31 Aralık 2008 Çarşamba

BÜYÜK KAMPANYA

30 Aralık 2008 Salı

TIMES ONLINE

MAHMOUD AHMADINEJAD: 'Biz inanıyoruz ki Hz Isa geri gelecek; Islam'ın o pek muhterem habercisinin çocuklarından bir tanesiyle birlikte gelecek ve dünyayı dogru noktaya yöneltecek.' - 24.12.2008 
TIMES ONLINE

İran Cumhurbaşkanı Mahmoud Ahmadinejad, İngiltere Kraliçesi tarafından yapılan geleneksel Noel mesajına alternatif olarak İngiliz TV kanalı, Kanal 4’te yayınlanan konuşmasnda, Hz İsa hakkında şunları söyledi:
“Eğer Hz. İsa bugün yeryüzünde olsaydı kabadayılık eden, hırçın mizaçlı ve genişleme politikası güden güçlere hiç kuşkusuz karşı dururdu.”

“Eğer Hz. İsa bugün yeryüzünde olsaydı, dünyadaki tüm savaş kışkırtıcılarına, işgalcilere, teröristlere ve zorbalara karşı durmak için adalet ve insan sevgisi bayrağını dikerdi.” 

“Hz. İsa eğer şimdi yeryüzünde olsaydı, hiç kuşkusuz tıpkı kendi yaşadığı dönemde yapmış olduğu gibi, mevcut global ekonomik ve siyasi sistemlerin acımasız politikalarıyla mücadele ederdi.” 

“Bugün bir taraftan krizler ve üzüntüler çoğalırken, bir umut dalgası da gittikçe daha fazla hız kazanıyor. Daha parlak bir gelecek umudu, adaletin tecelli etmesi umudu, gerçek barış umudu, insanları seven ve onlara hizmet etmek isteyen erdemli ve dindar yöneticiler bulma umudu. Kaldı ki, Yüce Allah’ın bize vaadettiğidir budur.” 

“Biz inanıyoruz ki Hz İsa geri gelecek; İslam’ın o pek muhterem habercisinin çocuklarından bir tanesiyle birlikte gelecek ve dünyayı doğru noktaya yöneltecek; yani sevgi, kardeşlik ve adalet dünyasına. Hz İsa’ya inananlar ile İbrahimi dinlerinin inananlarının sorumluluğu, bu doğrultuda hareket etmek, bu ilahi vaadin gerçekleşmesi için; neşe dolu, parlak ve harika çağın gelişi için yolu hazırlamaktır. Umuyorum ki, bu oldukça yakın bir gelecekte vuku bulacak ve Yüce Allah’ın bahşetmesiyle o parlak çağ, dünyayı yönetmek üzere başlayacak.”

“Hz İsa’nın yıl dönümünü yeniden kutluyorum ve gelecek olan Yeni Yılın tüm insanlığa mutluluk, refah, barış ve kardeşlik getirmesi için dua ediyorum. Hepinize başarılar diliyorum.” 

Kuşkusuz ki tüm Hz. İsa'nın ikinci kez yeryüzüne gelişine ve Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışına dair ahir zaman alametlerinin neredeyse tamamının çıkmış olması, tüm dünya inananlarını çok büyük ve heyecanlı bir bekleyiş içerisine yöneltmiştir. Bu büyük heyecanı yaşayan, Hz. İsa ve Hz. Mehdi sevgisiyle hareket eden insanlardan biri de İran Cumhurbaşkanı Mahmoud Ahmedinejad’dır. “Hz. Mehdi aşığı” olmalarıyla bilinen tüm İran halkı gibi, Amhedinejad da 2009 yılını müjdelerken, tüm insanları bu tarihi gerçeklerin farkına varmaya ve bu müjdelerin sevincini yaşamaya çağırmaktadır.

28 Aralık 2008 Pazar

HAZRETİ MEHDİ.COM

SÖZÜN EN GÜZELİNİ SÖYLEMEK

Müminler için konuşma büyük bir ibadettir. İman edenler, Allah'tan her zaman akıl, hikmet ve hayır dolu konuşmalar yapabilmeyi isterler. Konuşmalarında Rabbimiz'i zikreder, insanlara sözün en güzelini söyler, onlara güzel ahlakı tebliğ eder, iyiliği emreder kötülükten men ederler. "Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?" (Fussilet Suresi, 33) ayetiyle bildirildiği gibi, dünyada en güzel sözle konuşan insan, Kuran'da öğütlenen ahlakı yaşamaya çağıran kimsedir. Müminler Allah'ın razı olacağını umdukları bu konuşma üslubunu kullanarak Rabbimiz'in rahmetine ve cennetine kavuşabilmeyi umut ederler. 

Kuran'ın “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle...” (İsra Suresi, 53) ayetiyle Allah insanlara birbirlerine sözün en güzelini söylemelerini bildirmiştir. 

Büyük İslam alimlerinden Muhyiddin İbni Arabi, güzel söz söylemenin önemini eserlerinde şöyle hatırlatmıştır:

İsteyeni boş çevirme, güzel bir sözle dahi olsa onun gönlünü al, güler yüz göster. İleride Allah'a mülaki olacağını düşün! (Fütühat-ı Mekki'den-İbni Arabi, Altın Sahifeler, Pamuk Yayıncılık, s. 44)

Güzel sözlü ol! Bu hususta sana şunu tavsiye ederim: 'Bütün insanlar konuşurlar. Sen en iyi konuşan ol ki, sözün dinlensin... (Fütühat-ı Mekki'den-İbni Arabi, Altın Sahifeler, Pamuk Yayıncılık, s. 104)

Amellerine ve davranışlarına dikkat ettiğin gibi sözlerine de dikkat et.
Çünkü sözlerin, davranışlarının cümlesindendir. Bu sebeple kim sözünü amelinden sayarsa ameli az olur.
Şunu da iyi bil ki, Allah kullarının sözlerini dikkate alır. Zira Allah her söyleyenin söylediği sözünün yanındadır... Allah onu sana soracaktır... Allah Teala buyurdu:
Söylediği hiçbir söz yoktur ki yanında hazır bulunan bir gözcü (melek) onu kaydetmesin.
Bu ayette ki melekten, sözlerini bir bir sayıp kaydeden melek kastedilmiştir. Yine Allah (c.c) şöyle buyurdu: Oysa yaptıklarınızı bilen, değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler...
Yine şöyle buyurdu:
Fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur.
Fısıldaşma da bir sözdür. Onun için konuştuğun zaman Allah'ın sana verdiği ölçüler konuş. Allah Resülu de şaka yapardı ama söyledikleri hep doğru idi.
Öyleyse sen de Allah'ın hoşnut olacağı sözleri söylemelisin... (Fütühat-ı Mekki'den-İbni Arabi, Altın Sahifeler, Pamuk Yayıncılık, s. 37)

7 Aralık 2008 Pazar

ADNAN OKTAR'IN AFGANİSTAN AYNA RÖPORTAJI (Aralık 2008)





ADNAN OKTAR'IN KAÇKAR TV'DEKİ CANLI RÖPORTAJI (4 Aralık 2008)





Sayın Adnan Oktar'ın "Ergenekon" Örgütlenmesi Hakkında Çarpıcı Tespitleri

Sayın Adnan Oktar, “Harun Yahya” müstear adıyla 1997 yılında kaleme aldığı “Terörün Perde Arkası” isimli eserinde, “Ergenekon” örgütünün ismini açıkça vererek bu materyalist-Darwinist ateist yapılanmayı ilk deşifre eden kişi olmuştur. Kitabında Türkiye’de komünist çizgide “Ergenekon” isimli illegal bir yapılanmanın teşkilatlanmakta olduğunu yazan Sayın Adnan Oktar, aynı zamanda bu teşkilatın gerçekte Masonların piyonu olduğunu da duyurmuştur.

Ayrıca Adnan Oktar’ın Ergenekon örgütlenmesi hakkındaki tespitleri bunlarla sınırlı kalmamıştır.

İşte BAV Fahri Başkanı Sayın Adnan Oktar’ın Ergenekon örgütlenmesi;

Deccaliyetin komitesi olan bu komünist örgütlenme ile Masonluk arasındaki hiyerarşik bağ ve Ergenekon örgütünün başında kimin bulunduğu konusundaki çarpıcı tespitlerinden bir bölüm…

Ergenekon Örgütünü İlk 1997’de Anlattım “Devlet içine sızmış bir derin devlet çetesinden biz yıllardan beri bahsederiz. Ben ta bu konuyu 97’lerde anlattım. Kitaplarımda anlattım. Çok çok eskidir benim bunu anlatmam ve yıllardan beri de ilanlarda, gazete ilanlarında arkadaşlarımız anlatıyorlar. Komünist derin devlet çetesi diye. Ergenekon dememiştik. Sonra devlet, Allah’a çok şükür kahraman ordu, Said Nursi’nin tabiriyle kahraman ordu, hakikat hali görüp olaya müdahale etti, savcılarımız, hakimlerimiz de. Ve komünist derin devlet çetesine çok ciddi bir darbe indirilmiş oldu.” (Sayın Adnan Oktar’ın Erzincan Can TV ile Temmuz 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)

Ergenekon Yapılanmasının İki Kanadı Var Ama Asıl Köken Masonluk

“Ergenekon yapılanmasının iki kanadı var: Birisi komünist, Marksist yapılanma. Bu komünist Marksist yapılanmanın bizleri doğrudan hedef aldığından eminim. Diğer kanadı, sağ kanadı var bir de komünist kanadı var. Komünist kanadı daha etken, devletin içerisinde daha kilit noktaları tutmuş ve her türlü örgütlenmeyi kullanabilen bir yapı. Ama asıl kökeninde yine mason derneklerinin etkisi var.” (Sayın Adnan Oktar’ın İngiliz The Guardian gazetesi ile Nisan 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)

Ergenekon Komünist Derin Devlet Çetesidir

“Masonluk Türkiye’de doğrudan bir şeye müdahale etmez. Kendi yan kuruluşları vardır. Ergenekon gibi yan örgütleri vardır ve illegal bir yapılanması var. Ergenekon Marksist örgütlenmesi, bu devlet içinde gelişen bir komünist derin devlet çetesidir.” (Sayın Adnan Oktar’ın Al Bağdadi TV (Irak) ile Temmuz 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)

Ergenekon Örgütünün Masonluğa İhtiyacı Var

“Asıl yöneten güç masonluktur. Çünkü dünyadaki en güçlü, en sistemli, en disiplinli örgüt masonluktur. Ondan daha disiplinli bir örgüt yoktur şu anda dünyada. Onun için ateist siyonistlerin organize ettiği en disiplinli örgüttür. O örgüt böyle bir yapılanmayı çok rahat geliştirebiliyor. Yani Ergenekon tipi bir örgütlenmenin masonluğa çok büyük ihtiyacı vardır. Yoksa hareket edemez. Güç bulamaz. Rahat hareket edebilmesi, güç bulabilmesi, istediği yerlere daha rahat sızabilmesi ve rahat eylem yapabilmesi için böyle dünya çapında dev çok disiplinli organize bir örgüte ihtiyacı vardır. Bu da masonluktur.” (Sayın Adnan Oktar’ın Vakit Gazetesi ile Mayıs 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)

Masonluk Türkiye’de Doğrudan Müdahale Etmez

“Masonlar, Ergenekon örgütünü kullanıyorlar. Direkt müdahale etmeyip. Ergenekon’un Marksist kanadını kullanıp onla eylem yaptırıyorlar. Baskıyı onlarla elde edebiliyorlar. Devletin birçok kurum ve kuruluşunda örümcek ağı gibi yapılanmış durumdalar.” (Sayın Adnan Oktar’ın El Siglo TV (İspanya) ile Haziran 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)

Ergenekon Örgütünün Türkiye’yi İkiye Bölme Planı Vardı

“Türkiye’yi ikiye bölmek istediklerini biliyoruz. Marksist Doğu Türkiye, Marksist Batı Türkiye olarak ikiye ayırmayı düşündüklerini biliyoruz. Onların kendi beyanlarından biliyoruz. Gizlemiyorlar zaten açık açık söylüyorlar. Başkentlerini bile ayarlamışlar kendilerine göre. Mesela Diyarbakır’ı komünist Doğu Türkiye için, İstanbul’u da komünist Batı Türkiye için başkent olarak hazırlıyor bu örgüt.” (Sayın Adnan Oktar’ın El Siglo TV (İspanya) ile Haziran 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)

