine değmezler bile. Peki elektrik akımı bir sinirden ötekine nasıl geçmektedir? İşte bu noktada çok karmaşık bir kimyasal sistem devreye girer. Sinir hücreleri arasında özel bir sıvı vardır ve bu sıvıda çok özelleşmiş bazı kimyasal enzimler yer alır. Bu enzimlerin "elektron taşıma" gibi olağanüstü bir özellikleri vardır. Elektrik sinyali bir sinirin ucuna ulaştığında, elektronlar bu enzimlere yüklenir. Enzimler de sinirler arası sıvıda yüzerek taşıdıkları elektronları diğer sinire aktarırlar. Elektrik akımı böylece bir sonraki sinir hücresine geçerek akmaya devam eder. Bu işlem saniyenin çok küçük birimlerinde gerçekleşir ve elektrik akımı en ufak bir kesintiye uğramaz. Görüldüğü gibi insan vücudu her parçasıyla tamam olsa, tek bir enzimin eksikliği bile insan diye bir canlının var olmaması için veya o canlının fonksiyonlarını yerine getirememesi için yeterlidir. Aynı durum diğer binlerce enzimden herhangi birinin eksikliği için de geçerlidir. Sonuçta bir canlının, evrimin iddia ettiği gibi milyonlarca sene kör tesadüflerle tamamlanmayı bekleyebilecek bir lüksü yoktur. Ortada tek bir gerçek vardır, insan dahil tüm canlılar, şu anki kusursuz ve eksiksiz yapılarıyla bir kerede var olmuş, yani her birini Yüce Allah kusursuzca yaratmıştır.

Bu makale, Milli Gazete gazetesinde 06 Nisan 2008 tarihinde yayınlanmıştır.

17 Nisan 2008 Perşembe

Allah (cc)'a Bir Ömür Boyu, Sürekli Artan Bir Sevgi ve Sadakat Göstermek

Tüm hayatı boyunca Allah (cc)’a karşı gösterdiği üstün sadakat ve bağlılığıyla tüm Müslümanlara örnek olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), insanın tek dost, yardımcı ve velisinin ancak Allah (cc) olduğunu müminlere şöyle hatırlatmıştır:

"... Bir şey isteyince Allah (cc)'tan iste. Yardım talep edeceksen Allah (cc)'tan yardım dile. Zira kullar, Allah (cc)'ın yazmadığı bir hususta sana faydalı olmak için biraraya gelseler, bu faydayı yapmaya muktedir olamazlar. Allah (cc)'ın yazmadığı bir zararı sana vermek için biraraya gelseler, buna da muktedir olamazlar." (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, 1992, s. 314)

Dünya hayatının maddi manevi tüm nimetlerini lütfedip yaratan ve insanların hizmetine veren sonsuz rahmet sahibi olan Yüce Rabbimiz’dir. İman sahibi bir insan bu önemli gerçeğin farkındadır. Bu nedenle de, sahip olduğu, karşılaştığı her nimet, yaşadığı her güzellik için herşeyin ve herkesin üstünde, Rabbimiz’e şükreder. Hayata başladığı andan itibaren, her saniye yaşadığı ve yaşayacağı herşey için Allah (cc)’a muhtaç olduğunu, kendisini an an koruyup kollayan tek ve biricik gücün yalnızca Allah (cc)’ın olduğunu asla unutmaz. Bu nedenle de yaratılmış her türlü nimetten, herkesten ve herşeyden çok Rabbimiz’i sever. Herşeyin ve herkesin üstünde O’na bağlı ve O’na sadıktır.

Allah (cc)’ın rızasını kazanmak, O’nun sevgisine, dostluğuna ve yakınlığına layık olabilmek mümin için dünya hayatının hiçbir menfaatiyle kıyaslanmayacak kadar ehemmiyetlidir. Allah (cc)'a gönülden bağlıdır. Her ne şart altında olursa olsun, Rabbimiz'i, O’na olan imanından, bağlılık ve sadakatinden vazgeçemeyecek kadar çok sever ve O’na karşı haşyet dolu, derin bir korku duyar. Allah (cc)'a, O'nun razı olmayacağı bir tavır göstermekten içi titreyerek korkar ve böyle birşeyden şiddetle kaçınacak kadar büyük bir saygı ile inanır. Müminler, Sonsuz Kudret Sahibi olan Rabbimiz’e olan bu sevgi ve bağlılıkları dolayısıyla Kuran’da "Rablerine kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlanan kimseler" (Hud Suresi, 23) olarak anlatılmış ve cennetle müjdelenmişlerdir.

Bir başka ayette ise müminlerin Allah (cc)’a bir ömür boyu, sürekli artarak devam eden sevgi ve sadakatleri şöyle bildirilmiştir:

"De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi, 162)

Müminler Allah (cc)’a olan sadakatleri dolayısıyla Allah (cc) yolunda yaptıkları tüm salih amellerde ve Rabbimiz’i razı edecek güzel ahlakta 'süreklilik' gösterirler. Allah (cc), müminler için hayırlı ve güzel olanın 'sürekli' salih amellerde bulunmak olduğunu ve bu ahlakı gösteren müminleri cennetiyle müjdelediğini Kuran'da şöyle bildirmektedir:

"Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici süsüdür; sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır. " (Kehf Suresi, 46)

Bu makale, Vakit gazetesinde 27 Mart 2008 tarihinde yayınlanmıştır.

Bu eser 95 kez incelendi.

16 Nisan 2008 Çarşamba

Dava Türkiye'yi dünyaya rezil etti

AK Parti'ye yönelik Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca açılan kapatma davası, Avrupa başta olmak üzere Dünya'yı ayağa kaldırdı. Gelen tepkiler hiç de içaçıcı değil.

"BU AVRUPA'DA ÇOK TUHAF BİR HADİSE OLARAK ALGILANACAKTIR"

Graham Watson (AP'nin Liberal Demokrat Parti Başkanı): Bu habere çok şaşırdım. Bu, Avrupa'da çok tuhaf bir hadise olarak algılanacaktır. Avrupa'da hiçbir savcı ılımlı, muhafazakar bir partiyi hele halktan kısa süre önce çok büyük bir vekalet aldıysa kapatmayı tahayyül dahi etmez. Başörtüsü konusunda son derece kısıtlı bir adım atan bir siyasi partiyi kapatamazsınız.

"SAVCI KENDİNİ KOMİK DURUMA DÜŞÜRDÜ"

Ria Ruijten-Oomen (AP Türkiye Raportörü): "Bu tamamıyla delilik. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. İnanamıyorum. Hayatımda bir devlet savcısının yapmak istediklerini icra etmek için siyaseti kullandığına şahitlik etmedim. AK Parti demokratik yollarla seçilmiş, kanunları Meclis'in çoğunluğunun desteği ile çıkarmış bir parti. AK Parti'nin laiklik karşıtı bir kanun çıkardığına, bir faaliyette bulunduğuna şahitlik etmedim. Savcılar bu tür davalarla kendilerini komik duruma düşürüyor. Bu dava benim de raporumda işaret ettiğim gibi yargının acilen derinden ıslah edilmesi gerektiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

"ŞOKE OLDUM, BU DELİLİK"

Hannes Swoboda (AP üyesi, Sosyalist Grup Başkan Yardımcısı): "Bu delilik. Tamamıyla şoke oldum. Bu Türk insanının iradesine ve demokrasiye tamamen aykırı. AK Parti'nin nasıl olup da laiklik karşıtı faaliyetlerin merkezi olduğunu anlamış değilim. Bu tamamen icat edilmiş bir bahane, hakikatle hiç bir irtibatı yok. Bu açık şekilde Türk demokrasisinin hâlâ ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Türkiye acilen siyasi partiler kanununu tekrar ele almalı ve siyasi partilerin kapatılmasını neredeyse imkansız hale getirmeli."

"TÜRK YARGISININ TARAFSIZ OLMADIĞININ GÖSTERGESİ"

Jan Marinus Wiersma (AP üyesi, Sosyalist Grup Başkan Yardımcısı): "Siyasi hayatımda böyle bir şey görmedim. Bu tamamıyla bir savcının siyasi bir müdahalesi. Avrupa için çok rahatsız edici bir haber ve çok tuhaf. AK Parti'nin gizli gündemi ya da Türkiye'yi İslamileştirdiği iddiası ile girmek büyük bir garabet. Ben AK Parti'nin böyle bir gündemi olduğunu hiçbir yerde görmedim, çıkardıkları kanunlarda bu tür bir iz yok. Başörtüsü konusu da bir sebep olamaz zira bu yasağı MHP ile birlikte kaldırdılar. Bu olay Türk adaletinin hâlâ tarafsız olmadığını gösteriyor."

"TÜRKİYE'NİN 21. YÜZYILA UYGUN HAKİM VE SAVCILARA İHTİYACI VAR"

Joost Lagendijk (AP üyesi-Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı): "Şok içerisindeyim. Böyle bir davayı ciddiye almakta zorlanıyorum. Bir hakim nasıl böyle bir sonuca ulaşabilir, anlayabilmiş değilim. Bu 21. yüzyıla uyum sağlayamayan eski bir zihniyeti temsil ediyor. Adalet kurumlarından böyle bir karar çıkması çok şaşırtıcı. Türkiye'nin acilen yeni bir hakimler, savcılar, hukukçular nesline ihtiyacı var. Bu her halükarda Türkiye için kötü haber. Türkiye'nin Avrupa'daki imajına darbe vuracak. Umuyorum ki, hakim hemen reddedecek davayı.

"DEVLET KENDİSİNE BAŞKA BİR HALK SEÇSİN"

Cem Özdemir (AP üyesi): "Bu dava Türkiye'nin yüzde 50'sine "siz bu ülkenin bir parçası değilsiniz" mesajı vermektir. Devlet kendisine başka bir halk seçsin. DTP'yi de eklerseniz halkın yarısından fazlası bir azınlık tarafından dışlanıyor. Avrupa'da yerleşik bir anlayış var: Parti yasakları demokrasilere yakışmıyor. Almanya'da Nazi partilerini bile yasaklamak zor. Bizim böyle bir müracaatımızı Alman mahkemeleri reddetti. Burada AK Parti'yi de eleştirmek istiyorum. AK Parti siyasi partilerle ilgili kanunu düzenlerken daha net tavır almalı ve parti yasaklamayı imkansız hale getirmeliydi. Türkiye maalesef bir partiler mezarlığı."