Marksist Ergenekon Yapılanması 100 Yıldan Beri Devam Ediyor

“Masonluğun Kılıncı: Ergenekon” kitabım Türkiye’nin 100 yıldan beri çektiği sıkıntının kökünü anlatıyor. Yani 100 yıldan beri bu Ergenekon yapılanması, bu Marksist yapılanma devam ediyor. Ta ittihat terakkicilerin devrinde oluşmuş bir sistem bu, yeni yapılmış bir şey değil. İsmi de ta o zamanlar konmuş. Yani o devirden kalma bir şey. Yeni isimlendirilmiş bir şey değil. O zamanlar Türkçülüğü güya kullanmış Marksistler. O zamanın komünistleri yani komünistlerin yeni güçlendiği dönemlerde. İhtilallerde, Türkiye’de meydana gelen terör olaylarında şiddet olaylarında, devlet içinde bir görev odağı olarak sürekli yönlendirici olmuşlar, sürekli çalışmışlar. Daha yeni devlet bunun farkına vardı. Yani yeni durdurma kararı aldı. Mesela yapılan suikastler, hepsinin kökeninde bu teşkilat yatıyor. Mesela Türkiye’deki 12 Eylül öncesi ortamın meydana getirilmesi, 12 Mart devrinde o devirdeki olayların meydana getirilmesi, kargaşanın meydana getirilmesi, hatta bombalama olayları hepsinin kökeninde, bu örgüt yatıyor. Bu tamamen temizlenirse son derece sakin halim selim huzurlu bir ortam olacaktır.” (Sayın Adnan Oktar’ın Vakit Gazetesi ile Mayıs 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)

Ergenekon Örgütünün Din Ahlakına Karşı Bir Yapısı Var

“Ergenekon gidiyor bir gün bir savcıyı öldürüyor, gidiyor bir gün bir solcuyu öldürüyor, niye yaptığı da belli değil, neden yaptığı da belli değil, çıldırmış gibi, çok şuursuz bir sistem bu. Onun için taraftarlarını da çok iyi yıldırabiliyor ve ürkütebiliyor, çünkü ölümün hangisinden, nereden geleceği belli değil. Yani yöneticisini de bir anda öldürebiliyorlar, işin içinde olan ya da olmayan herhangi bir insanı öldürebiliyorlar, böyle gözü kara bir sistem. Ama milletimiz gördüğüm kadarıyla bilinçleniyorlar bu yapıya karşı, özünde Allah’ı inkâr etme (Allah’ı tenzih ederiz.), din ahlakına karşı olma düşüncesinden kaynaklanan bir yapıdır Komünist Derin Devlet.” (Sayın Adnan Oktar’ın Al Hurra TV (Irak) ile Nisan 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)

Ergenekon Örgütü Türk Milletine Değer Vermez

“Bu tip örgütlerde de milleti ve insanları insan yerine koymama, biz herşeyi sizden daha iyi biliriz mantığı oluyor. Mesela komünist Ergenekon örgütünün özelliği de böyledir, halka değer vermez, Türk milletine değer vermez, kendilerinin çok daha akıllı olduğuna, üstün olduğuna inanırlar, daha kültürlü, görgülü olduğuna inanırlar. Halkın cahil olduğuna, dolayısıyla kitle şiddetinin, kitle yıldırmasının, kitle korkutmasının bu insanları hiza edeceğine ve doğrudan onların istediği gibi hareket etmelerine vesile olacağına inanırlar. Bu da çok kötü tabii.” (Sayın Adnan Oktar’ın İngiliz The Guardian gazetesi ile Nisan 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)

Ergenekon Örgütünün Bir Numarası Şeytandır

Muhabir: Ergenekon’un bir numarası tartışma konusu olmuştu? Sizce bir numara kim?

Adnan Oktar: Ergenekon örgütünün bir numarası şeytandır.

Muhabir: Peki Türkiye’deki o şeytan kim?

Adnan Oktar: Şeytan’ın etkisinde olan kişiler. Anladığım kadarıyla devlet bunu biliyor zaten. Yakın zamanda ortaya çıkarırlar. (Sayın Adnan Oktar’ın “www.timeturk.com” isimli haber sitesinde Temmuz 2008 tarihinde yayınlanan röportajından…)

Şeytanın Kurduğu Sistem Sadece Ergenekon Değil

“Tek bir tehlike vardır Müslüman için. O da şeytan ve şeytanın kurduğu sistemler. Şeytanın kurduğu sistem sadece Ergenekon değil. Marksist ve Leninist bir yapılanma içinde olan bu Ergenekon örgütü, terör örgütlerini de içinde barındıran bir sistem. Mesela PKK, mesela diğer terör örgütleri. Onlar da aynı örgütle birlikte hareket ediyorlar. Fakat bunların hepsinin üstünde masonluk vardır, bunların patronu masonluktur. Türk masonluğu da değil üstelik. İngiliz ve İsrail masonluğu asıl olayı yönetir.” (Sayın Adnan Oktar’ın “www.timeturk.com” isimli haber sitesinde Temmuz 2008 tarihinde yayınlanan röportajından…)

Mazlum İnsanları Komünist Ergenekon Örgütünün, Masonların Eline Bırakarak Türkiye’den Gitmem

“Türkiye benim vatanım tabi, bütün atalarım burada, ailem burada arkadaşlarım burada, kendi soyum burada. Böyle bir ortamda “Ben rahatsızım beni rahatsız ediyorlar”, “Ben buradan gideyim” dediğimde burada bir çok insanı bırakacağım ve onların zorda kalmasını kabul edeceğim demektir. Halbuki vatanıma, insanlarıma bir saldırı varsa her türlü zorluğu kabul ederek burada kalıp, benim bu mücadelenin içinde durmam lazım. O bir kaçaklık olur. Müslüman’a yakışmaz bu. Yani sonuna kadar zor olan yerde mücadele etmek çok önemlidir. Kolay yerde herkes herşeyi yapar. Zorun içinde başarı çok önemlidir. Zoru başarmak önemlidir. Onun için ben buradaki mazlum insanları masonların eline bırakarak, Marksistlerin eline bırakarak, komünist Ergenekon örgütünün eline bırakarak Türkiye’den gitmem ve sonuna kadar mücadele ederim.

En fazla hayatıma yönelik bir şey olabilir, o zamanda şehit olurum. O yüzden Müslüman’ın böyle bir korku yaşaması Müslüman’a yakışmaz, Müslüman bu yola girerken her şeyi kabul ederek bu yola giriyor. Mesela Peygamber Efendimiz (sav) mücadele ederken hiçbir zaman için zorluktan yılmamıştır. Hiçbir peygamber yılmamıştır, sahabeler yılmamıştır. Dolayısıyla bizim de zorluktan yılmamız bizlere yakışmaz. Türkiye inşaAllah bu zorlukları atlatacak, bu mason istilası kalkacak, komünist derin devletin zulmü ortadan kalkacak, Türkiye refaha ve huzura kavuşacak. Güzel günler zaten yakında. Bunun sevinci içindeyiz.” (Sayın Adnan Oktar’ın Al Bağdadi TV ile Temmuz 2008 tarihinde yaptığı röportajdan…)

Atmosferdeki İdeal Oranlar

Dünya'nın atmosferi, yaşam için gerekli son derece özel şartların biraraya gelmesiyle tasarlanmış olağanüstü bir karışımdır. Dünya atmosferi, % 77 azot, % 21 oksijen ve % 1 oranında karbondioksit ve argon gibi diğer gazların karışımından oluşur.

Bu gazların en önemlisi olan oksijendir, çünkü insanların ve hayvanların enerji elde etmek için kullandıkları çoğu kimyasal reaksiyon oksijen sayesinde gerçekleşir. Soluduğumuz havadaki oksijen oranının, son derece hassas dengelere dayalı olması çok ilginçtir. Dünyaca ünlü bilim adamı Michael Denton, bu konuya şöyle dikkat çekmektedir:

"Atmosferimiz daha fazla oksijen içerebilir ve buna rağmen hayatı destekleyebilir miydi? Hayır! Oksijen çok reaktif bir elementtir. Şu anda atmosferde bulunan oksijenin oranı, yani yüzde 21, yaşamın güvenliği için aşılmaması gereken sınırların tam ideal noktasındadır. Yüzde 21'in üzerine artan her yüzde birlik oksijen oranı, bir yıldırımın orman yangını başlatma olasılığını % 70 artıracaktır."

İngiliz biyokimyacı James Lovelock ise bu kritik dengeyi şu şekilde ifade etmektedir:

"Yüzde 25'lik bir oksijen oranının daha yukarısında, şu anda besin olarak kullandığımız bitki türlerinin çoğu, tüm tropik ormanları ve arktik tundraları yok edecek olan dev yangınlarda yok olurdu... Atmosferin şu anki oksijen oranı, tehlikenin ve yararın çok iyi bir biçimde dengelendiği bir rakamdadır."

Atmosferdeki oksijen oranının dengede kalması da, mükemmel bir "geri dönüşüm" sistemi sayesinde gerçekleşir. İnsanlar ve hayvanlar devamlı olarak oksijen tüketirler ve kendileri için zehirli olan karbondioksiti üretirler. Bitkiler ise bu işlemin tam tersini gerçekleştirir ve karbondioksiti hayat verici oksijene çevirerek canlılığın devamını sağlarlar. Her gün bitkiler tarafından milyarlarca ton oksijen bu şekilde üretilerek atmosfere salınır. (www.evreninyaratilisi.com)

Bitkiler, insanlar ve hayvanlar, eğer aynı reaksiyonu gerçekleştirselerdi, dünya çok kısa sürede yaşanılmaz bir gezegene dönüşürdü. Örneğin tüm canlılar oksijen üretselerdi, atmosfer kısa sürede "yanıcı" bir özellik kazanacak ve en ufak bir kıvılcım dev yangınlar çıkaracaktı. Sonunda da dünya dev bir "tüp patlaması" gibi bir patlamayla yanarak kavrulacaktı. Öte yandan, tüm canlılar karbondioksit üretseydi, bu kez atmosferdeki oksijen hızla tükenecek ve bir süre sonra canlılar nefes almalarına rağmen "boğularak" toplu halde ölmeye başlayacaktı.

Allah canlılığın dengesini öylesine kusursuz bir sistemle kurmuştur ki, atmosferdeki oksijen oranı bu sayede canlılık için en ideal olan oranda durmaktadır.

Ancak Allah canlılığın dengesini son derece kusursuz bir sistemle kurmuştur. İşte bu sayede atmosferdeki hassas oksijen oranı, canlılık için en ideal olan oranda durmaktadır. Bu oran, ünlü bilimadamı Lovelock'ın ifadesiyle "tehlikenin ve yararın çok iyi bir biçimde dengelendiği bir rakam"dır.

Karbondioksit Güneş'ten gelen ışınlardan bir kısmının yeryüzünden yansıyıp uzaya kaçmalarına engel olur ve böylece Dünya'nın sıcaklığının korunmasını sağlar.