"AVRUPA'YA GÜVEN VEREN BİR PARTİYE KARŞI AÇILMASI ÇOK TUHAF"

Emine Bozkurt (AP üyesi-Kadın Hakları Raportörü): "Türkiye'de halkın büyük bir kısmının oyunu alan ve Avrupa'ya güven veren bir partiye karşı birdenbire kapatma davası açılması çok tuhaf. Bu partiyi Türk halkı hükümet yaptı. Siyasi bir partiyi kapatmak için çok ağır suçlamalar olmalı ve bu ithamlar ispatlanmalı. Farklı fikirleri, programları olan partilerin sürekli kapatılması demokratik değil. Bu haber benim için de çok sürpriz olmadı zira Türkiye'de maalesef siyasi partiler sürekli kapatılıyor."

Allah'ınız Rab'bi bütün yüreğinizle, bütün canınızla, bütün gücünüzle seveceksiniz.
(Yasa'nın Tekrarı, 6:5)

YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ HATA YAPMIŞTIR



BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI'NIN İSTANBUL 2. AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE 2007/339 DOSYA NO'SU İLE GÖRÜLEN DAVASINDA CUMHURİYET SAVCISININ 1 NİSAN 2008 TARİHLİ ESAS HAKKINDAKİ BERAAT MÜTALAASI

"Sanıklar hakkında suç işlemek için örgüt kurmak, bu örgütü yönetmek ve örgüt adına faaliyette bulunmak suçlarından kamu davası açılmıştır.

27.03.2008 tarihli celsede zaman aşımı yakın tarihte olan sanıklarla ilgili dosyanın tefrikine, diğer sanıklar yönünden davaya devam edilmesine karar verilmesi şeklindeki talebimin mahkemece reddedilerek bütün sanıklar hakkında esas hakkında mütaala beyanı istenilmiştir.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin bozma kararı aleyhe olup, bir kısım sanıkların (4 kişi bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan zaman aşımı tarihi yakın olmayan sanıklar hakkında da karar verilmesi CMUK.nun 326/2.maddesine aykırılık teşkil edecektir,

Ancak iddia makamı olarak mevcut delil durumuna göre bütün sanıklarla ilgili esas hakkında mütaala beyan etmek durumundayız.

Sanıkların poliste müdafii hazır olmadan verdikleri ve mahkemede bu ifadenin işkence altında alındığından bahisle kabul etmedikleri ifadelerinden başka mahkememizce toplanan deliller arasında SANIKLAR ALEYHİNE DELİL BULUNMAMAKTADIR.

Mahkemece 29.02.2008 tarihli ara kararının 5. bendinde yasak usullerle alınan ifadeler delil olarak değerlendirilemeyeceği, CMUK'nun 148. maddede anlaşıldığından hukuka aykırı olarak alındığı iddia edilen ifade ve delilleri dosyadan çıkartılması şeklindeki talebin reddine" karar verilmiştir.

CMK.nun 148/4.maddesi gereğince poliste alınan müdafiisiz ifadelerin delil olarak değerlendirilemeyeceği, böylece mahkemece de kabul edilmiştir.

Sanıklar hakkında açılan ana davadan tefrik edilen davadan 5 sanık hakkında iddia makamı olarak 4616 sayılı kanun gereği davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi talep edilmiş olup, mahkemece bu 5 sanığın şantaj ve çete yöneticisi üyesi olmak suçlarından bu sanıkların beraatlerine karar verilmiş ve bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

Bu durumda sanıklardan Adnan Oktar'ın suç işlemek için örgüt kurmak ve diğer sanıkların örgütün yöneticisi olmak ve örgüt adına faaliyette bulunmak suçlarını işledikleri sabit olmadığından CMK.nun 223/2e maddesi gereğince bütün sanıkların müsnet suçlardan AYRI AYRI BERAATLERİNE karar verilmesi kamu adına talep ve mütaala olunur."

-----

Yargıtay 8. Ceza Dairesi Bilim Araştırma Vakfı Davasında zamanaşımını bozma kararında açıkça hata yapmıştır. Yargıtay, kararını, kanunen hiçbir geçerliliği olmayan, -avukat olmaksızın işkence zoruyla alınan- emniyet ifadelerini delil göstererek almıştır. Ancak bu ifadelerin delil kabul edilemeyeceği kanunen hükme bağlanmıştır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 148. maddesinin 4. bendine göre:
"Müdafi (avukat) hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda ŞÜPHELİ VEYA SANIK TARAFINDAN DOĞRULANMADIKÇA HÜKME ESAS ALINAMAZ."

Bilim Araştırma Vakfı Davası'nın 29 Şubat 2008 tarihli duruşmasında, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi verdiği 5 no'lu ara kararında şöyle belirtmiştir:

"Yasak usullerle alınan ifadelerin delil olarak değerlendirilemeyeceği CMK.nun 148. Maddede anlaşıldığından hukuka aykırı olarak alındığı iddia edilen ifade ve delillerin..."

Cumhuriyet Savcısı'nın 1 Nisan 2008 tarihli esas hakkındaki Beraat Mütalaasında:

"Mahkemece 29.02.2008 tarihli ara kararının 5.bendinde yasak usullerle alınan ifadeler delil olarak değerlendirilemeyeceği, CMUK'nun 148. maddede anlaşıldığından hukuka aykırı olarak alındığı iddia edilen ifade ve delilleri dosyadan çıkartılması şeklindeki talebin reddine" karar verilmiştir. CMK.nun 148/4. maddesi gereğince poliste alınan müdafiisiz (avukatsız) ifadelerin DELİL OLARAK DEĞERLENDİRİLEMEYECEĞİ, böylece mahkemece de kabul edilmiştir.

Bütün bunlara rağmen, Yargıtay 8. Ceza Dairesi sadece kanunen geçerliliği olmayan bu emniyet ifadelerine dayanarak bir karar almış ve önemli hukuki bir hata yapmıştır.


YARGITAY'IN DA HATA YAPABİLECEĞİ UNUTULMAMALIDIR

Yargıtay'ın da hata yapabileceğinin önemli bir gerçek olduğunu, Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan şöyle açıklamıştır:

YARGITAY DA HATA YAPABİLİR. Bir yılda mesai yapılan gün 200 kabul edilirse, demek ki GÜNDE YARGITAY'DAN 2 BİN 500'DEN FAZLA KARAR ÇIKIYOR. BU ŞARTLARDA HİÇ HATA YAPILMAMASI MÜMKÜN MÜ? (http://www.yargitay.gov.tr/content/view/134/64/)

Günde 2500 karar alan Yargıtay üyeleri, vakit darlığından ve iş yoğunluğu sebebiyle önlerine gelen onlarca klasörden oluşan dava dosyalarına en fazla 5-10 dakikalık bir vakit ayırabilmektedirler. Bu durumda da onlarca klasörden oluşan delil ve belgeleri inceleme fırsatı bulamadan davayı hükme bağlamak durumunda kalmaktadırlar. Yargıtay Başkanı Erarslan Özkaya hiçbir hukuk devletinde Yargıtay'ın bu kadar ağır iş yükü altında olmadığına dikkat çekmiştir. ERASLAN ÖZKAYA, "AŞIRI İŞ YÜKÜNÜN DAVALARIN SAĞLIKLI İNCELENMESİNİ TEHLİKEYE DÜŞÜRDÜĞÜNÜ" AÇIKÇA DİLE GETİRMİŞTİR. (http://www.memurlar.net/haber/6058/)

Nitekim yapılan istatistikler son derece önemli bazı gerçekleri ortaya koymaktadır:

... Yerel mahkemelerin kararlarının temyiz incelemesini yapan YARGITAY CEZA DAİRELERİ DE YANLIŞ KARARLARIN ALTINA İMZA ATIYOR. (Zaman Gazetesi, 19 Mayıs 2005)

2003
... YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 2003'TE KENDİ DAİRELERİNDEN GELEN DAVALARIN YÜZDE 57'SİNİ BOZMUŞTUR.
(Zaman Gazetesi, 19 Mayıs 2005)

2004
T.C. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü'nün 2004 yılı verilerine göre ise, YARGITAY CEZA GENEL KURULU, YARGITAY'IN VERDİĞİ KARARLARIN % 61.7'SİNİ BOZMUŞTUR.
(http://www.adli-sicil.gov.tr/istatistik_2006/yargıtay/yargt4.htm)

Böyle bir durumda Yargıtay üyelerinin kararlarının kusursuz olacağını iddia etmek mümkün değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, kendi dairelerinin aldığı kararları, hatalı olduğu için bizzat kendisi bozmuştur. Ve bu hata oranının, % 61'lere varan çok yüksek bir rakam olduğu görülmektedir. Demek ki, "Yargıtay kayıtsız şartsız doğru söyler" diye bir kural yoktur. Aksine Yargıtay, gelen davaların yarısından fazlasında yanlış karar verebilmektedir. Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan, "Ülkemizde de adli yargıda hatalar vardır. Nicelik ve nitelik ters orantılıdır. Nicelik artıkça nitelik artmaz, düşer." demiştir. Arslan, "Bir hakimin günde 10 dosyaya baktığı zaman başarı sağlayacağını" söylemiş, "aksinde ise performansın düşeceğini ve hatalı kararlar alınabileceğini" belirtmiştir.
(http://www.yargitay.gov.tr/content/view/139/64/)

Yargıtay Onursal Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk ise, "Afrika dahil, dünyanın hiçbir yerinde Türkiye'deki kadar işi olan bir Yargıtay yok" sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.

Sami Selçuk'un bu konudaki çok önemli bir başka tespiti ise şöyledir:

Ama Türkiye'de ilk mahkeme yargıçlarına, Yargıtay yargıçları not veriyorlar. YARGIÇLAR, SAVCILAR, İYİ NOT ALMAK İÇİN FAKÜLTEDE OKUDUKLARINI BİR YANA İTİYOR. YARGITAY NE DEMİŞSE ONA GÖRE KARAR VERİYOR. KİŞİLİĞİNİ, BEYİNSEL BAĞIMSIZLIĞINI YİTİRİYORLAR. Gelişme de duruyor. Bu çok üzücü. BAŞKA TÜRLÜ YÜKSELEMİYOR ÇÜNKÜ. Not sisteminin hemen bırakılması gerek.
(http://yenisafak.com.tr/roportaj/roportaj29.html)

Yerel mahkemelerin Yargıtay'dan bozularak dönen davalarda tüm bu gerçekleri göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekmektedir. "Yargıtay bir kararı bozduysa kesin doğrudur" diye düşünmeleri son derece hatalı olacaktır. Adeta hipnotize olmuşcasına, deliller ve araştırmalar ışığında daha önce edindikleri tüm kanaatleri bir kenara bırakarak Yargıtay'ın 5-10 dakikada verdiğini bildikleri bir kararı hiç sorgulamadan kabullenmek, hukuka ve adalet anlayışına da uygun değildir. Nitekim böyle bir yaklaşımın ne kadar yanlış olacağını, Yargıtay Başkanları bizzat kendileri hatırlatarak, yargı görevlilerinin dikkatini bu konuya çekmektedirler. Ve bu hatalı kararlara karşı uyanık olmaları konusunda onları uyarmaktadırlar.