Atmosferdeki gazların karışımı, yaşayan canlılar için çok hassas bir dengededir; her bir gaz doğru oranda ve doğru miktarda bulunur. Örneğin solunum sırasında bizler için zararlı olan karbondioksit bile aslında çok çok önemlidir. Zira bu gaz Güneş'ten gelen ışınlardan bir kısmının yeryüzünden yansıyıp uzaya kaçmalarına engel olur ve böylece Dünya'nın sıcaklığının korunmasını sağlar. Atmosferi oluşturan bu gazların oranları Dünya'da meydana gelen biyolojik ve tektonik işlemler sayesinde devamlı olarak dengede tutulur. Bu dengenin binlerce yıldır korunması ve canlıların ihtiyaç duyduğu şekilde muhafaza edilmesi de yine bir düzeni ve dolayısıyla bu düzeni kusursuzca var eden Allah'ın varlığını göstermektedir. Allah Kuran'da şöyle buyurmuştur:

"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." ( Haşr Suresi,24)

2 Aralık 2008 Salı

24 SAATTE KAFKAS İTTİFAKI

SAYIN ADNAN OKTAR 

NE DEMİŞTİ?
Adnan Oktar: "Amerika'nın da rahat etmesi için, Rusya'nın da rahat etmesi için, bütün insanlığın rahat ve huzur içinde olması için, ekonomik güçlenme, sosyal güçlenme, ruhi güçlenme, manevi rahatlık için mutlaka bu Türk İslam Birliği'nin oluşması gerekiyor. Bunun zemini olağanüstü kolay, olağanüstü kolaylaştı. Sadece Türkiye'nin bunu dile getirmesi gerekiyor resmi olarak. Azerbaycan'a söylense bugün, biz sizle iki devlet bir millet olarak birleşmek istiyoruz, bir kere Türkiye bunu söylesin, 24 saat içerisinde evet cevabı alacaklardır. 24 saat içerisinde. Suriye'ye teklif etsinler Türkiye'yle birleşme teklifinde bulunuyoruz size, ne diyorsunuz desinler, 24 saat içerisinde evet sözü gelecek. Ben garanti veriyorum İnşaAllah. Bunun için artık zeminden de milletimizin bu konuda hadi ne duruyorsunuz demesi gerekiyor. Bunu herkes istiyor. Rusya da ister. Çünkü Rusya orada bir sürü insanını kaybetti, olaylar çıktı, kan aktı, töhmet altında kalıyor. Onlar da rahatsızlar bu sistemden. ." (Samsun Kanal 55, Ağustos 2008) 

Adnan Oktar: "Türkiye bölgede Amerika'nın da lehinde Rusya'nın da lehinde bir faaliyet yapıyor. Türkiye ve Çin'in de lehinde bir faaliyet yapıyor. Ve hepsi memnun Amerika da memnun Türkiye den, Amerika da memnun, Rusya da memnun, Çin de memnun. Azerbaycan'la birleşince bu memnunluk yine devam edecek. Değişen bir şey olmayacak. O güç onların aleyhine olmayacak ki, yani Türk İslam Birliği Rusya'nın daha zenginleşmesi demektir. Ermenistan'ın daha zenginleşmesi demektir. Ermenistan'da, Rusya'da yeni yeni fabrikalar, yeni yeni tesisler demektir. Azerbaycan'ın petrollerinin Türk petrollerinin, Türk madenlerinin Rusya'ya, Ermenistan'a satılması demektir. Ve onların her türlü imkanının daha çok artması demektir. Pazarları genişler, ticaretleri genişler, askeri yönden risk kalkar. Çünkü, Rusya'ya karşı düşman bir tavrı yok, Türkiye'nin dost tavrı var. Rusya'yı dost ülke olarak görüyoruz. Asil bir ülke olarak görüyoruz. Yani Rusya'yı düşman olarak görmek en son düşüneceği bir şeydir Türkiye'nin hiçbir şekilde öyle bir düşüncesi yok. dolayısıyla, Rusya böyle bir birleşmeden çok çok memnun olur. Çok lehine olur." (Azerbaycan ATV, Ağustos 2008)

NE OLDU?

Star Gazetesi, 15 Ağustos 2008

Hazar'da üç devlet tek millet

Türk-Azeri-Türkmen liderler dün ilk defa Hazar'ın kıyısında üçlü zirvede bir araya geldi. Gül, "Tek millet, üç devletiz. Aramızda sınırlar olmayacak kadar gönüllerimiz bağlı" mesajını verdi

Harun Yahya: Darwinizm'i Yendi - 23.11.2008 Suudi Arabistan/Arab News


Suudi Arabistan'ın İngilizce olarak en çok okunan günlük gazetesi Arab News, 23 Kasım 2008 tarihinde PK. Abdul Ghafour'un İstanbul'da Adnan Oktar ile yaptığı özel röportaja yer verdi. Ortadoğu'nun en önemli İngilizce gazetelerinden olan Arab News'un "Harun Yahya: Darwinizm'i Yendi" başlığıyla yayınlanan haberi, özellikle Darwinist kesimde büyük ses getirdi. Bu çok konuşulan röportajın gazetede yer alan metnini aşağıda okuyabilir ya da buradan izleyebilirsiniz:


Harun Yahya, İstanbul'dan önde gelen bir Türk entellektüel olan Adnan Oktar'ın müstear ismi. Darwinizm'in yanlışlığını kanıtlıyan araştırma bulguları, ona uluslararası övgü kazandırdı. Türk İslam Birliği'ni çok güçlü bir şekilde savunan Yahya, böyle bir birliğin oluşumunun bugün Müslüman dünyasının karşı karşıya olduğu bir çok problemi çözeceğine inanıyor.


İstanbul'da Arab News'a konuştuğunda, Oktar dünya çapında barış ve sevgi aradığını söyledi. "Bütün insanların birarada barış ve uyum içinde yaşadığı bir dünya hayal ediyorum. Ayrıca terörizmin ve vahşetin sona ermesini, mezhep ayrılıklarının, Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkların kökünden giderilmesini ve İslam inancı ve ahlakının tüm dünyaya yayılmasını diliyorum."


Yahya şimdiye kadar Arapça, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca da dahil olmak üzere 60 farklı dile çevrildiği, 300'den fazla kitap yayımladı. "45.000'den fazla sayfa yazıp yayımladım. 2008'de internet sitelerimdeki kitaplarımdan yaklaşık 80 milyon adet indirildi. Bunlar çalışmalarımla ilgilenen insanlar hakkında şaşırtıcı bir sayı ve bu beni son derece mutlu ediyor." dedi.


Kuran ve Sünnet öğretilerini temel alan Yahya'nın kitapları ve belgeselleri Müslümanların Allah inançlarının derinleşmesine vesile oluyor ve genç Müslüman erkek ve kadınların kendi dinlerinden gurur duymalarını sağlıyor. Dünya çapında bir çok televizyon kanalı, Yahya'nın Allah'ın varlığını ve gücünü gösteren belgesellerini yayınlıyor. Darwinizm, ateist siyonizm, Marksizm ve masonluk hakkındaki analitik yazıları ise, bu ideolojilerin sahteliğinin ortaya çıkmasına yardımcı oluyor.


Türk alim, İki Kutsal Cami'nin Koruyucusu Kral Abdullah'ın uluslararası seviyede inançlararası diyaloğu savunma çabalarını takdir ediyor: "Kral Abdullah'ın faaliyetlerini çok yakından takip ediyorum. Çok samimi bir insan ve gerçekten inançlı biri. Kararlarına ve fikirlerine saygı duyuyorum, çünkü dünya barışını güçlendirmek için çalıştığını biliyorum."


Arab News ile olan detaylı röportajı sırasında Yahya müzmin Arap-İsrail çatışmasını sona erdirecek fikirlerinden de bahsetti. "Bu çatışmanın çözümü bölgedeki insanların birlik ve kardeşlik içinde yaşayabilmesi için mümkün olduğunca sade olmalıdır." dedi. Sudi Arabistan'da Kral Abdullah tarafından ilk olarak öne sürülmüş olan Arap barış girişimini övdü ve göz ardı edilmemesi gerektiğini söyledi.


"İsrail'deki gerçek problem, perde arkasında ateist siyonistler tarafından idare edilmesi gerçeğinde yatıyor. Bu Masonik güçlerden kurtulmalıyız ki, Müslümanlar ve Museviler bölgeyi yönetebilsinler. Musevilik İslam'ın eski bir şeklidir. Zaman içinde bazı bozulmalara ve değişikliklere uğramıştır. Şu an İsrail'i idare edenler gerçek Musevi inancına sahip olanlar değiller." diye belirtti.


Türk İslam Birliği Yahya'nın en çok istediği şeylerden biri. "Müslümanlar Kuran'a göre birbirleriyle kardeş olmak zorundalar. Türk İslam Birliği bu yolda başarılı olmak için çok önemli. Müslüman ve Türk devletler bu birliğin şemsiyesi altında biraraya gelmeliler. Bu devletler içişlerinde bağımsız davranacaklar ve ortak hedefleri için de birlikte çalışacaklar." dedi.


"Türk İslam Birliği'nin dünyadaki tüm ülkelere açılma potansiyeli var." dedi. "Hiç düşmanı olmayacak, çünkü düşmanları dosta çevirme kabiliyetine sahip olacak." dedi. "İslam ve Türk ülkelerindeki insanların yaklaşık %95'i böyle bir birlik arıyor. Tek yapmamız gereken devlet adamlarımızı ve politikacıları bunu yapmaları için cesaretlendirmek. İnsanlar şimdiden gümrük birliğinden, ortak pazardan ve tek para biriminden bahsediyorlar. Bu insanların şimdiden zihinlerinde birliği kabul ettiklerini gösteriyor." Türk İslam Birliği'nin gelecek 10 yılda gerçekleşeceği konusunda iyimser.


Yahya Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üye olmasını istiyor. Ancak konumunu güçlendirmesi için, Türkiye'nin AB üyesi olmadan önce, İslam Birliği'nin lideri olması gerektiğini öne sürüyor. "Eğer Türkiye şu an AB üyeliğini kazanırsa, bundan faydalanamaz; çünkü Avrupa, Kıbrıs ve İstanbul da dahil olmak üzere Güneydoğu Türkiye'yi istiyor ve bu kabul edilemez." diye belirtti.


"Türklerin çoğu dindar ve bayanları başartösü takıyor" dedi. "Okul ve üniversiteler gibi kamu kurumlarında başörtüsü takmanın yasak olduğu doğru, ama bu Türk Milletinin kararı değil. Bu Anayasa Mahkemesinin kararı ve Anayasa Hukukunun uygulaması. Umarım bu ileride değişir. Mevcut yasa bayanların başörtüsü takmasına izin vermiyor diye, gelecekte de buna izin verilmeyeceğini söyleyemeyiz."


Darwinizm'in keskin bir karşıtı olan Yahya evrim teorisini mağlub etmekle ilgili övgüleri kabul ediyor. (Adnan Oktar:) "Birincisi, dünyada çapında tüm Darwinistlere, bu Dünya'nın Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiğini, evrimle meydana gelmediğini kanıtlayan 100 milyon fosil sunduk. İkincisi, Darwin kitabında evrim teorisinin kanıtlanması için ara formlar bulunması gerektiğini yazdı, ama hiç kimse tek bir tane bile ara form bulamadı. Üçüncüsü, Darwinciler ilk hücrenin tesadüf sonucu meydana geldiğini iddia ediyorlar. Fakat tek bir proteinin bile tesadüf eseri oluşması imkansız. Dördüncüsü, evrimin kanıtı olarak sunulan kafataslarının sahte olduğunu kanıtladık. Darwinizm beynimizin içinde nasıl görebildiğimizi, duyabildiğimizi ya da algılayabildiğimizi açıklayamıyor."



Almanya, Fransa, İsviçre ve Danimarka'daki gazetelerin yaptıkları anketler, Avrupalıların %85-90’ının artık evrim teorisine inanmadıklarını gösteriyor.


Yahya'ya göre ABD'deki 11 Eylül saldırıları, Afganistan ve Irak'ın istilası, Irak ordusunun yenilgisi ve global finansal kriz, Hz. İsa'nın (as) ikinci kez gelişinin alametleri. "Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) bu alametleri zaten bildirmişti. Devam eden savaşlar, katliamlar, ümitsizlik vs... Mehdi'nin gelme zamanının yaklaştığını gösteriyor." dedi. "Mehdi'nin gelişi insanların mutlu olduğu ve zenginlik içinde olduğu altın bir çağı getirecek."


Yahya'ya Hz. Hz. Muhammed'in son peygamber olduğuna inanmadığı yönündeki ithamla ilgili sorulduğunda, şöyle cevap verdi: "Bu iddia Hz. İsa'nın (as) ikinci kez gelişinden ve benim bu konu hakkındaki açıklamalarımdan memnun olmayan bir grup insanın yanlış anlamasıyla yayılmış olmalı. Peygamberimiz (sav) son peygamberdir ve kitap gönderilen son elçidir. Kitaplı başka bir peygamber ya da elçi tekrar gelmeyecek. İsa (as) geldiğinde yeni bir şeriat ya da yeni bir mesaj veya yeni bir kutsal kitap getirmeyeceğini açıkça belirttim. Bir Müslüman olarak gelecek ve Muhammed Peygamberin (sav) şeritanı izleyecek."


Yahya Kuran'ın terörü savunduğu iddialarını reddetti. "İslam bir barış dinidir; erdem ve hoş görüyü teşvik eder. Kardeşliği vurgular. Kuran masum bir insanı öldürürseniz tüm insanlığı öldürmüş gibi olursunuz diye açıkça bildirmektedir."



Mevdudi ve Seyid Kutup kitaplarının terörizmi savunduğu iddialarına karşı olarak, "Kitaplarını dikkatlice okudum ve terörizmi ya da vahşeti teşvik ettiğine dair hiçbir şey görmedim. Onların çok samimi Müslümanlar ve gerçek iman sahipleri olduklarına inanıyorum. Onları eleştirenler veya onları yanlış bulanlar, tekrar kitaplarına bakmalı ve bunları dikkatlice okumalılar."