Bu hususun mutlaka göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

SONUÇ: Yargıtay 8. Ceza Dairesi, sadece avukat nezdinde alınmayan ve işkence altında zorla imzalatılmış olan geçersiz polis ifadelerini gerekçe göstererek yerel mahkemenin zamanaşımı kararını bozmuş bulunmaktadır. Bu durumda CMK 148/4'e göre avukat huzurunda alınmayan polis ifadelerinin geçersizliği Yargıtay 8. Ceza Dairesi tarafından fark edilmemiştir. Burada hukuki bir hata yapılmıştır. Yargıtay'ın yoğun iş temposu nedeniyle hata yapabileceğinin, nitekim her yıl aldıkları kararların yarısından fazlasının hatalı olduğunun dikkate alınması gerekmektedir. Bu hususlar ışığında, BAV davası ile ilgili olarak Yargıtay 8. Ceza Dairesi tarafından açıkça hatalı bir karar verildiği kabul edilmelidir.

Sedat Altan
Bilim Araştırma Vakfı Başkanı

15 Nisan 2008 Salı

ADNAN OKTAR'IN İHA RÖPORTAJI (6 Nisan 2008)





ADNAN OKTAR'IN BASIN TOPLANTISI (05.04.2008)





ADNAN OKTAR'IN THE GUARDIAN RÖPORTAJI (3 Nisan 2008)





ADNAN OKTAR'IN BASIN TOPLANTISI (02.04.2008)





ADNAN OKTAR'IN ALHURRA TV RÖPORTAJI (8 Nisan 2008)





Allah Hz.Mehdi’yi Bir Gecede Islah Edecektir

El-Mehdi, bizden, Ehl-i Beyttendir. Allah onu bir gecede ıslah eder (yani tevbesini kabul eder veya feyizler ve hikmetlerle donatır). (Sünen-i İbni Mace Kitabü-l 'fiten Tercemesi ve Şerhi- Kahraman Neşriyat, cilt 10, Mütercim: Haydar Hatipoğlu, Bab: 34, sf.348)

İslam alimleri bu hadisi şu şekilde açıklamışlardır:

...Bir gecede Mehdi’nin ıslah edilmesi sözü ise Cenab-ı Hakkın kendisine kutup mertebesinin verilmesine işarettir. Bu dereceyi çalışmakla, uğraşmakla kazanamaz. Yüce Mevla’nın Kur’an-ı Kerim’de belirttiği gibi Hz. Peygamber (sav)’e verilen bu lütuf, Hz. Mehdi’ye de verilmiştir. Yüce Mevla, Kur’an-ı Kerim’de Şura Suresi 52. ayette Peygamberimiz (sav)'e şöyle demiştir: "Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu (kitabı) kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru yolu göstermektesin." Hz. Mehdi, dini meselelerde zamanındaki müçtehitlerin en faziletlisi ve en mükemmelidir. Bu da onun büyüklüğünü, mertebesinin yüksekliğini, makamının yüceliğini gösterir. (Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi, “Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi)

Bediüzzaman Said Nursi de, Hz. Mehdi'den şu şekilde bahsetmektedir:

Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette EN BÜYÜK BİR MÜÇTEHİD (içtihad eden büyük İslam alimi), hem EN BÜYÜK BİR MÜCEDDİD (her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük İslam alimi, yenileyen, yenileyici), HEM HAKİM, HEM MEHDİ, HEM MÜRŞİD (doğru yolu gösteren kişi), HEM KUTB-U AZAM (Müslümanların kendisine bağlandıkları büyük evliyalardan, zamanın en büyük mürşidi) olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, Ehl-i Beyt-i Nebeviden (Peygamberimiz (sav)’in soyundan) olacaktır... (Mektubat, 411-412)

Hz.Mehdi’nin İnsanlar Tarafından Çok Sevilmesi

Muhakkak ki o, insanların karşılaştıkları şerler sebebiyle, Mehdi'nin kendilerine en sevgilisi olmadıkça çıkmayacaktır. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti'nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, sf. 27)

Yer ve gök ehli ondan razı olur. (Heysemi, c. VII, sf. 313; Ebu Nuaym'dan, Suyuti, c. II, sf. 58; Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti'nin Tasnifinden Hadisler–Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, sf. 31)

Allah, bütün insanların kalplerini onun muhabbetiyle dolduracaktır. (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, sf. 42)

Mehdi insanlara gelir de, onu yeni gelin gibi aşk ve muhabbetle kucaklarlar... (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti'nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Sf. 35)

Bu fitnelerin en sonuncusu günahsız insanların öldürülmesidir ki, artık o zaman kendisinden herkesin razı olacağı bir gidişatta olan Hz. Mehdi çıkar. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti'nin Tasnifinden Hadisler, Sf. 38)

Allah onun muhabbetini insanların kalplerine yerleştirecektir. Böylece onlar, gündüzleri arslan kesilen ve geceleri de ibadetle geçiren bir toplum olacaklar. (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)Ümmet'i Muhammed'den memnun olmadık hiçbir fert kalmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, sf. 163)

Yüzü güzel, kokusu hoş, heybetli, fakat insanlara sevimli ve yakındır. (Mehdi, Deccal, Mesih, sf. 102)

Bu makale, Önce Vatan gazetesinde 28 Mart 2008 tarihinde yayınlanmıştır.

Bu eser 64 kez incelendi.

Günün Kuran Ayeti

9 Nisan 2008 Çarşamba

Kuran’da Mehdi’nin Gelişine İşaretler



Hz. Mehdi, Peygamberimiz (sav)'in çok sayıdaki hadisinde, ismiyle, vasıflarıyla, yardımcılarıyla, devrinin özellikleriyle ve yapacağı icraatlarla ayrıntılı olarak tarif edilmiştir. Peygamberimiz (sav)'in Hz. Mehdi hakkındaki tarifleri o kadar detaylı ve açıktır ki, Hz. Mehdi ortaya çıktığında kendisini görenler bu açıklamalardan hemen kendisini tanıyacaklardır.

Bir ayette, Kitap Ehli'nin Peygamber Efendimiz (sav)'i "çocuklarını tanır gibi tanıyacakları" bildirilmektedir:

Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi), çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri halde gerçeği gizlerler (Bakara Suresi, 146)

Bu ayet işari manada, Hz. Mehdi'nin tanınmasına da işaret etmektedir. Hz. Mehdi de ortaya çıktığında insanlar, Peygamberimiz (sav)'in tarifleri ışığında, onu çocuklarını tanır gibi tanıyacaklardır. (En doğrusunu Allah bilir)
Kuran’da Hz. Mehdi'nin gelişine işaret eden ayetlerden birinde, “Hz. Muhammed (sav)’den sonra gelecek bir elçi”den bahsedilmektedir.

Allah bu ayet ile, kendilerinden sonra gelecek olan bir elçiye iman etmeleri ve ona yardımda bulunmaları konusunda peygamberlerden kesin bir söz aldığını bildirmiştir:

Hani Allah peygamberlerden 'kesin bir söz (misak)' almıştı: "Andolsun size kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız." Demişti ki: "Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?" Onlar: "İkrar ettik" demişlerdi de "Öyleyse şahid olun, Ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım," demişti. (Al-i İmran Suresi, 81)

Bu ayette bahsi geçen, kendilerinden söz alındığı bildirilen peygamberlerin isimleri ise, bir başka ayette şöyle açıklanmıştır:

Hani Biz peygamberlerden kesin sözlerini almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan. Biz onlardan sapasağlam bir söz almıştık. (Ahzab Suresi, 7)

Ayette “Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’dan”, ve “senden” ifadesiyle de “Hz. Muhammed (sav)’den” söz alındığı bildirilmektedir.

Ayetin bu açıklaması, “geleceği bildirilen bu elçinin Hz. Muhammed (sav) olmadığını ve bu kişinin Peygamberimiz (sav)’den sonra gelecek bir elçi olduğunu” göstermektedir (en doğrusunu Allah bilir). Allah'ın Hz. Muhammed (sav)’den sonra geleceğini haber verdiği bu elçi, Peygamberimiz (sav)'in de hadislerinde gelişini müjdelediği “Hz. Mehdi” olabilir (en doğrusunu Allah bilir).

Yukarıda açıklanan Ahzab Suresi’nin 7. ayetinde, Hz. İsa’dan da, geleceği müjdelenen elçiye yardım edeceği konusunda söz alındığının bildirilmiş olması, bu elçinin Hz. Mehdi olabileceği konusundaki kanaati güçlendirmektedir. Çünkü bilindiği gibi Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde, ahir zamanda yeryüzüne tekrar gelecek olan Hz. İsa’nın, Hz. Mehdi’ye tabi olacağı ve ona destek olacağı bildirilmektedir.

Hani Meryem oğlu İsa da: "Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için Allah'tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi "Ahmed" olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim" demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince: "Bu, açıkça bir büyüdür" dediler. (Saff Suresi, 6)

Hz. İsa, kendisinden sonra gelecek olan bu elçinin adının “Ahmed” olacağını müjdelemiştir. Kuran’ın geneline bakıldığında, ayetlerde Peygamberimiz (sav)’den bahsedilen ayetlerde “Muhammed” isminin ya da sadece “peygamber” ifadesinin kullanıldığı görülmektedir. Kuran’ın hiçbir yerinde Peygamberimiz (sav) için “Ahmed” ismi kullanılmamıştır. Bu isim Kuran’da yalnızca tek bir yerde ve gelecek bir elçinin müjdelendiği bir ayette geçmektedir. Bu durum, ayette geçen “Ahmed” isminin, Peygamberimiz (sav)'in yanı sıra, ahir zamanda gelecek olan Hz. Mehdi’ye de işaret ettiği kanaatini desteklemektedir (en doğrusunu Allah bilir).