Global Yayıncılık'ın İngilizce olan http://www.harunyahya.com ve http://www.harunyahya.net sitelerinde Kuran ve Sünnetin mesajlarının yayılması yönündeki çabalarını vurguladı. "Kuran'ın İngilizce tercümesini yayımlamak ve İslami filmler yapmak için planlarımız var, ama bunlar biraz zaman ve maddi imkanlar gerektiren projeler. Eğer Allah bu maddi imkanları bahşederse, bunları uygulamaya çalışacağım."


Yahya, Fransa Başkanı Nicholas Sarkozy'nin Yaratılış Atlası'nı okuduktan sonraki teşvik verici yorumlarını hatırlattı. "Sarkozy 'her insanın düşüncesinde ve kalbinde var olan Allah'tır' diyor. 'Sürekli olarak insanlara bir alçak gönüllülük ve sevgi mesajı, barış ve kardeşlik mesajı, hoşgörü ve saygı mesajı veren Allah'tır. Bu mesajlara uymalıyız. İnsanı esir kılmayan, onu özgür kılan Allah'tır.'" Yaratılış Atlası'nın Fransa eski Devlet Başkanı Jacques Chirac ve İngiltere eski Başbakanı Tony Blair'i de etkilediğini söyledi.


Yahya, kendisinin görüşlerine ve fikirlerine karşı gelenlerin aleyhinde yaptıkları yalan ithamlara, Müslümanların inanmamalarını söyledi. "Ateist siyonistler, Masonlar ve Darwinistler bu iddiaları yayıyorlar, çünkü beni susturmak istiyorlar. Eğer herhangi bir şüpheniz ya da sorunuz varsa, direkt olarak bana sorabilir ya da internet sayfama email yollayabilirsiniz. Bunları cevaplamaktan memnuniyet duyarız. Allah iman edenlere, yapılan suçlamaları araştırmadan bunlara inanmamalarını söylüyor." dedi.


28 Kasım 2008 Cuma

EVRİMİN FOSİLLERE YENİLİŞİ


 
 
 
 

ERMENİLER KARDEŞİMİZDİR


 
 
 
 

27 Kasım 2008 Perşembe

Darwinist Diktatörlük


Darwinizm bir Şaman dinidir! Sümerlerden kalma bu pagan dinini savunmak için gizli faşist bir örgütlenme yapıldı. Bu örgütlenme ile ilgili bilgileri bu siteden öğrenebilirsiniz.

Darwinizmin Yıkılışının 200. Yıldönümü


Darwinizm'in yıkılışının 200. yıldönümü, 12 Şubat 2009 tarihinde çeşitli etkinliklerle kutlanacaktır. Darwinizm'in bu yıkılış kutlaması çerçevesinde Darwinizm'in dünya çapındaki yenilgisinin konu edildiği çeşitli konferanslar düzenlenecek, Darwinist aldatmacanın anlatıldığı kitap dağıtımları gerçekleştirilecek, Darwinizm safsatasının gerçek yüzünü gösteren video gösterilerine yer verilecek ve diğer etkinlikler düzenlenecektir. İlgilenen herkesin, Darwinizm'in yıkılışı konusuyla ilgili fikirlerini ve düşüncelerini yazılı olarak sitemize göndermelerini rica ediyoruz. Gelen yazılar incelendikten sonra sitemizde yayınlanacaktır.
Şimdiden teşekkür ederiz.

''EVRİM TEORİSİ NEDEN GEÇERSİZ'' BAŞLIKLI BİLİM YARIŞMASINDA BÜYÜK ÖDÜL 100.000 YTL’YE ÇIKARILDI!

26 Kasım 2008 Çarşamba

İngiliz Halkı Okullarda Yaratılış Okutulsun İstiyor - 00.10.2008 İngiltere/The Evening Standard



İngiltere'nin Londra şehrinde basılan The Evening Standard gazetesinin internet sitesi, "Yaratılışçılık okullarda okutulmalı mı?" sorusu ile bir anket düzenledi. Ekim 2008 tarihli bu anket sonuçlarına göre, İngiliz halkının %73'ü bu soruya "Evet" cevabını vererek, "Yaratılış okullarda okutulsun" dediler.

İngiltere'de dayatma ile derslerde okutulmaya çalışılan evrim teorisi, artık İngiliz halkının desteğini kaybetmiş durumdadır. Evrim teorisinin devlet düzeyinde muhafaza edilmesine, Yaratılışı savunanların baskı görmesine ve hatta istifaya zorlanmasına rağmen, Darwinist diktatörlük İngiliz halkından cevabını almıştır: İngilizler demokratik, her türlü düşüncenin, inancın özgürce ifade edilebildiği; tek taraflı eğitim dayatmasının son bulduğu bir toplum bekliyor ve "Yaratılışın artık okullarda okutulmasını" istiyor.

BEDİUZZAMAN SAİD NURSİ KİMDİR?

Said Nursi yakın geçmişimizde yetişmiş en büyük İslam alimlerinden ve fikir adamlarındandır. 1873'te Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya gelmiş, 1960'da Şanlıurfa'da Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Genç yaşta edindiği dini ve pozitif bilimlerdeki derin bilgisi, devrin ilim çevreleri tarafından kabul görmüş, küçük yaştan itibaren dikkati çeken keskin zekası, kuvvetli hafızası ve üstün kabiliyetleri dolayısıyla "Çağının eşsiz güzelliği" anlamına gelen "Bediüzzaman" sıfatıyla anılmaya başlanmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi, Doğu'nun en acil ihtiyacı olarak gördüğü eğitim problemini çözmek için din ve eğitim bilimlerinin birlikte okutulabileceği ve Medreset-üz Zehra ismini verdiği bir üniversite kurulmasını sağlamak için 1907'de İstanbul'a gelmiştir. Derin bilgisiyle buradaki ilim çevresine de kendini çok kısa süre içinde kabul ettirmiş, çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yayınlatmış, hürriyet ve meşrutiyet tartışmalarına katılarak hükümete destek vermiştir.

Dönemin hükümeti, Said Nursi'nin üniversite ile ilgili dilekçesine ilgi göstermemiştir. Hatta İstanbul'daki ilim adamlarının, talebelerin, medrese hocalarının ve siyasetçilerin ona olan ilgisinden rahatsız olmuş, Bediüzzaman'ın önce akıl hastanesine daha sonra da hapishaneye gönderilmesini sağlamıştır.

Said Nursi'nin serbest bırakılmasından kısa süre sonra 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilan edilmiş. Bu dönemde Bediüzzaman meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslamiyet'e aykırı olmadığını anlatmak için İstanbul'da çeşitli yerlerde konuşmalar yapmış, Doğu'daki aşiret reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekmiştir. Yayınladığı bu makaleler ve yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, 1909'da 31 Mart olayına karıştığı iddia edilerek haksız ithamlarla tutuklanıp, idam talebiyle yargılanmış, ancak beraat etmiştir.

Bediüzzaman bu olaydan sonra tekrar Doğu'ya dönmüş, I. Dünya Savaşında talebeleriyle milis kuvvet oluşturarak savaşa katılmıştır. Gönüllü alay komutanı olarak büyük yararlılıklar gösterdiği I. Dünya Savaşında Rusya'da esir düşmüş, üç yıl süren esaret hayatının sonunda Sibirya'daki esir kampından kaçarak İstanbul'a gelmiştir.

İstanbul'da devlet büyükleri ve ilim çevreleri tarafından büyük bir ilgiyle karşılanan Bediüzzaman, Dar-ül Hikmet-i İslamiye (İslam Akademisi) azalığına tayin edilmiştir. Buradan aldığı maaşla kendi kitaplarını bastırarak parasız olarak dağıtmaya başlamıştır. Said Nursi daha sonra İstanbul'un işgali sırasında işgalcilerin gerçek niyetlerini ortaya koyan Hutuvat-ı Sitte (Şeytanın Altı Desisesi) isminde uyarıcı bir broşür hazırlamış, bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanının emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep olmuştur. Milli mücadeleyi savunmuş ve destek olmuştur. Bu hareketleri Anadolu'da kurulan Millet Meclisi'nin beğenisini kazanmış ve Ankara'ya davet edilmiştir. 1922'de Ankara'ya geldiğinde devlet merasimiyle karşılanan Bediüzzaman, kendisine yapılan Şark Umumi Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı tekliflerini reddetmiştir.

Said Nursi 1925 yılında Şeyh Said isyanı çıktığında, olayla hiçbir ilgisi olmadığı halde, Van'da inzivaya çekilmiş olduğu yerden alınarak Burdur'a, oradan da Isparta'nın Barla ilçesine sürgüne götürülmüştür. Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatı'nın büyük bir kısmını burada yazmıştır.

Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, 1934 yılında daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Said Nursi'nin Isparta'nın merkezine getirilmesini istemiştir. 1935 yılında ise polisler burada da çalışmalarına devam eden Said Nursi'nin oturduğu evde arama yapmış ve bütün kitaplarına el koymuştur. Bediüzzaman emniyete götürülerek sorgulanmış, ancak suç unsuru bir şeye rastlanmayınca serbest bırakılmıştır. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatılmış, Bediüzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlarla Eskişehir Hapishanesine gönderilmiştir.

Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava süresince tutuklu kalmıştır. Daha sonra ise Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararla, Said Nursi'ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu'da mecburi ikamet; on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verilmiştir.

Polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu'ya getirilen Said Nursi, 1943'te Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklanmıştır. Ağır hasta olmasına rağmen Ankara'ya oradan da trenle Isparta'ya getirilmiştir. Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli'deki davayla birleştirilmesi üzerine ise Denizli'ye sevk edilmiştir. Denizli hapsi yine tecrit altında başlamış, çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur'un yazımına devam etmiştir. Sonrasında ise 1944'te verilen beraat ve tahliye kararına rağmen, dönemin hükümeti Said Nursi'nin Afyon'un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi tutulmasını emretmiştir.

Bediüzzaman burada hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirilerek gözetim altına alınmıştır. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve gözleme tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Denizli hapishanesindekinden bile çok daha ağır ve zor şartlar altında geçmiştir. Bu dönemde, hukuki yollarla Bediüzzaman'ı etkisiz hale getiremeyen muhalifleri onu zehirleyerek öldürme yoluna gitmişlerdir. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ sürgününde gerçekleşmiştir.

Bu zulümler yaşanırken Bediüzzaman'ın talebeleri tarafından Risale-i Nurlar çoğaltılmış ve böylece Kuran tebliğinin geniş kitlelere yayılması sağlanmıştır. Özellikle de teksir makinelerinin kullanımıyla birlikte bu çalışmalar daha da hızlanmıştır.

1944'te Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraat kararının Yargıtay tarafından onaylanmasıyla birlikte Bediüzzaman serbest bırakılmıştır. Ancak Risale-i Nurlar'ın her geçen gün yaygınlaşarak insanlara ulaşması dönemin hükümetini rahatsız etmeye başlamıştır. Ocak 1948'de Said Nursi ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon hapishanesine gönderilmiştir. Ancak tüm bu ağır ve zor şartlara rağmen Bediüzzaman eserlerini yazmaya devam etmiştir.

Aralık 1948'de Said Nursi hakkında 20 ay ağır hapis cezası kararı verilmiş, ancak karar temyiz edilmiş ve Bediüzzaman lehine bozulmuştur. Ancak Yargıtay'ın bu kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağlamıştır. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi, Eylül 1949'da serbest bırakılmıştır. Fakat Ankara'dan gelen bir emirle bu sefer de Afyon'da mecburi iskana tabi tutulmuş ve Emirdağ'a ancak Aralık ayında dönebilmiştir.

Bediüzzaman'a 1951'de Emirdağ'da, bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul'da, Gençlik Rehberi adlı kitabı nedeniyle birer dava daha açılmıştır. İstanbul'da yapılan duruşmada mahkeme lehte karar vererek davayı sonuca bağlamıştır.

Ocak 1960'ta Ankara'ya girmesi polis tarafından engellenen Bediüzzaman buradan Isparta'ya gitmiştir. Bu dönemde ağır hasta olan 83 yaşındaki Said Nursi, daha sonra talebeleriyle birlikte Urfa'ya gitmiştir. Burada, yürüyemeyecek kadar rahatsız olan Said Nursi'nin yerleştiği otele gelen polisler, İçişleri Bakanının emriyle Bediüzzaman'ı Isparta'ya geri götürmeye çalışmışlardır. Said Nursi bu baskılar sürerken Hakkın rahmetine kavuşmuştur.