Ayrıca önceki ayette olduğu gibi, bu elçinin ismine dair müjdeyi de yine Hz. İsa’nın veriyor olması da, bu yöndeki işari manayı kuvvetlendiren bir başka delil oluşturmaktadır.

Peygamberimiz (sav) de hadislerinde, Hz. Mehdi’nin ismi hakkında şu bilgileri vermiştir:

... Size ..., ismi AHMED, babasının ismi Abdullah olan Hz. Mehdi'yi reis kılmıştır. Ona katılınız. (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 31)

... Ona katılın, O Mehdi'dir. İSMİ DE AHMED B. Abdullah'dır... (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed B. Resul El-Hüseyin El Berzenci, Pamuk Yayıncılık, 8. baskı, s. 165)

Ebu Davud ile Tırmızi’nin İbni Mesut (RA) dan nakil ettiklerine göre, Allah’ın Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: "Onun ismi ismime, babasının ismi de babamın ismine muvafık (uygun) olacaktır... " (Kıyamet Alametleri, Genişletilmiş 9. baskı, s.159-160)

Mehdi’nin Gelişine Ve İslam Ahlakının Dünya Hakimiyetine İşaret Eden Bazı Ayetler

"Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah'tan 'yardım ve zafer (nusret)' ve yakın bir fetih. Mü'minleri müjdele". (Saff Suresi, 13)

"Andolsun, biz Zikir’den sonra Zebur'da da: "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi olacaktır" diye yazdık." (Enbiya Suresi, 105)

"Allah içinizden iman edenlere ve salih amelde bulunanlara vaadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir..." (Nur Suresi, 55)

"Andolsun, gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. Ve hiç şüphesiz; bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır." (Saffat Suresi, 171-173)

"Allah, yazmıştır: "Andolsun, ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır." (Mücadele Suresi, 21)

"Allah'ı, sakın elçilerine verdiği sözden dönen sanma. Gerçekten Allah azizdir, intikam sahibidir." (İbrahim Suresi, 47)

"Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile." (Saff Suresi, 9)

"Ki O, elçilerini hidayetle ve hak din ile, diğer bütün dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. Şahid olarak Allah yeter." (Fetih Suresi, 28)

"Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur." (Tevbe Suresi, 33)

"Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır). Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti." (İbrahim Suresi, 14-15)

"Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman, Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir." (Nasr Suresi, 1-3)

"Şüphesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah, sana 'üstün ve onurlu' bir zaferle yardım etsin." (Fetih Suresi, 1-3)

"... Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı." (Fetih Suresi, 27)

"... Bu yurdun sonu kimindir, inkar edenler pek yakında bileceklerdir." (Rad Suresi, 42)

"Ancak iman edenler, salih amellerde bulunanlar ve Allah'ı çokça zikredenler ile zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir." (Şuara Suresi, 227)

"Sonra biz, elçilerimizi ve iman edenleri böyle kurtarırız; mü'minleri kurtarmamız bizim üzerimize bir haktır." (Yunus Suresi, 103)

"De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra Suresi, 81)

"... Onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık." (Yunus Suresi, 13-14)

"Kendisine bereketler kıldığımız yerin doğusuna da, batısına da o hor kılınıp-zayıf bırakılanları (müstaz'afları) mirasçılar kıldık..." (Araf Suresi, 137)

"Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor." (Tevbe suresi, 32)

"Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile." (Saff Suresi, 8)

"Ve sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız bir yere mirasçı kıldı. Allah, her şeye güç yetirendir." (Ahzab Suresi, 27)

"De ki: "Herkes gözetlemektedir; siz de gözleyip durun. Sonunda, dümdüz (dosdoğru) yolun sahipleri kimlermiş ve doğru yola ulaşan kimlermiş, pek yakında öğreneceksiniz." (Taha Suresi, 135)

"Allah, takva sahiplerini (inanarak ve inançlarını uygulayarak) zafere ulaşmaları dolayısıyla kurtarır. Onlara kötülük dokunmaz ve onlar hüzne kapılmayacaklardır." (Zümer Suresi, 61)

"Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size." (Enbiya Suresi, 18)

"Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir." (Yunus Suresi, 82)

"Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma'rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir." (Hac Suresi, 41)

"Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz." (Ali İmran Suresi, 139)

Bu eser 124 kez incelendi.

KAMUOYUNA DUYURU



MASONLAR YARGIDAN ELİNİ ÇEKSİN!

Masonluk, dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de faali­yet gösteren son derece karanlık, gizli ve etkili bir güç odağıdır. Han­gi ülkede yaşarsa yaşasın, hangi ırktan ya da dinden olursa olsun, her mason aynı fikir ve inançları paylaşır. Çünkü masonluk ulusal değil kü­resel bir teşkilattır. Türkiye’de sadece masonlar için yayınlanmakta olan Mason Dergisi’nin 81/4 sayısında yeralan “masonluk nizamları her mason için tek rehberdir" ilkesi, masonluğun bu özelliğini vurgulamaktadır. Gerçekten de örneğin bir Amerikan mason locası Al­man ya da Yunan bir mason locasının birebir aynısıdır. Dünyadaki locaların tamamı, masonluğun tek merkezden alınan kararlarını uygu­lamaya koyan şubeleri mahiyetindedir. Hiçbir loca merkezin onay ve talimatına uygun olmayan kararlar alamaz, ilke ve prensipler ortaya koyamaz. Kısaca dünya üzerinde tek bir mason teşkilatı vardır. Ülkeler­deki mason locaları da bu teşkilatın birer üyesidir. Merkezde alınacak bir karar dünyadaki tüm masonları bağlar.

Bir mason, masonluk dışında hiçbir ahlaki veya hukuki prensibi dikkate almaz. Aksini yaptığı takdirde masonluğa ihanet etmiş sayı­lır. Dolayısıyla bir yerde mason varsa orada masonik felsefenin izle­ri görülecektir. Bir insan hem masonlukta derece alıp hem de baş­ka bir hayat felsefesini uygulayamaz. İş çevresinde veya yetkili bu­lunduğu kurumda mutlaka masonluğun lehine faaliyet yapmak zo­rundadır.

Masonların devletin bazı kilit noktalarının ellerinde kalmasına büyük önem verdikleri bilinmektedir. Bu noktalara yapılacak atamalarda mason olmak ilk şart olmakta, bir masonun görevi sona erince onun yerine, “halef-birader sistemi” tabir edilen uygulama ile diğer bir mason gelmektedir.

Masonlar en kilit noktalardan olan yargıya da sızmışlardır. Mason­luğun yargı kademelerinde kendini göstermesi son derece endişe vericidir. Bu sızma, doğal olarak bazı kararların, anayasamıza, ka­nunlarımıza ve vicdani ilkelere göre verilmediğini göstermektedir. Çünkü yukarıda da izah ettiğimiz gibi bir masonun tek hareket nok­tası masonik prensiplerdir. Mason bir savcı veya mason bir yargıç, ne kanun dinler ne vicdan. Masonluk ne emrediyorsa onu yapar. Adaletsizlik, haksızlık veya hukuksuzluk bir masonu zerre kadar il­gilendirmez.

Atatürk’ün kapattırdığı ancak vefatından sonra türlü oyunlarla tekrar faaliyete başlayan mason locaları, Türk adalet mekanizmalarını çalışa­maz duruma getirmektedir. Localarda kılıçların önünde diz çökerek ye­min eden bir savcı veya yargıçtan adalet beklemek abesle iştigal olur. Özellikle masonluğun menfaat ve ideallerini ilgilendiren hayati konu­larda kararlar bizzat localarda şekillenmektedir.

Yargının üzerinde mason etkisi olduğu sürece yargıdan halkımızı tatmin edici kararların çıkması olasılığı yoktur. Türk vatanını ve Türk Milletini seven bir kimsenin kökü dışarda olan bir örgüte des­tek vermesi mümkün değildir. Yanılgı ve yanlış bilgilenme sonucu masonluğa girmiş ve kendini karanlık bir girdabın içinde bulmuş yargı mensuplarına çağrımız vakit geçirmeden istifa etmeleri ve masonluğun kendilerini kullanmalarına izin vermemeleridir. Kendi iradesiyle yargıdaki makamını terk etmeyenler ise devletimiz tara­fından azledilmelidir. Devlet ve yargı mekanizmalarına sızmış ma­sonlar bir bir tesbit edilmeli, ayırım yapmaksızın ayıklanmalıdır.

Masonluğun bu ülkenin menfaatine bir örgüt olmadığını herkes bilmek­tedir. Bunu bile bile bu örgüte üye olmak ciddi bir hatadır. Bu kimse­ler saptıkları yolun hile, yalan ve karanlıklarla dolu olduğunu anlamalı ve vakit kaybetmeden hatalarından dönmelidirler. Küçük menfaatler uğruna Türkiye üzerinde oyunlar oynayan bir örgüte üye olanlar bile­rek veya bilmeyerek bu ülkeye ciddi zarar vermektedirler.

Büyük Önder Atatürk masonluğu çok sert ifadelerle eleştirmiş ve kapatılma emrini vermiştir. Masonluğa geçit vermemek bize Ata­türk’ün bir mirasıdır. Pek çok konuda Atatürk’ün izinde gittiğini iddia edenlerin, onun kapattığı bir örgütün varlığından rahatsız ol­maması çelişkili bir durumdur.

Masonluğun tasfiyesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni dünya milletlerinin gıpta ile izleyeceği örnek ülke haline getirecek hayati bir atak olacaktır. Bundan sonra mason localarına üye olanlar devlet memurluğuna alınmamalıdır. Halen bu localara kayıtlı olanlar ise devlet memurluğundan çıkarılmalı, böylelikle masonlar tasfiye edilmelidir. Polis kayıtlarında bulunan mason memurlar listesi ve gizli mason üyeler de açıklanmalıdır. Ayrıca Türk localarının İngiliz ve Fransız mason localarıyla yaptıkları kriptolu gizli görüşmelere ait dosyalara el konulmalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde masonluğun devletimizin bü­tününe sızması en kilit yerleri tutması işten bile değildir. İş işten geç­meden konunun üzerine gidilmeli, göz göre göre devletimiz beynelmi­lel masonluğa teslim edilmemelidir.