YUSUF MEDRESESİ'NDE EĞİTEN VE EĞİTİLEN İSLAM BÜYÜĞÜ

Tarih boyunca birçok Müslüman, Allah yolunda yaptıkları faydalı çalışmaların, Allah'ın tek ilah olduğunu anlatmalarının karşılığında inkarcı kesimler tarafından hapisle cezalandırılmıştır. Ama onların hapiste bulunmalarının nedeni bir suç işlemeleri, kanunlara karşı gelmeleri değildir. Müslümanların güzel ahlakı insanlar arasında hakim kılmasından ve dolayısıyla kendi kötülüklerinin ortaya çıkacağından, kötülüklerden elde ettikleri çıkar ve menfaatlerin yok olacağından korkanlar, Müslümanlara hep iftiralar atmışlar, halkı ve resmi mercileri onlara karşı kışkırtmışlardır.

Benzer olaylar Bediüzzaman'ın yaşamı boyunca da sık sık tekrarlanmıştır. Kendisi ve talebeleri Kuran ahlakını anlatmak için halisane bir çaba yürüten, mevki ve makam hırsı olmayan, siyasetten özellikle uzak duran, imansızlık akımlarına karşı insanları Kuran'ın sunduğu barış ve huzur ortamına davet eden, devletin bütünlüğüne ve milli ve manevi değerlerine zarar verenlere karşı mücadele eden kimseler olmalarına rağmen hep asılsız ve çirkin iftiralarla itham edilmişlerdir. Bunun sonucunda ise haklarında soruşturmalar başlatılmış ve yıllarca hapiste tutulmuşlardır. Her defasında ise aklanmışlar ve hiçbir suçlarının olmadığı görülmüştür. Ancak bu esnada tutuldukları hapishaneler onlar için birer Yusuf Medresesi olmuş, manevi dereceleri, samimiyetleri, kararlılıkları, birbirlerine olan bağlılıkları, ihlasları pekişmiş, güçlenmiştir.

Bediüzzaman'ın maruz kaldığı uygulamalar, kendisine atılan iftiralar Kuran ayetlerinin birer tecellisidir. Hayatı kısaca gözden geçirildiğinde dahi Kuran'da aktarılan ve salih müminlerin karşılaştıkları olayların çok benzerlerini yaşadığı ve bu olaylara karşı Kuran'da haberleri verilen güzel ahlaklı müminler gibi davrandığı açıkça görülebilir. Bu nedenle Bediüzzaman'ın hayatına kısaca bakmak, bugüne örnek olması açısından da faydalı olacaktır.


Bediüzzaman'ın Yusuf Medresesi'ndeki Hayatı

Bediüzzaman'ın hayatının büyük bir bölümünün hapishanelerde, sürgünde, gözaltında geçmesi onun ve talebelerinin inançlarında ne kadar kararlı ve sabırlı olduklarını göstermiştir. Devletin ve milletin çıkarları için hizmet etmeye kendilerini adamış olmalarına rağmen, bazı çevrelerce hep devlete zarar vermeye çalışmakla suçlanmışlardır. Bu çevreler iftiraları ile, daima devletin ve milletin yararını düşünen bu insanları, halkın gözünde zararlı insanlar olarak göstermeyi ve onları küçük düşürmeyi amaçlamışlardır. Örneğin, bu çevreler sahip oldukları yayın organları ve benzeri vasıtalarla, Said Nursi ve talebelerini gizli ve dine dayalı cemiyet kurmak, rejime karşı çıkmak ve Cumhuriyet'in temel ölçülerini yıkmaya davranmakla suçlamışlardır. Bunun üzerine tevkif edilerek Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'ne çıkarılmak üzere Said Nursi ile birlikte 120 Nur talebesi, o dönemin bazı yazarlarının anlattığına göre, "sanki ihtilal çıkarmışlar gibi kamyonlarla elleri kelepçeli olarak" Eskişehir'e götürülmüşlerdir.

Bu arada belirtmekte fayda bulunmaktadır ki, tüm bu olaylar esnasında Türk polisi ve Türk askeri daima vicdanlı davranmış, Bediüzzaman'a ve Nur talebelerine karşı samimi ve anlayışlı bir tavır göstermişlerdir. Bazı dinsiz çevrelerin kışkırtmaları ve yarattıkları infial nedeniyle onlar görevlerini yerine getirmek zorunda kalmışlar, ama hakkın yanında olduklarını ifade etmekten de çekinmemişlerdir. Örneğin Bediüzzaman ve 120 talebesini Eskişehir'e götürmekle görevli askeri müfrezenin kumandanı kelepçelerini çözerek ibadetlerini rahatça yerine getirmeleri için onlara imkan tanımıştır.

Bir başka önemli İslam mütefekkiri olan Necip Fazıl Kısakürek Son Devrin Din Mazlumları isimli kitabında Bediüzzaman'ın ve Nur talebelerinin gözaltına alınmaları ile ilgili olarak şunları ifade etmektedir:

Baskında Bediüzzaman ve talebelerine ait herşey ele geçtiği halde, ortada itham medarı olabilecek hiçbir şey yoktur. Böyleyken kendisini beraat ettirmiyorlar da idamlık bir ithamın teselli mükafatı halinde, 15 talebesiyle beraber hapse mahkum kılıyorlar. 105 talebe de beraat kararı alıyor."1 

Eskişehir Mahkemesi Bediüzzaman'a, Kuran-ı Kerim'den bazı ayetleri tefsir ettiği için 11 ay hapis cezası vermiştir. Eskişehir hapsi sırasında Bediüzzaman oldukça zor günler geçirmiştir. Onu ayrı bir hücrede tecrit etmişler ve türlü zorluklar yaşatmışlardır. Bu hapis sırasında Bediüzzaman'a uygulanan muamelelerden bazı örnekler çeşitli kaynaklarda şöyle aktarılmıştır:

120 talebesiyle Eskişehir hapishanesinde bulunan Said Nursi tam bir tecrid içerisine alınarak, kendisine ve talebelerine çeşitli zulüm ve işkenceler yapılıyor. Talebelerinden Zübeyir Gündüzalp'in anlattığına göre 12 gün yemek verilmiyor."2

Zaten bize idam mahkumu gözüyle bakıyorlardı. Hiçbir ziyaretçi bırakmıyorlardı. 'Siz de idam olacaksınız bunlarla konuşursanız' diyorlardı. Geceleri pislikten, tahta kurularından, hamam böceklerinden uyumak kabil değildi.3

Eskişehir Hapishanesi'nden tahliye olan Bediüzzaman Kastamonu'da karakol karşısında bir evde oda hapsine alınmıştır. 8 sene sonra gelen Denizli Mahkemesi 20 ay hapis cezası vermiş, daha sonra Bediüzzaman Emirdağ'a mecburi ikamete yollanmıştır.

Bütün bu olaylar sırasında sayısız işkence ve eziyete maruz kalmış, defalarca zehirlenmiştir. Son derece yaşlı ve hasta olan Bediüzzaman, özellikle soğuk, nemli ve havasız hücrelerde tutulmuştur. Hapishane günlerindeki hatıralarını Said Nursi şöyle anlatmaktadır:

Pek basit bahanelerle kışın en şiddetli soğuk günlerinde beni tutuklayarak büyük ve gayet soğuk iki gün sobasız bir koğuşta tecrid içinde hapsettiler. Halbuki ben küçük odamda günde birkaç defa soba yakarken ve daima mangalımda ateş tutarken, zafiyet ve hastalığımdan zor dayanabilirdim. 4

Bediüzzaman sözlerinin devamında, önceki bölümlerde de bahsettiğimiz gibi, çektiği bu sıkıntıları hafifleten tesellinin mahkumların İslam'a girmeleri olduğunu söylemektedir.


Bediüzzaman'a Yapılan Suçlamalar

Dini ve manevi değerlerin yaygınlaşmasından hoşnut olmayan çevreler Said Nursi için de daimi taktiklerini uygulamışlar ve Bediüzzaman'ın hayırlı çalışmalarını engellemek için tüm halkı ve resmi mercileri ona ve Nur talebelerine karşı kışkırtacak şekilde bir karalama kampanyasına başlamışlardır. Dönemin muhalif gazeteleri Bediüzzaman ve talebeleri aleyhinde propaganda ve uydurma yazılar yayınlamışlardır. Bazı şahıslar, hayali iftira senaryoları için parayla tutulmuşlardır. Ancak her defasında mahkemeler Bediüzzaman'ı ve arkadaşlarını tüm bu suçlamalardan beraat ettirmiş, çocukların dahi anlayacağı basit ve acemice iftiralara tevessül edenler kendilerini kamuoyu nezdinde küçültmüşlerdir.

Bu çevrelerin düzenledikleri iftira ve saldırılar incelendiğinde hemen hepsinin tarihte müminlerin karşılaştıkları iftiraların birer benzeri oldukları görülmektedir. En başta "dini istismar ediyor" olmak üzere, "çevresindekileri kandırıyor", "sapkındır", "delidir", "ona uyanlar cahil kesimdir" suçlamaları... Bunlar Kuran'da defalarca dikkat çekilen, müminlere yöneltilen iftira ve suçlamalardan bazılarıdır.

Her mümin Kuran'daki, "Biz hangi ülkeye bir uyarıcı korkutucu gönderdikse, mutlaka oranın refah içinde şımaran önde gelenleri: 'Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz' demişlerdir." (Sebe Suresi, 34) ayetinde de belirtildiği gibi kavmin önde gelenlerinin tepkisiyle karşılaşmıştır ve karşılaşacaktır. Bu, Allah'ın değişmeyen bir kanunudur ve bu tepkilere maruz kalmak müminlerin doğru yolda olduklarının açık delilidir.

Kuran'ın yüzlerce ayetinde anlatılan bu suçlama ve saldırıların Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin yaşamlarında da tecelli etmesi, izledikleri yolun doğru ve verdikleri mücadelenin etkili olduğunun açık bir göstergesidir. Bu olaylarla, Kuran ahlakı yolunda mücadele veren bütün müminler karşılaşacaklardır. Allah bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir:

Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali, başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Bakara Suresi, 214)


Münafıkların musallat olması

Bediüzzaman'ı ve talebelerini durdurmak için kullanılan yöntemlerden birisi de, bu halis insanların arasına iki yüzlü kişilerin sokulmasıdır. Bu kişilerin görevi Bediüzzaman ve talebeleriyle ilgili gelişmeleri din düşmanlarına bildirmek ve daha sonra bu çevrelerin etkisi altındaki basında bu insanlar hakkında aleyhte yazılar çıkmasını sağlamaktır.

Bunun örneklerinden birisi 1964 yılında Cumhuriyet'te yayınlanan "İnanç Sömürücüleri" isimli yazı dizisidir. Kendisini dindar olarak gösterip, Nur talebeleri arasına sızan, defalarca Bediüzzaman'ın yanında bulunan Yılmaz Çetiner isimli şahıs, daha sonra bu mümin topluluğu hakkında akıl almaz iftiralar ortaya atmıştır. Bediüzzaman bir sözünde aralarına giren bir casusu şu şekilde anlatır:

Hem bir dessas casus adam, Risale-i Nur talebeleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün -serbest olarak- "Ben bir ipucu bulamadım ki, bunları hapse soksam. Eğer bir ipucu bulsam, onları hapse sokacağım." diye ilân ettiği vakitten iki gün sonra bir iş yapıp, Risale-i Nur talebeleri yerinde, o adam iki sene hapse girdi.5 

Bediüzzaman, kendisine karşı düzenlenen bütün bu komplo, saldırı ve iftiralara rağmen yürüttüğü mücadeleden hiçbir taviz vermemiştir. Ona yapılanlar kendisinin ve talebelerinin şevkini ve kararlılığını artırmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Kuran'da vaat edildiği gibi inkar edenlerin tuzakları boşa çıkmıştır. Allah inkarcıların tuzaklarının boşa çıkacağını ayetlerinde şöyle bildirir:

Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur. (Tevbe Suresi, 32-33)

Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. (Saffat Suresi, 171-172)


Bediüzzaman tarih boyunca Allah yolunda zulüm görmüş samimi müminlerden biridir. Ancak bilinmelidir ki, bir müminin hayatı boyunca karşılaştığı her zorluk, her sıkıntı, işitmekten hoşlanmayıp da işittiği her söz ve her iftira o müminin hayrınadır. Mümin tüm bunlara sabır gösterip, tevekkül ettikçe onun cennetteki mekanı daha da genişler, daha güzelleşir, makamı daha da artar. Dünyada ise Allah müminlere üstünlük vaat etmiştir. Bu nedenle inkarcılar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar yaptıkları boşa gider. Hatta onlara cehennem azabı olarak geri döner.

Bediüzzaman'ın yanısıra İmam-ı Azam, İmam-ı Ahmed, İbn-i Hanbel gibi İslam büyükleri de başta Yusuf Medresesi olmak üzere birçok sıkıntı, işkence ve zulme maruz kalmışlar, "tutuklanarak", "sürülerek", "baskı altına alınarak" engellenmeye çalışılmışlardır. Bediüzzaman, Yusuf Medresesi'nde bulunan ve çeşitli zorluklara göğüs geren İslam alimleri için şöyle der:

Hem kalbime geldi ki, madem İmam-ı A'zam gibi en büyük müçtehidler hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed ibn-i Hanbel gibi bir büyük mücahide, Kur'an'ın bir tek mes'elesi için hapiste pek çok azap verilmiş. Ve şikayet etmeyerek tam bir sabır ile sebat edip o mes'elelerde sükut etmemiş. Ve pek çok imamlar ve alimler, sizlerden pek çok ziyade azap verildiği halde, tam bir sabır içinde şükredip sarsılmamışlar. Elbette sizler, Kuran'ın birçok hakikatleri için pek büyük sevap ve kazanç aldığınız halde pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcunuzdur.6


SONUÇ

Kuran'da haberleri verilen peygamberlerin ve geçmişte yaşamış olan salih müminlerin hayatlarına baktığımızda hep zorlu bir mücadele, sürekli bir ölüm veya yurtlarından ve evlerinden sürülme tehdidi, iftiralar, suçlamalar ve alayla karşılaşırız. Çünkü onlar Allah'ın emrine uymuşlar ve sadece dini kendileri yaşayarak kalmamış, imkanlarının ulaşabildiği en son noktaya kadar insanlara dini ve güzel ahlakı anlatmışlardır. Bu samimi ve ciddi çabalarının sonucunda ise birçok insanın imanına vesile oldukları gibi, daha çoklarının da düşmanlığını kazanmışlar ve dönem dönem zorluklarla dolu bir hayat yaşamışlardır.

Bu zorluklara göğüs geremeyenler, peygamberlerin gösterdiği güzel ahlakı, sabrı ve hamiyet-i İslamiye'yi gösteremeyenler ise "geride kalanlar"dan olmuşlar, dünya hayatına razı olarak ahiretlerini dünya için satmışlardır.

Ancak unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır: Allah tüm zorlukları iyilerin ve kötülerin, temizlerin ve pislerin, samimilerin ve sahtekarların, iman edenlerin ve dinsizlerin birbirlerinden ayırt edilmeleri için yaratır. Zorluklar karşısında Allah'ın hoşnut olacağı güzel ahlakı gösterenler Allah'ın dostudurlar ve Allah dünyada ve ahirette dostlarına yardımını ve desteğini müjdelemektedir. Allah'ın bir ayetinde bildirdiği gibi "her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır".

Kuran'da bildirilen bu müjdenin yanı sıra, Allah, müminlere kurulan tuzakları mutlaka bozacağını, o tuzakların sahiplerini büyük bir bozguna uğratacağını, inkar edenlerin müminlere hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerini bildirmektedir. Bununla ilgili ayetlerden bazıları şöyledir:

... Allah, kafirlere mü'minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez. (Nisa Suresi, 141)

Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)

Müminlerin yaşadıkları zorlukların ardından daima güzellik, hayır ve bereket gelmiştir. Örneğin Hz. Yusuf hapisten çıktığında Mısır'ın hazinelerine yönetici olarak tayin edilmiştir, Allah Hz. Nuh'u ve inananları zulmeden kavimlerini helak ettikten sonra bereketli bir yerde konaklatmıştır, Hz. Musa'ya ve kavmine işkencelerde bulunarak onları yok etmek için uğraşan Firavun'un kendisi denizde boğularak yok olmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ise kendisine kurulan tuzaklardan ve ölüm tehditlerinden sonra inananlarla birlikte hicret etmek mecburiyetinde kalmıştır. Ancak ardından Allah kendisine ve müminlerin üzerine rahmetini ve bereketini yaymış, müminler büyük bir güç kazanarak kötülerin ittifakını yenilgiye uğratmışlardır.

Allah, dünyada herkese yaptığının karşılığını gösterecektir; salih müminleri de mutlaka üstün kılacaktır. Ancak asıl karşılık sonsuz ve asıl hayatımız olan ahirettedir. Her insan, er ya da geç mutlaka bir gün ölecektir. Herkes hiç beklemediği bir anda ölüm meleği ile karşılaşacak ve işte o an, her insan gerçeği tüm çıplaklığı ile görecektir. Herkes şundan emin olmalıdır ki, dünya hayatına razı olanlar, zorluklardan kaçanlar, keyiflerinin peşinden gidenler, rahatlarını bozmaktan kaçınanlar, istek ve arzularını Allah'ın rızasına tercih edenler, gelecek endişesi ile, haksız yere hapse atılmaktan veya sürülmekten korkarak dinlerini, ibadetlerini terk edenler ölüm meleklerini gördüklerinde hiç de dünya hayatında yaşadıklarına sevinemeyeceklerdir. Bu insanlardan hiçbiri, "İyi ki dünya hayatımda yan gelip yatmışım, dünya zevklerinin peşinde koşmuşum. Bunlar da yanıma kar kaldı" diyemeyecektir. Diyemediği gibi, tüm bu yaptıkları onda tarifi ve geri çevrilmesi imkansız bir pişmanlığa neden olacak, hiçbir zaman hissetmediği kadar büyük bir yürek acısı ve çaresizlik hissi duyacaktır. Allah inkarcıların ahiretteki pişmanlıklarını şöyle bildirmektedir:

Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık." (Enam Suresi, 27)

Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım verilmeseydi. Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm herşeyi) kesip bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı." Güç ve kudretim yok olup gitti." (Hakka Suresi, 25-29)

Tüm hayatını Allah için yaşayan, Allah'ın rızasından vazgeçmediği için hayatının büyük bir bölümünde zulüm gören, zorluk yaşayan, hep öldürülme tehlikesi altında kalan, insanlardan incitici ve alaycı sözler işiten, iftiralara uğrayan, hatta hapis yatan bir mümin ise ölüm meleğini gördüğünde tüm hayatı boyunca yaşadığı zorluklar için büyük bir sevince kapılacaktır. Hatta kitap boyunca anlattığımız gibi mümin, zorluklarla karşılaştığı anda da çok büyük bir sevinç ve umut yaşar; çünkü tüm dünyadaki zorlukların sonunun hayır olduğunu, Allah'ın mutlak bir kolaylık ve üstünlük vereceğini bilir. Üstelik burada yaşadığı zorlukların ahirette de bir güzellik ve kat kat artırılmış nimetler olarak karşısına çıkmasını şiddetle umar. Bu nedenle inkar edenler, zorluk anında müminlerin tavrına şaşırır, onların neşesine ve gücüne, ümitvar yaklaşımlarına hayret ederler. Çünkü onlar müminlerin Allah'tan, onların ummadığı şeyleri umduklarını bilmezler.

Yusuf Medresesi, bu nedenle bir mümin için hem manevi bir eğitim yeri hem de ahiretteki güzelliklerin kapısını açan bir imtihan vesilesidir. Yusuf Medresesi'ne giren mümin, bu imtihanın hayırla sonuçlanmasını beklediği ve cenneti biraz daha fazla umabildiği için büyük bir sevinç duyar.

Müminler olaylara inkarcıların kavrayamadıkları bir gözle bakar ve olayların iç yüzünü görebilirler. Onlar, zorluğun, ezanın, engellenmelerin asıl anlamını bilen, hayatlarını bu sırra göre yaşayan insanlardır. Dolayısıyla, Allah'a samimi olarak iman eden, sadece Allah'tan korkup sakınan, Allah'ı seven, Allah'ı dost edinen, insanlar arasında dostluğun, sevginin, hoşgörünün, ümitvar olmanın, iyimserliğin, dayanışmanın, güzel ahlakın yayılması için gönülden mücadele veren bir insanı, herhangi bir kötünün veya fesat peşindeki bir insanın durdurabilmesi veya engelleyebilmesi kesinlikle mümkün değildir.

İnkarcılar bilmelidirler ki ne yaparlarsa yapsınlar, tüm güçlerini de toplasalar, birbirlerine arka da çıksalar, dağları yerinden sarsacak kadar kapsamlı tuzaklar da kursalar, onlar müminlere hiçbir zarar veremezler. Hatta her kurdukları tuzak, attıkları her iftira, söyledikleri her alaycı söz müminlerin hem dünyadaki hem de cennetteki mekanlarının daha da güzelleşip zenginleşmesine vesile olur.

Bu sırrı bilen müminlere Allah Kuran'da şöyle müjde verir:

Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır... Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele. (Tevbe Suresi, 111-112)


1 Necip Fazil Kisakürek, Son Devrin Din Mazlumları, s. 223
2 Necmettin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s. 298
3 Necmettin Şahiner, Son Şahitler, c.1, s.8-83
4 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyati, Yirmialtinci Lema, s.258 
5 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyati, Kastamonu Lahikasi, s. 217
6 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema, s. 265  


Son İlanlar

BU GERÇEĞİ MUTLAKA ÇOK İYİ ANLAMALISINIZ!


İnsan, kendi dünyasına yalnızca elips şeklindeki ekranın içinden bakar. Gözünü kapattığında ise bu dünya tamamen yok olur. Gözünü eliyle hareket ettirdiğinde, karşısındaki koskoca binalar, araçlar da hareket eder. Eğer muhattap olduğu şey maddenin gerçeği olsa, kuşkusuz ki koskoca binaları, araçları tek bir el darbesiyle hareket ettirebilmesi mümkün olmayacaktır. Göze yapılan küçük bir parmak darbesinin bu devasa dünyayı hareket ettirebilmesinin tek sebebi, insanın maddenin dışarıda var olan gerçeğiyle değil yalnızca beyninde oluşan görüntüsü ile muhattap olmasıdır. 

Maddenin dışarıdaki aslını bilmeniz imkansızdır. Beyninizde sizin için yaratılan dünyada ise hiçbir şeyin sertliği yoktur, kokusu, rengi yoktur. Hiçbir şeyin derinliği de yoktur, her şey iki boyutlu tek bir satıh üzerinde, birkaç santimetrekarelik bir alanda, birer elektrik sinyali uyarısının sonucu olarak oluşur. Bunu oluşturan, bir madde olarak insana sunan, ruha algılatıp onda hissiyat yaratan, alemlerin Rabbi olan Allah’tır. 

İnsan, bu ekranın içinde yaratılan her şeye çok çabuk aldanır. İnsan, maddenin dışarıdaki gerçeğine ulaşamaz. Beynindeki görüntü bir hayal olarak yaratılır ve gerçekte beyninde yaratılanların var olup olmadıklarını da bilmez. Fakat buna rağmen, bunların tümünün varlığından tereddüt etmeksizin emin olur. Çünkü beyninde yaratılan görüntü çok nettir; bir televizyon ekranında elde edilemeyecek kadar nettir. Beyinde yaratılan ses çok nettir. Hiçbir müzik aleti bu kalitede ses üretememektedir. Sesin geldiği bir yer vardır. Öyleki ses, yalnızca beyinde yaratılıyor olmasına rağmen, size seslenen kişinin sizden metrelerce uzakta ve arkanızda olduğuna emin olursunuz. Oysa o, beyninizde oluşan renkli ve hareketli dünyanın bir parçasıdır ve yalnızca elektrik sinyallerinden ibarettir. Görüntü gibi, sesin de dışarıdaki aslına ulaşmanız mümkün değildir. Beyinde yaratılan dünya, o kadar gerçekçi, o kadar kalitelidir ki, insanların büyük bir çoğunluğu, bunun birer görüntüler bütünü yani birer hayal olduğu konusunda bir türlü ikna olamazlar. Ama gerçek böyledir. 

Bu, Allah’ın üstün yaratma sanatıdır. 

İnsanların bir kısmı, dışarıdaki maddesel dünya ile muhattap olduklarını zannederek ciddi şekilde yanılır. Ve yalnızca beyinlerinde oluşan hayali dünyayı delil getirmeye çalışarak Allah’a karşı bir mücadele içine girerler. Varlıkların “yaratılmamış” olduğunu iddia edecek dereceye gelir, maddesel unsurların yoktan var etme gücüne sahip olduklarını iddia edebilirler. Oysa bu kişiler, dışarıda var olan maddesel unsurların hiçbirine hiçbir şekilde ulaşamamaktadırlar. Yalnızca kendileri için yaratılan bir hayal ile muhataptırlar. Beyinde elektrik sinyallerinden oluşan bir dünyanın içinde yaşamaktadırlar. İnsan, yalnızca ve yalnızca Allah’ın kendisi için belirlediği kadarını görebilir, o kadarını algılayabilir. Ve dünyası bundan ibarettir. Bunun dışına, Allah’ın dilediği kadarının dışına, asla ulaşamaz. 