ÖNEMLİ BİR GERÇEK: YARGITAY DA HATA YAPABİLİR

Yargıtay'ın da hata yapabileceğinin önemli bir gerçek olduğunu, Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan açıklamıştır. Osman Arslan, Yargıtay'ın iş yükünün ağırlığını hatırlatmış ve 2005 yılında Yargıtay’ın 518 bin 881 karar verdiğini belirtmiştir. Günde 2500 davayı karara bağlayan bir kurumun hata yapmamasının mümkün olmadığını dile getirmiştir:

Osman Arslan: YargItay da hata yapabİlİr. Bir yılda mesai yapılan gün 200 kabul edilirse, demek ki günde YargItay'dan 2 bİn 500'den fazla karar çIkIyor. Bu Şartlarda hİç hata yapIlmamasI mümkün mü?

(http://www.yargitay.gov.tr/content/view/134/64/)

Günde 2500 karar alan Yargıtay üyeleri, vakit darlığından ve iş yoğunluğu sebebiyle önlerine gelen onlarca klasörden oluşan dava dosyalarına en fazla 5-10 dakikalık bir vakit ayırabilmektedirler. Bu durumda da onlarca klasörden oluşan delil ve belgeleri inceleme fırsatı bulamadan davayı hükme bağlamak durumunda kalmaktadırlar. Yargıtay Başkanı Erarslan Özkaya hiçbir hukuk devletinde Yargıtay’ın bu kadar ağır iş yükü altında olmadığına dikkat çekmiştir.

Eraslan Özkaya, “Aşırı iş yükünün davaların sağlıklı İncelenmesini tehlikeye düşürdüğünü” açıkça dile getirmiştir.

(www.memurlar.net/ haber/6058/)

Nitekim yapılan istatistikler son derece önemli bazı gerçekleri ortaya koymaktadır:

... Yerel mahkemelerin kararlarının temyiz incelemesini yapan YargItay ceza daİrelerİ de yanlIŞ kararlarIn altIna İmza atIyor.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 2003'TE KENDİ DAİRELERİNDEN GELEN DAVALARIN YÜZDE 57'SİNİ BOZMUŞTUR.

(“Yargı İki Davada Bir 'Pardon' Diyor”, Zaman Gazetesi, 19 Mayıs 2005)

T.C. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün 2004 yılı verilerine göre ise, YargItay Ceza Genel Kurulu, YargItay’In verdİĞİ kararlarIn % 61.7’sİnİ bozmuŞtur.

(www.adli-sicil.gov.tr/istatistik_2006/yargıtay/yargt4.htm)

Böyle bir durumda Yargıtay üyelerinin kararlarının kusursuz olacağını iddia etmek mümkün değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, kendi dairelerinin aldığı kararları, hatalı olduğu için bizzat kendisi bozmuştur. Ve bu hata oranının, % 61’lere varan çok yüksek bir rakam olduğu görülmektedir. Demek ki, “Yargıtay kayıtsız şartsız doğru söyler” diye bir kural yoktur. Aksine Yargıtay, gelen davaların yarısından fazlasında yanlış karar verebilmektedir. Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan, “Ülkemizde de adli yargıda hatalar vardır. Nicelik ve nitelik ters orantılıdır. Nicelik artıkça nitelik artmaz, düşer.” demiştir. Arslan, “Bir hakimin günde 10 dosyaya baktığı zaman başarı sağlayacağını” söylemiş, “aksinde ise performansın düşeceğini ve hatalı kararlar alınabileceğini” belirtmiştir.

(www.yargitay.gov.tr/content/ view/139/64/)

Yargıtay Onursal Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk ise, “Afrika dahil, dünyanın hiçbir yerinde Türkiye’deki kadar işi olan bir Yargıtay yok” sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.

Sayın Sami Selçuk’un bu konudaki çok önemli bir başka tespiti ise şöyledir:


Ama Türkiye'de ilk mahkeme yargıçlarına, Yargıtay yargıçları not veriyorlar. YargIçlar, savcIlar, İyİ not almak İçİn fakültede okuduklarInI bİr yana İtİyor. YargItay ne demİŞse ona göre karar verİyor. KİŞİlİĞİnİ, beyİnsel baĞImsIzlIĞInI yİtİrİyorlar. Gelişme de duruyor. Bu çok üzücü. BaŞka türlü yükselemİyor çünkü. Not sisteminin hemen bırakılması gerek.

(http://yenisafak.com.tr/roportaj/roportaj29.html)

Yerel mahkemelerin Yargıtay’dan bozularak dönen davalarda tüm bu gerçekleri göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekmektedir. “Yargıtay bir kararı bozduysa kesin doğrudur” diye düşünmeleri son derece hatalı olacaktır.

Özetle Yargıtay’ın 80-90 klasörlük davaları 10-15 dakikada neticeye bağlaması o kadar sıhhatli olmayabilir. Yargıtay’ın, bu kadar az bir zamanda davaları incelemesi hata payını çok yükseltmektedir. Örneğin bu kısıtlı zamanda “emniyet ifadelerinin avukat nezareti olmaksızın alındığı, sanıklara işkence ve şiddet uygulandığı dolayısıyla bu ifadelerin hukuki geçerliliği olamayacağı” gibi son derece önemli ayrıntılar gözden kaçabilmektedir.

Adeta hipnotize olmuşcasına, deliller ve araştırmalar ışığında daha önce edindikleri tüm kanaatleri bir kenara bırakarak Yargıtay’ın 5-10 dakikada verdiğini bildikleri bir kararı hiç sorgulamadan kabullenmek, hukuka ve adalet anlayışına da uygun değildir. Nitekim böyle bir yaklaşımın ne kadar yanlış olacağını, Yargıtay Başkanları bizzat kendileri hatırlatarak, yargı görevlilerinin dikkatini bu konuya çekmektedirler. Ve bu hatalı kararlara karşı uyanık olmaları konusunda onları uyarmaktadırlar.

Yargıtay’ın hatasını ortaya çıkarttıkları takdirde, Doç. Dr. Sami Selçuk’un belirttiği gibi, Yargıtay’ın gözünde olumsuz puan alacaklarını ve bu durumun terfi etmelerine olumsuz etki edeceğini düşünen hakimler, göz göre göre hukuktan ve adaletten taviz vermiş olacaklarını unutmamalıdırlar. Yargıtay’ın gözünde itibar elde etmek adına, onlarca masum insanın hayatını tehlikeye atmayı göze almamalıdırlar. Böyle yanlış temellere oturan bir yargı sisteminin bir gün kişilerin kendi karşılarına da çıkabileceği açık bir gerçektir. Yanlış inançlarla, yanlış telkinlerle süregelen bu hipnozun bozulması, hakimler, savcılar dahil tüm insanların faydasına olacaktır.

Bilim Araştırma Vakfı Başkanı

Sedat AltanMasonluk, dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de faali­yet gösteren son derece karanlık, gizli ve etkili bir güç odağıdır. Han­gi ülkede yaşarsa yaşasın, hangi ırktan ya da dinden olursa olsun, her mason aynı fikir ve inançları paylaşır. Çünkü masonluk ulusal değil kü­resel bir teşkilattır. Türkiye’de sadece masonlar için yayınlanmakta olan Mason Dergisi’nin 81/4 sayısında yeralan “masonluk nizamları her mason için tek rehberdir" ilkesi, masonluğun bu özelliğini vurgulamaktadır. Gerçekten de örneğin bir Amerikan mason locası Al­man ya da Yunan bir mason locasının birebir aynısıdır. Dünyadaki locaların tamamı, masonluğun tek merkezden alınan kararlarını uygu­lamaya koyan şubeleri mahiyetindedir. Hiçbir loca merkezin onay ve talimatına uygun olmayan kararlar alamaz, ilke ve prensipler ortaya koyamaz. Kısaca dünya üzerinde tek bir mason teşkilatı vardır. Ülkeler­deki mason locaları da bu teşkilatın birer üyesidir. Merkezde alınacak bir karar dünyadaki tüm masonları bağlar.

Bir mason, masonluk dışında hiçbir ahlaki veya hukuki prensibi dikkate almaz. Aksini yaptığı takdirde masonluğa ihanet etmiş sayı­lır. Dolayısıyla bir yerde mason varsa orada masonik felsefenin izle­ri görülecektir. Bir insan hem masonlukta derece alıp hem de baş­ka bir hayat felsefesini uygulayamaz. İş çevresinde veya yetkili bu­lunduğu kurumda mutlaka masonluğun lehine faaliyet yapmak zo­rundadır.

Masonların devletin bazı kilit noktalarının ellerinde kalmasına büyük önem verdikleri bilinmektedir. Bu noktalara yapılacak atamalarda mason olmak ilk şart olmakta, bir masonun görevi sona erince onun yerine, “halef-birader sistemi” tabir edilen uygulama ile diğer bir mason gelmektedir.

Masonlar en kilit noktalardan olan yargıya da sızmışlardır. Mason­luğun yargı kademelerinde kendini göstermesi son derece endişe vericidir. Bu sızma, doğal olarak bazı kararların, anayasamıza, ka­nunlarımıza ve vicdani ilkelere göre verilmediğini göstermektedir. Çünkü yukarıda da izah ettiğimiz gibi bir masonun tek hareket nok­tası masonik prensiplerdir. Mason bir savcı veya mason bir yargıç, ne kanun dinler ne vicdan. Masonluk ne emrediyorsa onu yapar. Adaletsizlik, haksızlık veya hukuksuzluk bir masonu zerre kadar il­gilendirmez.

Atatürk’ün kapattırdığı ancak vefatından sonra türlü oyunlarla tekrar faaliyete başlayan mason locaları, Türk adalet mekanizmalarını çalışa­maz duruma getirmektedir. Localarda kılıçların önünde diz çökerek ye­min eden bir savcı veya yargıçtan adalet beklemek abesle iştigal olur. Özellikle masonluğun menfaat ve ideallerini ilgilendiren hayati konu­larda kararlar bizzat localarda şekillenmektedir.

Yargının üzerinde mason etkisi olduğu sürece yargıdan halkımızı tatmin edici kararların çıkması olasılığı yoktur. Türk vatanını ve Türk Milletini seven bir kimsenin kökü dışarda olan bir örgüte des­tek vermesi mümkün değildir. Yanılgı ve yanlış bilgilenme sonucu masonluğa girmiş ve kendini karanlık bir girdabın içinde bulmuş yargı mensuplarına çağrımız vakit geçirmeden istifa etmeleri ve masonluğun kendilerini kullanmalarına izin vermemeleridir. Kendi iradesiyle yargıdaki makamını terk etmeyenler ise devletimiz tara­fından azledilmelidir. Devlet ve yargı mekanizmalarına sızmış ma­sonlar bir bir tesbit edilmeli, ayırım yapmaksızın ayıklanmalıdır.

Masonluğun bu ülkenin menfaatine bir örgüt olmadığını herkes bilmek­tedir. Bunu bile bile bu örgüte üye olmak ciddi bir hatadır. Bu kimse­ler saptıkları yolun hile, yalan ve karanlıklarla dolu olduğunu anlamalı ve vakit kaybetmeden hatalarından dönmelidirler. Küçük menfaatler uğruna Türkiye üzerinde oyunlar oynayan bir örgüte üye olanlar bile­rek veya bilmeyerek bu ülkeye ciddi zarar vermektedirler.

Büyük Önder Atatürk masonluğu çok sert ifadelerle eleştirmiş ve kapatılma emrini vermiştir. Masonluğa geçit vermemek bize Ata­türk’ün bir mirasıdır. Pek çok konuda Atatürk’ün izinde gittiğini iddia edenlerin, onun kapattığı bir örgütün varlığından rahatsız ol­maması çelişkili bir durumdur.

Masonluğun tasfiyesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni dünya milletlerinin gıpta ile izleyeceği örnek ülke haline getirecek hayati bir atak olacaktır. Bundan sonra mason localarına üye olanlar devlet memurluğuna alınmamalıdır. Halen bu localara kayıtlı olanlar ise devlet memurluğundan çıkarılmalı, böylelikle masonlar tasfiye edilmelidir. Polis kayıtlarında bulunan mason memurlar listesi ve gizli mason üyeler de açıklanmalıdır. Ayrıca Türk localarının İngiliz ve Fransız mason localarıyla yaptıkları kriptolu gizli görüşmelere ait dosyalara el konulmalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde masonluğun devletimizin bü­tününe sızması en kilit yerleri tutması işten bile değildir. İş işten geç­meden konunun üzerine gidilmeli, göz göre göre devletimiz beynelmi­lel masonluğa teslim edilmemelidir.

ÖNEMLİ BİR GERÇEK: YARGITAY DA HATA YAPABİLİR

Yargıtay'ın da hata yapabileceğinin önemli bir gerçek olduğunu, Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan açıklamıştır. Osman Arslan, Yargıtay'ın iş yükünün ağırlığını hatırlatmış ve 2005 yılında Yargıtay’ın 518 bin 881 karar verdiğini belirtmiştir. Günde 2500 davayı karara bağlayan bir kurumun hata yapmamasının mümkün olmadığını dile getirmiştir:

Osman Arslan: YargItay da hata yapabİlİr. Bir yılda mesai yapılan gün 200 kabul edilirse, demek ki günde YargItay'dan 2 bİn 500'den fazla karar çIkIyor. Bu Şartlarda hİç hata yapIlmamasI mümkün mü?

(http://www.yargitay.gov.tr/content/view/134/64/)

Günde 2500 karar alan Yargıtay üyeleri, vakit darlığından ve iş yoğunluğu sebebiyle önlerine gelen onlarca klasörden oluşan dava dosyalarına en fazla 5-10 dakikalık bir vakit ayırabilmektedirler. Bu durumda da onlarca klasörden oluşan delil ve belgeleri inceleme fırsatı bulamadan davayı hükme bağlamak durumunda kalmaktadırlar. Yargıtay Başkanı Erarslan Özkaya hiçbir hukuk devletinde Yargıtay’ın bu kadar ağır iş yükü altında olmadığına dikkat çekmiştir.

Eraslan Özkaya, “Aşırı iş yükünün davaların sağlıklı İncelenmesini tehlikeye düşürdüğünü” açıkça dile getirmiştir.

(www.memurlar.net/ haber/6058/)

Nitekim yapılan istatistikler son derece önemli bazı gerçekleri ortaya koymaktadır:

... Yerel mahkemelerin kararlarının temyiz incelemesini yapan YargItay ceza daİrelerİ de yanlIŞ kararlarIn altIna İmza atIyor.

YARGITAY CEZA GENEL KURULU, 2003'TE KENDİ DAİRELERİNDEN GELEN DAVALARIN YÜZDE 57'SİNİ BOZMUŞTUR.

(“Yargı İki Davada Bir 'Pardon' Diyor”, Zaman Gazetesi, 19 Mayıs 2005)

T.C. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün 2004 yılı verilerine göre ise, YargItay Ceza Genel Kurulu, YargItay’In verdİĞİ kararlarIn % 61.7’sİnİ bozmuŞtur.

(www.adli-sicil.gov.tr/istatistik_2006/yargıtay/yargt4.htm)

Böyle bir durumda Yargıtay üyelerinin kararlarının kusursuz olacağını iddia etmek mümkün değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, kendi dairelerinin aldığı kararları, hatalı olduğu için bizzat kendisi bozmuştur. Ve bu hata oranının, % 61’lere varan çok yüksek bir rakam olduğu görülmektedir. Demek ki, “Yargıtay kayıtsız şartsız doğru söyler” diye bir kural yoktur. Aksine Yargıtay, gelen davaların yarısından fazlasında yanlış karar verebilmektedir. Yargıtay eski Başkanı Osman Arslan, “Ülkemizde de adli yargıda hatalar vardır. Nicelik ve nitelik ters orantılıdır. Nicelik artıkça nitelik artmaz, düşer.” demiştir. Arslan, “Bir hakimin günde 10 dosyaya baktığı zaman başarı sağlayacağını” söylemiş, “aksinde ise performansın düşeceğini ve hatalı kararlar alınabileceğini” belirtmiştir.

(www.yargitay.gov.tr/content/ view/139/64/)

Yargıtay Onursal Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk ise, “Afrika dahil, dünyanın hiçbir yerinde Türkiye’deki kadar işi olan bir Yargıtay yok” sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.

Sayın Sami Selçuk’un bu konudaki çok önemli bir başka tespiti ise şöyledir:

Ama Türkiye'de ilk mahkeme yargıçlarına, Yargıtay yargıçları not veriyorlar. YargIçlar, savcIlar, İyİ not almak İçİn fakültede okuduklarInI bİr yana İtİyor. YargItay ne demİŞse ona göre karar verİyor. KİŞİlİĞİnİ, beyİnsel baĞImsIzlIĞInI yİtİrİyorlar. Gelişme de duruyor. Bu çok üzücü. BaŞka türlü yükselemİyor çünkü. Not sisteminin hemen bırakılması gerek.

(http://yenisafak.com.tr/roportaj/roportaj29.html)

Yerel mahkemelerin Yargıtay’dan bozularak dönen davalarda tüm bu gerçekleri göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekmektedir. “Yargıtay bir kararı bozduysa kesin doğrudur” diye düşünmeleri son derece hatalı olacaktır.

Özetle Yargıtay’ın 80-90 klasörlük davaları 10-15 dakikada neticeye bağlaması o kadar sıhhatli olmayabilir. Yargıtay’ın, bu kadar az bir zamanda davaları incelemesi hata payını çok yükseltmektedir. Örneğin bu kısıtlı zamanda “emniyet ifadelerinin avukat nezareti olmaksızın alındığı, sanıklara işkence ve şiddet uygulandığı dolayısıyla bu ifadelerin hukuki geçerliliği olamayacağı” gibi son derece önemli ayrıntılar gözden kaçabilmektedir.

Adeta hipnotize olmuşcasına, deliller ve araştırmalar ışığında daha önce edindikleri tüm kanaatleri bir kenara bırakarak Yargıtay’ın 5-10 dakikada verdiğini bildikleri bir kararı hiç sorgulamadan kabullenmek, hukuka ve adalet anlayışına da uygun değildir. Nitekim böyle bir yaklaşımın ne kadar yanlış olacağını, Yargıtay Başkanları bizzat kendileri hatırlatarak, yargı görevlilerinin dikkatini bu konuya çekmektedirler. Ve bu hatalı kararlara karşı uyanık olmaları konusunda onları uyarmaktadırlar.

Yargıtay’ın hatasını ortaya çıkarttıkları takdirde, Doç. Dr. Sami Selçuk’un belirttiği gibi, Yargıtay’ın gözünde olumsuz puan alacaklarını ve bu durumun terfi etmelerine olumsuz etki edeceğini düşünen hakimler, göz göre göre hukuktan ve adaletten taviz vermiş olacaklarını unutmamalıdırlar. Yargıtay’ın gözünde itibar elde etmek adına, onlarca masum insanın hayatını tehlikeye atmayı göze almamalıdırlar. Böyle yanlış temellere oturan bir yargı sisteminin bir gün kişilerin kendi karşılarına da çıkabileceği açık bir gerçektir. Yanlış inançlarla, yanlış telkinlerle süregelen bu hipnozun bozulması, hakimler, savcılar dahil tüm insanların faydasına olacaktır.


Bilim Araştırma Vakfı Başkanı

Sedat Altan

8 Nisan 2008 Salı

MUHARREF TEVRAT'IN İÇİNDE GİZLENEN HAK KİTAP

Muharref Tevrat'ın İçindeki Güzel ve Hikmetli Açıklamaları,
İmanın Nuru ile Görmek


Tevrat, Allah'ın Hz. Musa'ya vahyettiği mübarek bir kitaptır. Allah, bir Kuran ayetinde Tevrat'ın "nur" olarak indirildiğini bildirmektedir:

Gerçek şu ki, Biz Tevrat'ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi)... (Maide Suresi, 44)

En'am Suresi'nde ise Hz. Musa'ya indirilen kitabın, "hidayet ve rahmet" olduğu şöyle bildirilmektedir:

Sonra Biz Musa'ya iyilik yapanların üzerinde (nimetimizi) tamamlamak herşeyi ayrı ayrı açıklamak ve bir hidayet ve rahmet olarak Kitabı verdik. Umulur ki, Rablerine kavuşacaklarına inanırlar. (En'am Suresi, 154)

Ayrıca Kuran'da Musa'ya vahyedilen kitabın, insanlara "yol gösterici" kılındığı (Secde Suresi, 23); "bir rehber ve bir rahmet" olduğu (Ahkaf Suresi, 12); onları "karanlıklardan nura çıkarması" için indirildiği (İbrahim Suresi, 5); "Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve bir rahmet" olduğu (A'raf Suresi, 154) ve bu kitapta "herşeyden bir öğüt ve herşeyin yeterli bir açıklaması" olduğu (A'raf Suresi, 145) bildirilmektedir.