Yüce Rabbimiz bir ayetinde şu şekilde buyurmaktadır: 

Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

Hicri 13. yüzyılın değerli İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi, bu gerçeği şu sözlerle ifade etmiştir: 

DÖRDÜNCÜ REMİZ: Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip (yansıyıp), göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum (yok) ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip (yansıyıp) gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum (mevcut olmayan, yok olan) bir dünyayı mevcut zannedersin.

Bu gerçeğin anlaşılması son derece önemlidir. Çünkü bu gerçek anlaşıldığında insan, kendi dünyasını oluşturan her şeyin Allah’ın eseri olduğunu, Allah’tan geldiğini, kendisi için özel olarak Allah tarafından o anda, özenle ve ilgi ile yaratıldığını fark edebilecektir. Bu gerçeği anladığı takdirde, gördüğü her şey, eline aldığı bir bardak, oturduğu koltuğun rahat yastığı, televizyonunun kanallarını değiştiren bir kumanda, tabağını üzerine koyduğu bir sehpa, kısacası her şey sürekli olarak kendisine Allah’ı hatırlatacak, Rabbimiz’in üstün sanatını gösterecektir. Çünkü bütün bu görüntüler, o anda Yüce Allah tarafından yalnızca o kişi için özel olarak yaratılmaktadır. Allah’tan bir ikram ve nimet olarak ona sunulmaktadır. 

İnsan, bunu anladığı zaman, artık elindeki tabağı yapanın aslında bir fabrika olmadığını, tabağın, beyninde onun için yaratılan dünyada Yüce Rabbimiz tarafından yaratıldığını anlayacaktır. Beyninde oluşan görüntüde o an herhangi bir fabrika yoktur. Elindeki tabak ona hazır olarak gelmiş, bu görüntü içinde hazır olarak yaratılmıştır. İşte bu büyük bir mucizedir. Allah, sürekli olarak insana, ihtiyacı olan her şeyi yaratmakta, ikram etmekte, sunmaktadır. Ve Allah tüm bunları sebeplerden bağımsız olarak var etmektedir. Fabrika da, laboratuvar da insanın beynindeki ekranda insan için özel olarak yaratılmış olduğundan, bunların tümü Allah’ın yarattığı görüntü bütünün birer parçasıdırlar. Bunların tümü, Allah’ın lütfettiği, Allah’ın insan için yarattığı dünyaya aittir. Allah dilemedikçe, insanın bunun ötesine ulaşması mümkün değildir. 

Bu gerçeği anlamanız son derece önemlidir. Eğer beyninizde oluşan dünyanın dışarıda bir yerlerde oluştuğunu ve (Allah'ı tenzih ederiz) Allah’tan bağımsız olduğunu düşünürseniz, bunları (gördüğünüz her görüntüyü Allah’ın an an yarattığı gerçeğini) anlayamaz ve çok büyük bir yanılgıya düşersiniz. Dışarıda var olan fabrikanın aslına ulaşamayacağınızı, bunun sizin yalnızca zihninizde yaratılmakta olduğunu unutursanız, bu anlatılanları mucize olarak görmeniz ve anlatılanları kavramanız güçleşir. 

Fakat eğer sizin dünyanızı meydana getiren tüm görüntülerin, beyninizde bir ekranda oluşturulduğunu, maddenin dışarıdaki aslına hiçbir zaman ulaşamayacağınızı fark ederseniz, o zaman bu görüntü dahilinde yaratılan her şeyin Allah’ın eseri olduğunu görebilirsiniz. Bu görüntülerin yalnızca sizin için yaratılmış oluğunu, Allah’ın rahmetinden, sevgisinden ve korumasından dolayı sürekli size nimetleri sunmakta olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz. Bunu anladığınızda, Allah’ın Yüce Kudretini takdir edebilir, nimetlerin değerini daha iyi görebilir, daha önce hiç fark etmediğiniz şeylerin ne kadar gerekli ve değerli olduğunu ve sizin için sürekli olarak yaratılmakta olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz. 

Hiç durmaksızın Allah’ın koruması ve nimeti altında yaşarız. Allah insanlara güzellik ve bereket sunar. Allah’ın Yüce Kudreti, merhameti ve sevgisi kesintisiz olarak üzerimizdedir. Beynimizin içinde kusursuzca, kapsamlı ve güzelliklerle dolu olarak yaratılmış olan dünyamız, bize Allah’ın lütfudur. Bizleri de, yaşadıklarımızı ve gördüklerimizi de, nimet olarak bize gelenleri de, hislerimizi ve düşüncelerimizi de Allah yaratır. İşte bu nedenle sevilmeye, övülmeye, yüceltilmeye layık olan tüm alemlerin Sahibi ve Yaratıcısı olan, lütfu geniş olan Yüce Rabbimiz Allah’tır. 

Şüphesiz, senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir, ancak insanların çoğu şükretmiyorlar. (Neml Suresi, 73)

ADNAN OKTAR'IN KAÇKAR TV'DEKİ CANLI RÖPORTAJI (Kasım 2008)


 
 
 
 

20 Kasım 2008 Perşembe

10 Ekim 2008 Cuma

SAMİMİYETTE DERİNLEŞMEDE ENGEL TANIMAMAK

Gerçek iman ve Allah korkusunun en önemli göstergelerinden biri kişinin samimiyetidir. Bir insan Allah'a olan inancındaki, Kuran'a uymadaki ve güzel ahlakı yaşamadaki samimi azmi ve çabası ölçüsünde takva özelliği kazanır.


Eğer insan vicdanını şeytani düşüncelerle kirletmiyorsa, vicdanından gelen her uyarı ve tavsiyeye tereddütsüz uyuyorsa, Allah'tan korkup sakınarak nefsinin olumsuz telkinlerine karşı koyuyorsa, bu insan samimiyeti en güzel şekilde yaşayabilir.

Ancak bazen insan inancını ve ahlakını, samimiyetin en üst noktasında görüp bundan hoşnut olup bu konuda daha fazla çaba göstermeye gerek duymayabilir. Elbetteki her insan samimiyeti ölçüsünde, kendisinin Allah'ın hoşnut olacağı kullardan olabileceğini umabilir. Ancak Kuran ahlakında müminlere gösterilen yol, kişinin güzel ahlakın her bir detayında kendisine sınır koymamasını gerektirmektedir. Her zaman iyinin daha iyisi, güzelin daha güzeli, mükemmelin daha mükemmeli olabilir. Mümin, ümitvar olmasının yanında, Allah korkusu sebebiyle her zaman için Allah'ın rızasını ve ahiretini kazanmaktan yana korku içerisinde de olmalıdır. Belki yaşadığı samimiyet, olabilecek en makbul seviyededir. Ama belki de yeterli değildir. Ya da daha üst bir samimiyet ile Allah'ın rızasını, hoşnutluğunu daha da fazlasıyla kazanabilecektir. İnsan aklını ve vicdanını kullanarak, derin düşünerek, her zaman uyguladığı ve alıştığı tavırlardan ve düşüncelerden, çok daha güzelini, çok daha iyisini de bulabilecek yetenektedir. Ve Yüce Rabbimiz Kuran'da, “hayırlarda yarışılmasını” bildirmektedir (Bakara Suresi, 148). Bu nedenle mümin her zaman için daha mükemmelini, daha iyisini, daha güzelini arayan bir ahlak içerisinde olmalıdır.

Müslüman “nasıl olsa ben samimiyim” deyip, bu durumunu yeterli görmemelidir. Her zaman için samimiyetin daha üstü vardır. İnsan hep bunun sadece bir aşamasındadır. Nitekim geçmişine baktığında da, insan halihazırda yaşadığı samimiyeti, sürekli olarak bu gibi aşamalardan geçerek elde ettiğini görecektir. Çevresindeki insanların da önceki hallerine baktığında, zaman içerisinde sürekli olarak hep daha iyiye ulaştıklarını; her seferinde, bir önceki hallerinden daha samimi hale geldiklerini görecektir. Ancak belki kişinin hem kendisi hem de çevrelerindeki bu insanlar, o dönemlerde de kendilerine sorulduğunda “ben çok samimiyim” diyorlardı. Ama bir sonraki aşamada, aslında bir önceki hallerindeki samimiyetlerinin eksik olduğunu, samimiyetleri arttığında açıkça görmüş oldular.

İşte bu nedenle insanın sürekli olarak daha üst bir samimiyeti araması gerekir. İnsanın, mevcut haline sevinip bunu yeterli görmesi, bir anlamda gelişmesinin, derinleşmesin, mükemmelleşmesinin önüne bir engel koyması demektir. Halbuki kişi kendisine bu sınırı koymadığında, belki de Allah'ın izniyle, tahmin bile edemeyeceği kadar mükemmel bir ahlaka ulaşabilir. Allah'ın rızasının en çoğunu kazanmayı hedefleyen bir müminin ise, böyle bir imkanı kendi eliyle engellememesi gerekir.

Bu konuda şunu da unutmamak gerekir ki, müminin Allah'a karşı alabildiğine samimi olması, şeytanın hiç istemeyeceği bir şeydir. Çünkü Yüce Rabbimiz Kuran'da, “samimi olan kullarının kurtulucağını” (Hicr Suresi, 40) bildirmiştir. Rabbimiz samimi kullarını sevendir. Bu nedenle şeytan, insanın samimiyetsizlikten kurtulmasını istemez. Dolayısıyla kişinin bu konuda şeytana karşı da mücadele etmesi gerekir. Ayrıca insanın, nefsinin samimiyete karşı direnme arzusu içerisinde olacağını da unutmaması gerekir. Müminin bu konuları da göz önünde bulundurarak tedbir alması; samimiyette derinleşmek için tüm gücüyle çaba harcaması gerekmektedir.

KAPKARANLIK BEYNİMİZDE RENKLİ VE CANLI BİR GÖRÜNTÜ OLUŞMASI BÜYÜK BİR MUCİZEDİR


Etrafımızda gördüğümüz herşey, beynimize ulaşan elektrik sinyallerinin oluşturduğu birer görüntüdür. Gözden gelen uyarılar, beynin görme merkezine ulaşır ve beyin bu küçücük noktada üç boyutlu, rengarenk, derinlik algısının kusursuz olduğu bir görüntü oluşturur. Biyoloji, fizyoloji veya biyokimya kitaplarında bu görüntünün beyinde nasıl oluştuğuna dair birçok detay okuruz. Ancak, bu kitaplarda dile getirilmeyen çok önemli bir gerçek daha vardır:

Beyin, kanlı bir et parçasıdır. O zaman normalde sadece beynin içindeki karanlığı ve kanı görmemiz gerekirdi. Ama sonuç bu şekilde olmaz. İnsan, müthiş zengin bir çeşitlilik içerisinde rengarenk, canlı, aydınlık ve hareketli görüntüleri en net şekilde 3 boyutlu olarak görebilir. Bu durumun tek bir açıklaması vardır: O da bu çok renkli, mükemmel görüntüyü bize Yüce Rabbimiz'in gösterdiği gerçeğidir.

Kapkaranlık beynimizin içinde, ışıklı, rengarenk, aydınlık, gölgeli görüntüleri oluşturan, elektrik sinyallerinden, küçücük bir mekanda koskoca bir dünyayı meydana getiren beyin değildir. Beyin, ıslak, yumuşak, kıvrımlı bir et parçasıdır. Böyle bir et parçası, en ileri teknoloji ile üretilmiş televizyonlardan daha net, hiçbir kayması veya karlanması olmayan, renkleri son derece canlı olan pussuz bir görüntü oluşturamaz. Bir et parçasının üzerinde bu kalitede bir görüntü meydana gelemez. Veya bu ıslak, kanlı et parçası, en gelişmiş müzik setinden daha kaliteli, daha net, cızırtısız, stereo bir ses meydana getiremez. Beyin gibi yaklaşık 1,5 kilo ağırlığındaki bir et parçasının bu kadar kusursuz algılar oluşturabilmesi imkansızdır.

Beyinde oluşan bu görüntüyü gören ve izleyen de, yine etten kemikten oluşan bir varlık değildir. Bu varlık, insanın şuuru, yani ruhudur. Allah, beynin içindeki karanlık içerisinde görülebilmesi mümkün olmayan, dış dünyadaki tüm renkleri, canlılığı ve ışığı, insanın ruhuna izlettirmektedir.

GERÇEK SEVGİ YALNIZCA ALLAH SEVGİSİYLE YAŞANABİLİR



İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür... (Bakara Suresi, 165)
İnsanların hemen hepsi hayatları boyunca gerçek sevgiyi yaşayabilmenin yollarını ararlar. Her seferinde tam yaşadıklarını zannederken, hepsinin de aldatıcı, gelip geçici ve sahte olduğunu anlarlar. Çözümü cahiliye yöntemleri içerisinde arayan kimseler, gerçek sevgiyi yaşayabilmenin sırrına hiçbir zaman için ulaşamazlar. İman edenler için ise tam tersine bir durum söz konusudur: Onlar için samimi sevgiyi en yüksek noktasında doyasıya yaşayabilmenin yolu sonuna kadar açıktır. Çünkü iman sahiplerinin sevgilerinin temelinde Allah'a karşı duydukları kayıtsız şartsız, derin ve teslimiyetli sevgileri vardır.

İman edenler, dünyada var olan canlı cansız herşeyi yaratanın; tüm insanlara, tüm olaylara hükmedenin yalnızca Rabbimiz olduğunu bilirler. Bu yüzden yaşadıkları her an için, çevrelerindeki tüm nimetler, güzellikler için yalnızca Rabbimiz'e şükreder ve O’na sevgi duyarlar. Allah'ın sonsuz güzel ahlaklı, sonsuz adaletli, sonsuz merhametli ve kullarını sonsuz seven olduğunu bilirler. Allah'a kayıtsız şartsız, kesin bir güven ile güvenirler. Allah ne yaratırsa, bunda gördükleri ya da göremedikleri pek çok hayır ve hikmet olduğuna gönülden iman ederler.

Müminlerin insanlara olan sevgileri de işte Allah'a olan bu güçlü, samimi ve içten sevgilerinden kaynaklanmaktadır. O insandaki tüm güzellikleri yaratanın yalnızca Allah olduğunu bilerek o kişiyi severler. O kişinin kaderini yaratanın da Yüce Rabbimiz olduğunu bilirler. Bu nedenle onun yaptığı bir hataya, bunu kaderinde yaptığını bilerek, imandan kaynaklanan bir şefkat, merhamet, anlayış ve affedicilik ile yaklaşırlar. Ne iyilik ve güzellikleri, ne de eksiklik ve hataları bu kişinin kendisinden bilmedikleri için, onu Kuran ahlakının gerektirdiği bakış açısıyla değerlendirebilir, Kuran ahlakının kazandırdığı sevgi ve şefkati sürekli olarak gösterebilirler.

Temeli karşılıklı olarak imana dayalı olan bir sevgide, cahiliyedeki insanların sık sık karşılıştıkları ve "sevginin bitmesi" olarak adlandırdıkları gibi bir durumun yaşanması söz konusu değildir. Mümin, Allah için sevdiği bir kişiyi, o kişi de Allah sevgisinden kaynaklanan bir sevgi anlayışı içerisinde olduğu sürece dünya ahiret kesintisiz olarak ve sürekli de artan bir sevgiyle sevmeye devam eder.

Bu Yüce Rabbimiz'in yalnızca iman edenlere lütfettiği bir lütfu ve nimetidir. Allah, Kendisi’ni çok derin bir saygı ve sevgiyle seven samimi kullarına, hem dünya hayatında hem de ahirette sevginin en güzel ve en mükemmel şeklini yaşatmaktadır. Kuran'da Allah'ın sevgiyi müminlere bir nimet olarak verdiği şöyle haber verilmektedir:
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96) Katımız'dan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi. (Meryem Suresi, 13)

7 Ekim 2008 Salı

MÜSLÜMAN GÜÇLÜ VE İRADELİ BİR KARAKTERE SAHİPTİR


Cahiliye ahlakında güç, genellikle para, şan şöhret, itibar, isim sahibi olmak, belli başlı bazı kavramlarla özdeşleştirilmiştir. Bunlardan en az biri elde edilebildiğinde güç sahibi olunacağına inanılır. Kimi zaman da bu özelliklere sahip olan kimselerin himayeleri altına girildiğinde insanların kendilerini güçlü hissedebilecekleri düşünülür. Oysa dünya hayatının her an elden gidebilecek geçici değerleriyle elde edilen bir güç, elbette aynı şekilde kolaylıkla yitirilebilir niteliktedir.

Müminler ise güçlerini imanlarından alırlar. Bundan dolayı hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, bu manevi güçlerinde bir değişiklik olmaz. Çünkü Allah Kuran'da müminlerin güçlü, hiçbir zaman için sarsılmayan onurlu kişilikleri olduğunu haber vermiştir.

Allah'ın bu ayette bildirdiği önemli bir başka mümin özelliği de, iman edenlerin, insanların kınamalarından etkilenmeyen güçlü bir şahsiyete sahip olmalarıdır. Müminler, tarih boyunca pek çok peygamberin, yaşadıkları toplumlar tarafından çeşitli şekillerde suçlanıp kınandıklarını, eziyetlere maruz kaldıklarını, yurtlarından sürüldüklerini ve hatta bu nedenle öldürüldüklerini bilirler. Peygamberlerin tüm bu zorluklar karşısında göstermiş oldukları güçlü, dayanıklı ve sağlam kişiliği, sabrı, kararlılığı ve tevekkülü kendilerine örnek alırlar. Allah'ın "Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir." (Al-i İmran Suresi, 186) ayetiyle bildirdiği gibi, dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak, müminlerin zorluk ve sıkıntılarla deneneceklerini, inkar edenlerden 'eziyet verici' sözler duyarak kınanabileceklerini bilirler. Tüm bunları, Allah'a karşı olan samimi imanlarını, teslimiyetlerini ve sadakatlarinin gücünü gösterebilecekleri olaylar olarak görüp şevkle güçlü bir irade gösterirler.

Hiçbir zaman cahiliye ahlakını yaşayan kimselerde görülebilen zayıflıklara kapılmazlar. Bir kimsenin sözü, tavrı ya da eleştirisi, zayıflık gösterip güçsüz düşmelerine, cesaretlerinin kırılmasına neden olmaz. Alınganlık, küskünlük gibi duygusal tepkiler vermeyi hiçbir zaman için kendilerine yakıştırmazlar. Her ne olursa olsun Allah 'a tevekkül ederler. Başlarına her ne gelirse gelsin, Allah 'ın sonsuz adaletli olduğunu, herşeyi görüp bildiğini, kimsenin 'hurma çekirdeğindeki bir iplikçik' kadar bile haksızlığa uğratılmayacağını bilmenin rahatlığını yaşarlar. (Nisa Suresi, 49) Allah 'a teslim olurlar. Kendilerini kınayan kişi, bu bakış açısında haksız ise, bu haksızlığını Allah'ın mutlaka ortaya çıkaracağını bilir, bundan dolayı telaşa kapılmazlar.

Hamiyet-i İslamiye (İslam’ı Koruma Arzusu)



Müminler İslam ahlakının yayılması, birbirleri arasındaki dayanışmanın artması ve Allah yolunda salih amellerde bulunma konularında çok titiz bir ahlak mükemmelliği ve hassasiyet gösterirler. Bu imani hassasiyetleri her tavırlarına yansır. Uyku dışında kalan tüm zamanlarını, ‘İslam’a nasıl faydam olur, bugün bu konuda neler yapabilirim?’ diye düşünerek geçirirler. Allah’ı çok sevip derin bir saygıyla Rabbimiz'den korktukları için Allah’ın rızasını kazanmak için çaba harcarlar.

Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların durumu, inkar edenlerin Müslümanlara yönelik olarak uyguladıkları baskı ve zulüm onları aynı kendi başlarına gelmişcesine yakından ilgilendirir. Bu baskıları birebir kendileri yaşıyormuş gibi bunlardan etkilenir ve ellerinden geldiğince bu zulüm ortamını sona erdirecek şekilde çözüm bulmaya çalışırlar.

Müminler kendi çevrelerinde bulunan Müslümanların imanlarının ve şevklerinin artması için de birçok faydalı faaliyet yaparak onlara destek olurlar. Allah’a inanan salih Müslümanları adeta kendi gibi hatta kendinden de daha öncelikli görerek manen sahiplenir. Kendisine nasıl bir zarar gelmesini istemez ve buna karşı önlem alırsa, tanıdığı tanımadığı tüm Müslümanlar için de aynı şekilde hassasiyet gösterir. Müslümanları ilgilendiren hiçbir konuda umursuz bir tavır göstermez. Vurdumduymaz olmaz. Kalbindeki Allah korkusu onu bu konuda devamlı olarak teyakkuz halinde, yani uyanık, dikkatli ve bilinçli bir halde tutar. Hayatının asıl amacının sadece Allah rızasını kazanmak olduğunu bilen bir Müslüman, umursuzluk yaptığı takdirde bunun Allah Katında nasıl bir karşılığı olabileceğini düşünürek böyle bir tavır göstermekten şiddetle sakınır.

Müslüman kendi şahsi ve nefsani rahatının peşinde olmaz; aklı hep Kuran ahlakının yayılmasında ve Müslümanlara fayda sağlayacak konularda olur. Aksi bir durumda nefsani anlamda rahat edeceğini düşündüğü ortamlar, ona tahmin ettiği şekilde fayda sağlamayabilir. Aklını kullanmazsa, olayları doğru yorumlayamaz, Kuran ahlakının gerektirdiği Müslümanca tepkileri veremez. Müminleri koruyacağı ve onlara sahip çıkacağı yerde, kendisi korunmaya ve gözetilmeye muhtaç bir duruma düşebilir ki, bu da Müslümanın kendisine yakıştıracağı bir hayat şekli değildir.

Allah Kuran’da Müminlerin “hayırlarda yarışmalarını” bildirmektedir (Bakara Suresi, 148). Samimiyetle bir arayış içerisinde olan insan için yapabileceği çok fazla hayırlı faaliyet vardır. Önemli olan insanın vicdanını kapatmaması ve “hamiyet-i İslamiye”sini güçlü tutmasıdır.

RUHTAKİ ‘HAFİFLİĞİN’ TEHLİKESİ

Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir. ( Hac Suresi, 74 )

Ruhlarında ‘hafifliği’ barındıran insanlar Allah’ın ayette bildirdiği, ‘Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemeyen’ kimselerin konumuna girmekten sakınmalıdırlar. Allah’ın insanlara gösterdiği sonsuz yaratılış delillerini görmezden gelen, Allah’ın ahirette vereceği sonsuz cehennem azabını düşünmeyen ve hayatlarını şeytanın kontolünde bomboş geçiren bu insanlar, kendilerini derin düşünmekten uzaklaştıracak her türlü basit ve akılsızca eylemin içine girerler. Kendilerini sürekli, imandan uzak kalmalarını sağlayan o ‘hafif ve basit ruh halinde’ tutararak yaşarlar. Allah korkusundan kaynaklanan asil bir ruha sahip değillerdir. Hayatlarının her aşamasında hep asaletten, üstün ahlak özelliklerinden en uzak ruh halini tercih ederler. En avami, en basit tavırlardan, çirkin ve tiksinti veren şeylerden zevk alırlar. Derinlikten ve onun getireceği derin ahlak özelliklerinden ise şiddetle kaçınırlar.

Asil bir ruha sahip olmak, ancak Allah’ın dilemesiyle iman eden müminlere ait bir özelliktir. Bu özellik Allah’ı derin düşünen Müslümanlara Allah’ın verdiği bir lütuftur. Nefislerine uymayarak yaşamlarını Allah’a adayan ve ahirette Allah’ın rızasını uman müminlerin sürekli tefekkür ettikleri konulardan biri de cehennemdir. Bu gerçeklerin şuurunda yaşamaları ve tüm bunları derinlemesine düşündükleri için de ruhlarında ‘hafifliği’ barındıramazlar. Rabbimiz, her an Allah’tan korkup sakınarak yaşayan, Allah’ın rızasını, Kuran ahlakını, ölümü, cenneti, cehennemi düşünen Müslümaları, imanda kararlı ve güçlü ruh yapısına sahip bir ahlaka yöneltir. Böylece müminler sürekli daha güzel ahlaklı, daha akıllı ve daha asil ruhlu olurlar. Cennet özlemi içerisinde oldukları içinde sürekli kötü ve çirkin şeylerden yüz çevirir; hep kendilerini Allah’a yakınlaştıracak vesileler ararlar. Daha güzel ahlakı aramaktan hiç bıkmadan, zevkle ve sabırla nefislerini eğitirler. Bunun sonucunda da müminler, inşaAllah Rabbimiz’in, ‘İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir.’ (Furkan Suresi, 75- 76) ayetleriyle vaadettiği cenneti umabilirler.