Günümüzdeki Tevrat, Kuran ayetleri ve Peygamber Efendimiz (sav)'in hadisleri ile birlikte incelendiğinde, içinde hak dine ait pek çok konunun korunduğu, birçok güzel ve hikmetli açıklamalar içerdiği görülür. Allah'ın birliği, Allah korkusu, Allah sevgisi, Allah'a itaat ve teslimiyet, şükür ve dua, iman çoşkusu ve sevinci, yeniden diriliş, kıyamet günü gibi inanç esaslarının, muharref Tevrat'ın içinde, dağınık da olsa yer aldığı görülmektedir. Ayrıca günümüzdeki Tevrat'ta adalet, şefkat, merhamet, alçakgönüllülük gibi ahlaki değerlerle birlikte, hırsızlık yapmamak, zinadan sakınmak, hile yapmamak, faizle para kullanmamak, domuz eti yememek gibi hak dine ait pek çok hükümle de karşılaşılmaktadır.

Ancak Tevrat, yine Kuran'da bildirildiği üzere, sonradan tahrif edilmiş ve içine insan sözleri katılarak, hak kitap olma özelliğini kaybetmiştir. Bu nedenle bugün elimizdeki Tevrat, "muharref (tahrif edilmiş) Tevrat"tır. Tevrat'ın değişikliğe, bozulmaya uğradığı, Kuran'da şu ayetlerle bildirilmektedir:

Kimi Yahudiler, kelimeleri 'konuldukları yerlerden' saptırırlar ve dillerini eğip bükerek ve dine bir kin ve hınç besleyerek: "Dinledik ve karşı geldik. İşit, -işitmez olası- ve 'Raina' bizi güt, bize bak" derler. Eğer onlar: "İşittik ve itaat ettik, sen de işit ve 'Bizi gözet' deselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar. (Nisa Suresi, 46)

Siz (Müslümanlar,) onların size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor, (iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı. (Bakara Suresi, 75)


Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. (Sık sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 13)

Ey peygamber, kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla "İnandık" diyenlerle Yahudilerden küfür içinde çaba harcayanlar seni üzmesin. Onlar, yalana kulak tutanlar, sana gelmeyen diğer topluluk adına kulak tutanlar (haber toplayanlar)dır. Onlar, kelimeleri yerlerine konulduktan sonra saptırırlar, "Size bu verilirse onu alın, o verilmezse ondan kaçının" derler. Allah, kimin fitne(ye düşme)sini isterse, artık onun için sen Allah'tan hiçbir şeye malik olamazsın. İşte onlar, Allah'ın kalplerini arıtmak istemedikleridir. Dünyada onlar için bir aşağılanma, ahirette onlar için büyük bir azap vardır. Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında hükmedersen adaletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adaletle hüküm yürütenleri sever. (Madie Suresi, 41-42)

Al-i İmran Suresi'nde ise, Allah "Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?" (Al-i İmran Suresi, 71) diye buyurmaktadır. Bir başka Kuran ayetinde Yüce Rabbimiz, İsrailoğulları'nı Tevrat'la ilgili şöyle uyarmaktadır:

"... Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır." (Maide Suresi, 44)

Ayetlerde de haber verildiği gibi, Tevrat'ta hak olduğuna hüsnü zan ettiğimiz kısımların yanı sıra, çok önemli bozulmalar da mevcuttur. Ahiret inancı dinin bir gereği olduğu halde, bu inanca ait izahların çoğu çıkarılmış; hatta bunu reddeden ifadeler konmuş (Vaiz, 9:5-6; Vaiz, 1:4); Peygamberlere ilişkin iftira mahiyetinde ifadeler eklenmiş (Hoşea, 12:3; Yaratılış, 32:28; Yeremya, 23:14; Yasa'nın Tekrarı, 18:20, 22); hepsinden ötesi her türlü eksiklikten münezzeh Yüce Rabbimiz'in Zatına yönelik sapkın anlatımlara (Yaratılış, 2:2; Mısır'dan Çıkış, 34:14; Yaratılış, 5:1, Yeşaya, 51:9; Mezmurlar, 74:23; Yeşaya, 63:9; Yeremya, 31:9; 2. Krallar, 17:17-18) ve buna benzer batıl inanış ve açıklamalara yer verilmiştir (Allah'ı tenzih ediriz). Tevrat'ın indirildiği İsrailoğulları kavmi arasında, Hz. Musa'nın önderliğindeyken bile, Allah'ın hükümlerine uymayan, Hz. Musa'ya başkaldıranlar olmuştur. Bazı İsrailoğulları'nın bu isyankarlıkları hem Kuran'da hem de Tevrat'ta detaylı olarak anlatılmaktadır. Kuran ayetlerinde şöyle bildirilmektedir:

De ki: "Ey Kitap Ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin ve daha önce sapmış, birçoğunu saptırmış ve dümdüz yoldan kaymış bir topluluğun heva (istek ve tutku)larına uymayın." İsrailoğulları'ndan inkar edenlere, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanet edilmiştir. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir. Yapmakta oldukları münker(çirkin iş)lerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötü idi! Onlardan çoğunun inkara sapanlarla dostluklar kurduklarını görürsün. Kendileri için nefislerinin takdim ettiği şey ne kötüdür. Allah onlara gazablandı ve onlar azapta ebedi kalacaklardır. Eğer Allah'a, peygambere ve ona indirilene iman etselerdi, onları dostlar edinmezlerdi. Fakat onlardan çoğu fasık olanlardır. (Maide Suresi, 77-81)

En'am Suresi'nin 91. ayetinde ise Rabbimiz, İsrailoğulları'nın Hz. Musa'ya indirilen kitabın çoğunu göz ardı ettiklerini şöyle bildirmektedir:

Onlar: "Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir" demekle Allah'ı kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kâğıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir." De ki: "Allah." Sonra onları bırak içine 'daldıkları saçma uğraşılarında' oyalanıp-dursunlar. (En'am Suresi, 91)



Allah'ın hikmeti olarak Tevrat'ta da, Hz. Musa'nın kavmi için kendisinin ardından Tevrat hükümlerini bozacaklarını düşündüğü ve kitabı korumaya alma ihtiyacı hissettiği anlatılmaktadır:

Musa Yasa'nın sözlerini eksiksiz olarak kitaba yazmayı bitirince, Rab'bin Antlaşma Sandığı'nı taşıyan Levililer'e şu buyruğu verdi: "Bu Yasa Kitabı'nı alın, Allah'ınız Rab'bin Antlaşma Sandığı'nın yanına koyun. Orada size karşı bir tanık olarak kalsın. Çünkü sizin başkaldıran, dikbaşlı kişiler olduğunuzu biliyorum. Bugün ben sağken, aranızdayken bile Rab'be karşı geliyorsunuz; ölümümden sonra daha ne kadar çok başkaldıracaksınız. Oymaklarınızın bütün ileri gelenlerini, görevlilerinizi bana getirin. Bu sözleri onlara duyuracağım. Yeri göğü onlara karşı tanık tutacağım. Ölümümden sonra büsbütün yozlaşacağınızı, size buyurduğum yoldan sapacağınızı biliyorum. Son günlerde kötülüklerle karşılaşacaksınız. Çünkü Rab'bin gözünde kötü olanı yapacak ve yaptıklarınızla O'nu öfkelendireceksiniz." (Yasanın Tekrarı; 31:24-29)

Hemen belirtmek gerekir ki, söz konusu kimseler Hz. Musa'nın tebliğ ettiği hak dini kabul etmemiş, bu nedenle dejenere etmeye yeltenmiş samimiyetsiz ve menfaatperest kişilerdir. Bunun yanında kuşkusuz samimi şekilde Allah'a inanan ve Rabbimiz'e kulluk etmeye çalışan pek çok dindar Yahudi, haham ve diğer din adamları da tarih boyunca Yahudilik içinde var olmuştur. Allah Kuran'da bu samimi, güzel ahlaklı Yahudileri şöyle haber vermektedir:

Şüphesiz, Kitap Ehlinden, Allah'a; size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah'a derin saygı gösterenler olarak- inananlar vardır. Onlar Allah'ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri Katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Al-i İmran Suresi, 199)

Tevrat'ın bozulan bu kısımları, şeytanın müdahelesinin, etkisinin hissedildiği bölümlerdir. Bunlar temizlendiğinde, geriye şeytani müdahaleye uğramamış kısımlar kalmaktadır. Bu da, Muharref Tevrat'taki değiştirilmiş, sonradan eklenmiş bölümler dikkatlice ayrıldığında, gerçek Tevrat'a ulaşılacağı anlamına gelir. (En doğrusunu Allah bilir.) Bu ayrılmış kısımlar, okunduğunda kalbe şifa olan, ruha nur ve ferahlık veren sözlerdir. Maide Suresi'nin 44. ayetinde bildirildiği gibi "hidayet ve nur" olan kısımlardır. Okumakta olduğunuz bu kitapta yer alan Tevrat izahları da, sadece Kuran ayetlerine ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine uygun kısımlardır, hikmetli güzel öğütlerdir.

7 Nisan 2008 Pazartesi

Ateizmin Bitişi.Com




Dinsizliğin Sahte Felsefeleri: Hümanizm ve Perde Arkası


"Hümanizm" kavramı çoğu insanın aklında, yanlış bir düşünce olarak olumlu mesajlar çağrıştırır. Ancak felsefi anlamda hümanizm, bu sözde olumlu düşüncelerin hiçbirini içermeyen bir felsefedir.

Çoğu insan, "hümanizm"i yanlış bilir ve tanır. Bu yanlış düşüncenin başında hümanizmin, "insan sevgisi", "barış", "kardeşlik" gibi değerleri kapsadığını sanmak vardır. Oysa hümanizm bu ifadelerin arkasına sığınılan son derece tehlikeli bir felsefedir. Hümanizm, "insanlık" kavramını, insanların yegane amaç ve odak noktası haline getiren bir yanılgıdır. Bir başka deyişle, insanı, Yaratıcımız olan Yüce Allah'a iman etmemeye, sadece kendi varlığı ve benliği ile ilgilenmeye çağırır (Allah'ı tenzih ederiz). Hümanizmin bu anlamı, özellikle de kelimenin Batı dillerindeki kullanımında belirgindir. Hümanizmin İngilizce'deki sözlük anlamı şu şekildedir:

En iyi değerler, karakterler ve davranışların doğaüstü bir otoritede değil de, insanlarda olduğuna inanan düşünce sistemi. (Encarta® World English Dictionary)

Hümanizmin en açık tarifini ise, bu felsefeye inananlar yapmıştır. Günümüzün önde gelen hümanist sözcülerinden biri olan Corliss Lamont, The Philosophy of Humanism (Hümanizm Felsefesi) adlı kitabında şöyle yazar:

Hümanizm, tüm gerçekliğin bizzat doğanın kendisinden ibaret olduğuna inanır, evrenin temel materyali, zihin değil madde-enerjidir... (Lamont, The Philosophy of Humanism 1977, s. 116)

Görüldüğü gibi, hümanizmin temeli doğrudan ateizme dayanmaktadır.

Ateizmin Diğer Bir Tanımı: Hümanizm

Günümüzde hümanizm, ateizmin diğer bir ismi durumundadır. Bu gerçek, hümanistler tarafından da açıkça kabul edilir. Geçtiğimiz yüzyılda hümanistler tarafından yayınlanan iki önemli "manifesto" yani beyanname vardır. Birinci manifesto 1933 yılında yayınlanmış, dönemin bazı ünlü isimleri tarafından imzalanmıştır. 40 yıl sonra, 1973'te yayınlanan II. Hümanist Manifesto ise, birincisini teyid etmiş, ancak aradan geçen zamanın gelişmelerine göre bazı ilaveler içermiştir.

Bu manifestolar incelendiğinde, her ikisinde de en temel görüşün; evrenin ve insanın yaratılmadığı, kendi başına var olduğu, insanın kendisinden başka hiçbir varlığa karşı sorumlu olmadığı gibi, bilinen ateist dogma ve propagandalar olduğu görülür (Allah'ı tenzih ederiz). Bu beyannamelerde yer alan maddeler, materyalizm, Darwinizm, ateizm ve agnostisizm gibi isimler altında ortaya çıkan ortak bir sapkın felsefenin ifadeleridir. 1. Hümanist Manifesto'nun birkaç maddesini kısaca değerlendirecek olursak;

Bu maddelerde; insanın, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, yani yaratılmadan var olduğu yalanı öne sürülmektedir. İnsan ruhunun varlığı reddedilmekte, insanın maddeden ibaret olduğu iddia edilmektedir. "Kültürel evrim" iddiası öne sürülmekte ve insanın "fıtratının" (yaratılıştan gelen özelliklerinin) varlığı reddedilmektedir.

Dikkat edilirse bu iddialar, hak dinlere düşman olan çevrelerin hemen her zaman kullandıkları basmakalıp söylemlerin bir toplamı niteliğindedir. Bunun nedeni, hümanizmin, insanları din ahlakından uzaklaştırmanın temel çatısını oluşturmasıdır. Çünkü hümanizm, ateistlerin tarih boyunca en bilinen çıkış noktası olan "insanın kendini başıboş ve sorumsuz sanması" aldanışının bir ifadesidir. Allah bu konuda Kuran'da şöyle buyurur:

İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.'

Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı.

(Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir? (Kıyamet Suresi, 36-40)

Allah insana "kendi başına ve sorumsuz" olmadığını bildirmekte ve bunun hemen ardından ona kendi yaratılışını hatırlatmaktadır. Çünkü insan, kendisini Allah'ın yaratmış olduğunu kavradığında, "başıboş" olmadığını, Allah'a karşı sorumlu olduğunu da anlayacaktır.

40 Yıl Aradan Sonra Gelen İkinci Fiyasko: II. Hümanist Manifesto

1933 yılında yayınlanan I. Hümanist Manifesto'nun vaatlerinin boş çıkmasının üzerine, aradan 40 yıl geçtikten sonra, hümanistler ikinci bir metin kaleme aldılar. II. Hümanist Manifesto olarak bilinen bu metnin başlangıcında, hümanist vaatlerin boşa çıkmış olmasına bir açıklama getirilmeye çalışılıyordu. Bu açıklama son derece zayıf kalmasına rağmen, yine de hümanistlerin felsefelerine bağlılıkta direndikleri dikkat çekiyordu.

Manifesto'nun en belirgin özelliği ise, 1933 yılındaki ilk manifestonun din aleyhtarı çizgisini aynen korumasıydı.

Din ahlakını anlamak için derin bir akıl ve kavrayış gerekir. Bunların başlangıç noktası ise, ön yargıdan uzak ve samimi olmaktır. Hümanizm ise, ilk baştan din ahlakına karşı çıkan insanların, bu ön yargılarını sözde bilimsel gibi gösterebilme çabasından başka bir şey değildir. Hümanistlerin, İlahi dinler hakkındaki tarifleri ise, aslında yeni bir fikir değil, binlerce yıldır inkarcılar tarafından ileri sürülen bir iddianın tekrarıdır. Allah Kuran'da bu inkarcı düşünceyi şöyle bildirir:

Sizin ilahınız tek bir İlahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkarcıdır ve onlar müstekbir (büyüklenmekte) olanlardır. Şüphesiz Allah, onların saklı tuttuklarını ve açığa vurduklarını bilir; gerçekten O, müstekbirleri sevmez. Onlara "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Eskilerin masalları" dediler. (Nahl Suresi, 22-24)

Ayetlerde, inkarcıların din ahlakını benimsememelerinin gerçek nedeninin kalplerindeki büyüklenme hissi (kibir) olduğu haber verilmektedir. "Hümanizm" adı verilen felsefe ise, ayette tarif edilen bu inkarcı düşüncenin sadece bu çağa ait bir tanımıdır. Bir başka deyişle hümanizm, bu felsefenin bağlılarının iddia ettiği gibi "yeni" bir düşünce değil, tarihin eski dönemlerinden beri inkarcıların "dünya görüşü" olmuş olan bir yanılgıdır.

Dünya Çapında Yapılan Hümanizm Propagandası

Hümanizm, ateizm telkini yapan, akli ve bilimsel dayanağı olmayan, çökmüş bir vaaddir. Ama bunların ortaya çıkmasına rağmen, Hümanistler felsefelerinden vazgeçmemişler, dahası bunu kitle propagandası yöntemleriyle tüm dünyaya yaymaya çalışmışlardır. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, bilim, felsefe, müzik, edebiyat, resim, sinema gibi alanlarda yoğun bir hümanist propaganda dikkati çeker. Hümanist ideologların ürettikleri içi boş ama süslü mesajlar, kitlelere ısrarla empoze edilmiştir. Beatles'ın solisti John Lennon'ın ünlü "Imagine" (Hayal Et) adlı şarkısının sözleri, bu konuda dikkat çekici bir örnektir.

Hümanizmin Temel Yanılgıları

Hümanizm, insanın "tesadüfen" olduğu iddiasını, felsefesinin temel doktrini haline getirmiştir. I. Hümanist Manifesto'nun ilk iki maddesi, doğrudan bu doktrini ifade eder. Hümanistler, bu iddialarında bilimin kendilerini desteklediği iddiasındadırlar.

Oysa yanılmaktadırlar. I. Hümanist Manifesto'nun yayınlanmasından bu yana, bu felsefenin hümanistlerce "bilimsel gerçek" gibi gösterilen iki dayanağı -yani sonsuzdan beri var olan evren fikri ve evrim teorisi- doğrudan bilim tarafından çürütülmüştür:

Sonsuzdan beri var olan (yani yaratılmamış) evren fikri, I. Hümanist Manifesto'nun yazıldığı yıllarda başlayan bir dizi astronomik ve fiziksel bulgu ile çürümüştür. Evrenin genişlemesi, kozmik fon radyasyonu, hidrojen-helyum oranının hesaplanması gibi gelişmeler, evrenin bir başlangıcı olduğunu ve yaklaşık 15-17 milyar yıl önce "Büyük Patlama" (Big Bang) adı verilen dev bir patlama ile yoktan var edildiğini göstermiştir. Big Bang teorisi, hümanist ve materyalist felsefelerin bağlıları tarafından uzun süre kabul edilmese de, sonuçta onları da ikna edecek şekilde galip gelmiştir. Günümüzde, ortaya çıkan bilimsel kanıtlar nedeniyle, bilim dünyası "evrenin yaratılışı" anlamına gelen Big Bang'i kabul etmektedir ve bu bile, hümanistler için büyük yıkım olmuştur. Önceleri ateist olan fakat geçtiğimiz senelerde Allah'ın varlığına inandığını belirten Anthony Flew'un ifadesiyle, "Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını." (Henry Margenau, Roy Abraham Vargesse, Cosmos, Bios, Theos. La Salle IL, Open Court Publishing, 1992, s. 241) (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı, 2006)

I. Hümanist Manifesto'nun en büyük sözde bilimsel dayanağı konumundaki evrim teorisi de yine Manifesto'nun kaleme alınmasından sonraki yıllardan itibaren tamamen çürütülmüştür. Hayatın kökeni hakkında 1930'larda Oparin ve Haldane gibi ateist (ve aynı zamanda hümanist) evrimciler tarafından ortaya atılan senaryoların hiçbir bilimsel niteliği olmadığı, canlılığın bu senaryolarda ileri sürüldüğü gibi cansız maddeden kendi kendine doğamayacağı bugün anlaşılmış durumdadır. Fosil kayıtları, canlıların bir evrim süreci içinde oluşmadıklarını, farklı yapılarıyla yeryüzünde aniden belirdiklerini göstermektedir ve bu gerçek 70'li yıllardan bu yana bizzat evrimci paleontologlar tarafından açıkça itiraf edilmektedir. Modern biyoloji, canlıların evrim teorisinin öne sürdüğü gibi doğa kanunlarının ve rastlantıların ürünü olmadıklarını, her organizmada yaratılışı kanıtlayan delillerin bulunduğunu göstermektedir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, 2005)

I. Hümanist Manifesto'nun insanlığı çatışmaya sürükleyen etkenin dini inanç olduğu şeklindeki çarpık iddiası da, tarihsel tecrübelerle çürümüştür. Hümanistler, dini inançlar ortadan kaldırıldığında insanlığın mutluluk ve huzur bulacağını öne sürmüşler, oysa bunun tam tersi yaşanmıştır. Nitekim I. Hümanist Manifesto'nun yayınlanmasından 6 yıl sonra patlak veren II. Dünya Savaşı, tamamen din-dışı bir ideoloji olan faşizmin insanlığa getirdiği felaketlerin belgesidir. Hümanist bir ideoloji olan komünizm, önce Sovyetler Birliği'nde, ardından da Çin, Kamboçya, Vietnam, Kuzey Kore, Küba ve çeşitli Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde insanlığa eşi benzeri görülmemiş bir vahşet yaşatmış, toplam 120 milyon insanın hayatına mal olmuştur. Batı tipi hümanizmin (kapitalist sistemlerin) de kendi toplumlarına ve dünyanın diğer bölgelerine barış ve mutluluk getiremediği açıktır.